İçeriğe geç

Miras: Kan ve Mühür

Bölüm 1 · 2 dk okuma

Miras: Kan ve Mühür

Bölüm 1

1. BÖLÜM: MİRASIN GÖLGESİ

İstanbul’un yağmurlu gecesinde, mimarlık atölyesinin yüksek tavanlı odasında kahvemden bir yudum daha aldım. Çizim masamın üzeri rollar, cetveller ve maket bıçaklarıyla doluydu. Hayatım tam da istediğim gibiydi: Törelerden, bitmek bilmeyen aşiret meselelerinden ve Mardin’in üzerime çöken o ağır havasından kilometrelerce uzakta, kendi inşa ettiğim minimalist bir dünyada.

En azından, o telefon çalana kadar öyleydi.

Ekranda "Amcam" yazısını gördüğümde içimdeki huzur balonu bir anda patladı. İstemeyerek de olsa telefonu kulağıma götürdüm.

"Derin..." Amcamın sesi her zamanki gibi emredici değil, bu kez tuhaf bir şekilde çaresiz geliyordu. "Deden... Reşat Ağa gitti kızım. Bu akşam rahmete kavuştu."

O an zaman durdu. Dedenin sert bakışları, bastonunu yere vuruşu, çocukken bana "Sen bu toprakların kanını taşıyorsun" deyişi zihnime hücum etti. Onu en son dört yıl önce, İstanbul’a kaçar gibi gelirken görmüştüm. Bana kızgındı ama yine de içimde bir yerlerde onun varlığı duruyordu.

İki gün sonra, üzerimde siyah bir palto ve gözlerimde koyu renk güneş gözlükleriyle Mardin toprağına adım attım. Hava sıcaktı ama konak her zamankinden daha soğuk hissettiriyordu. Taziye kalabalığı konağın avlusuna taşmış, fısıltılar dalga dalga yayılıyordu. Karadağ Aşireti’nin başı eğilmişti ama herkesin gözünde aynı soru vardı: Şimdi ne olacak?

Aşiretin büyükleri, amcam Ekrem Karadağ’ın etrafında toplanmıştı. Amcam, ağalık koltuğuna oturmanın getirdiği o örtülü kibirle etrafa talimatlar veriyordu. Yanına yaklaştığımda bakışları beni buldu.

"Başımız sağ olsun Derin," dedi, sesinde samimiyetten uzak bir tonla. "Cenazeyi kaldırdık. Sen de vazifeni yaptığına göre İstanbul’a, okuluna dönebilirsin."

"Beni buraya vasiyet için avukat çağırdı amca," dedim dik bir duruşla. "Dönüp dönmeyeceğime ben karar veririm."

Amcamın kaşları çatıldı ama bir şey söylemesine fırsat kalmadan konağın ahşap kapısı sertçe vuruldu. Avludaki konuşmalar bir anda kesildi. Herkes kapıya döndü.

İçeri giren adamı görünce fısıltılar yerini gergin bir sessizliğe bıraktı.

Geniş omuzları, keskin yüz hatları ve siyah takımıyla içeri adım atan adam, Haznedar Aşireti’nin genç lideri Baran Haznedar’dan başkası değildi. İki aile arasındaki Soğuk Savaş’ın en büyük aktörü, dedemin en büyük düşmanının torunu...

Baran’ın koyu kahve gözleri avluda gezindi ve doğrudan benim üzerimde durdu. Bakışlarındaki derinlik ve soğukkanlılık, ortamdaki tüm tansiyonu bir anda yükseltmişti.

"Karadağlar," dedi Baran, gür ama sakin bir sesle. "Reşat Ağa’nın vefatı için başsağlığına geldik. Kan davamız olsa da töre neyse odur."

Amcam öfkeyle adımladı. "Taziyeni aldık Baran Haznedar! Şimdi konağımdan çık!"

Baran, amcamın öfkesine milim bile istifini bozmadan karşılık verdi. Ardından cebinden resmi bir dosya çıkarıp avlunun ortasındaki taş masaya bıraktı. Bakışları yine bana döndü.

"Ben başsağlığına geldim Ekrem Ağa," dedi Baran, sesi bu kez daha çelik gibiydi. "Ama daha çok, Reşat Ağa’nın ölmeden önce bana gönderdiği mektup ve sınır arazisi üzerindeki haklar için buradayım. Deden, o araziyi amcalarına değil..."

Baran durdu, bana doğru bir adım attı.

"...öz torunu Derin Karadağ’a bıraktı. Ve o arazinin altında ne olduğunu sadece ben ve Derin biliyoruz."

Konakta büyük bir uğultu koptu. Amcamın yüzü hırstan kıpkırmızı olurken, Baran’ın gözlerindeki o gizemli ışık bana tek bir şeyi fısıldıyordu:

İstanbul’a dönüş biletim yanmıştı. Oyun yeni başlıyordu.

Bölüm sonu

3 yorum