İçeriğe geç

MİNEL

Bölüm 6 · 23 dk okuma

MİNEL

Bölüm 6

🐣6🐣

Kuzey Aktuna'dan

"Pencere hep açık olsun babaannem. Boya kokusu sizi rahatsız eder, hele de şu yavrucağı." Boya kutularının başında dikilip dikkatle sarı boyaya bakan Minel'i gösterdi.

Doruk babaannemin onuncu uyarısına gözlerini devirip "Tamam babaannem, tamam balım." dedi onu dışarı iterken. Bense gülümsedim, babaannemin koluna girip Doruk'a ters bir bakış attım. Durdu, sırıttı. Dayanamayıp ben de güldüm.

"Ben dikkat edeceğim hepsine babaanne." dedim babaannemi odanın kapısının önüne çıkardığımda. Babaannem dertli bir şekilde iç çekti. "Şu Doruk'a zerre güvenim yok ama sana güveniyorum evladım."

Güldüm, içeriden Doruk'un sesi geldi. "Duyuyor ve seni kınıyorum babaanne." Babaannem aldırmadı, saçlarımı hafifçe okşayıp koridordan çıktı.

Odaya girdiğimde zemine serdiğimiz naylon ses çıkardı, Doruk bana döndü. "Babaanne dedim, bağrıma bastım, hain çıktı." diye yakındığında "Abartma." deyip boya kutularına baktım.

Minel'in odasının duvarlarını sarıya boyayacaktık. Belli bir yüksekliğe kadar toz pembe bir ahşapla kaplattırmıştı halam duvarları, geri kalanı için de Gökhan amcam birkaç boyacı ayarlayacaktı ki Doruk araya girmiş, "Biz yaparız!" demişti.

Ayaz da odadaydı. Tuhaftı ama anlayabiliyordum. Minel'le vakit geçirmek istiyordu. Hiçbir zaman bunu düşündüğünü kabullenmeyecek olsa da bir kardeşi olmasını istemişti. Minel kardeşi olmayabilirdi ama bu bir şeyi değiştirmiyordu, ona şimdiden abi gibi davranmaya başlamıştı.

En küçük, daha doğrusu eskiden en küçük olan kuzenime abi diyecek biri olması tuhaftı.

"Ben de boyim."

Minel ayağa fırlayıp bize bakarak konuştuğunda "Birkaç yeri boyayabilirsin abim." diyerek açık kapı bıraktım. Gülümseyip başını salladı. Bu sırada kirlenmemek için bembeyaz bir kıyafetle kendini kaplamış Arda ona aynı kıyafetten giydiremediği için endişeyle bakıyordu, çok kirleneceğini düşünüyor olmalıydı.

Doruk elindeki rulo fırçayı açık sarı boyaya batırdı. Çıkardığında kovaya geri damlayan boya damlacıkları Minel'in adeta hipnoz olmasına neden olduğunda gülmeden edemedim. Kot, askılı elbisesi, açık sarı tişörtü, aynı sarı tonunda çorapları ve iki yandan bağlanmış bukleli saçlarıyla çok şirin gözüküyordu.

Ben de fırçalardan birini alıp boyaya batırdığımda Ayaz ve Arda da aynısını yaptılar. Arda çok yavaş ve temkinliydi ama bu hali normaldi. Normal olmayan şey boya yapmayı kabullenmiş olmasıydı. Şu an soluduğumuz kimyasallar hakkında bir sürü şey söylemeliydi ama yapmıyor, bize eşlik ediyordu. Kendisi de maske takmamıştı ayrıca.

Duvarların zaten az bir kısmı boyanacaktı, bir de dört kişiydik. Bu yüzden yarım saatte bile bayağı bir yeri boyamıştık. Bu sırada ufaklık ayağımızın altında dolaşıyor, bir anda yanımızda belirip "Şuyayı da boya." diyerek küçük işaret parmağıyla boyamadığımız yerleri gösteriyordu.

Beş dakika geçtiğinde ve Minel yanıma gelip bacağıma yaslanmadığında durumun garipliğiyle kaşlarımı çattım. Arkamı döndüğümde sebebini anladım, küçük merdivenin üstüne çıkmış, camdan dışarı bakıyordu. Eğilmese bile kalbim tekledi, yanına gidip hızla belinden tutarken "Minel!" dedim yüksek sesle.

İrkildi, bakışları bana döndüğünde korkuyla geri çekilip sırtını açık cama yapıştırdı. Sesimi yükselttiğim için böyle olduğunu anlayınca rahatlaması için gülümsedim. "Düşebilirdin abiciğim, çıkılır mı hiç öyle?" Sesim yumuşaktı, yine de yüz ifadesi değişmedi.

"Beraber bakalım mı camdan dışarı?"

Başını iki yana salladı, elimden kurtulup merdivenden indikten sonra Doruk'un yanına gidip bacağına sarıldı.

"Ne oldu fıstığım bir anda, bana olan sevgin mi coştu?" diye şakaya vurdu Doruk olanları, Minel'i korkuttuğum için üzüldüğümü görmüştü.

Eski yerime dönüp duvarı boyamaya devam ettim. Doruk'un merdivene çıkma ihtimalini düşünüp Minel'i gözünün önünden ayırmayacağına emindim. Zaten Ayaz da merdiveni pencerenin önünden odanın en uç köşesine kadar itmişti. Bir de tabii, Minel bir daha çıkmaya cesaret eder miydi, orası da vardı.

Niye korkuyordu sesimizi azıcık yükseltsek? Hem benim niyetim kötü değildi, sadece düşecek diye korkmuştum. O daha çocuk, dedi içimdeki ses. Bunu anlayamaz. Doğru, anlayamazdı.

On on beş dakika boyunca sessizce boya yaptım. Bu sırada Ayaz ve Arda'nın tartışmalarına üç kez müdahale etmek dışında kimseyle iletişime girmedim. Aklıma takılmıştı benden korkan o yeşil gözler.

"Kuzey..." Düşüncelerimden Minel'in sesiyle kurtuldum. Yanıma gelmesini beklemiyordum, şaşkınca "Efendim abiciğim?" diye sorduğumda ayağını yere sürdü. "Şey..." Bir dizimi yere koyup göz hizasına gelirken konuşmasını sabırla bekledim.

"Özüy diyeyim."

Utanmıştı, bana bakmak için kaldırıp göz göze geldikten sonra hemen kaçırdığı gözleri bunu kanıtlıyordu. Dayanamadım, zaten kendimi tutmam için bir sebep de yoktu, nasılsa gerçekten kuzenim çıkmıştı, yanağını hafifçe öptüm.

"Önemli değil abiciğim." Saçlarının üzerine de bir öpücük kondurdum. Doruk, Arda veya Ayaz'a da bir abilik içgüdüsü hissediyordum ama bu ufaklığa çok daha fazlaydı bu his. Alıp herkesten saklayasım geliyordu ve onu tanıyalı sadece bir hafta olmuştu.

"Ben de özür dilerim sesimi yükselttiğim için."

Gülümsediğinde içim rahatladı. Benden korkması istediğim en son şey bile değildi.

"Gel, sen de boya." deyip rulo fırçayı bir yana bıraktım. Normal, küçük boyutlardaki fırçayı alıp ona uzattım. "Hııı..." dedi heyecanla. "Ne yapıcam?" Bu hali beni güldürürken fırçayı parmaklarının arasına bıraktım.

"Fırçayı kovaya batır prensesim."

Bana anlamamış gibi bakınca elini tutup kovaya götürdüm, fırçayı boyaya soktum. Dikkatle izliyordu, boyacı olacaktı sanki.

"Şimdi..." dedim fırçadaki fazla boyayı kovanın kenarına sıyırdıktan sonra. Minel'in karnına kolumu dolayıp onu kaldırdım, duvarın boyasız bir kısmına getirdim. "Boyayabilirsin abim."

Önce eli tereddütlüydü, fırçayı duvara bastırdı, çok sevdiği sarı rengin ortaya çıktığını görünce heyecanlanıp ayaklarını salladı. "Oydu!" deyip daha çok sürdü fırçayı.

"Kuzey, bak!"

Bu prensese abi demeyi bir ara öğretmem lazımdı.

Yanağından öptüm. "Aferin benim prensesime." dedikten sonra hevesini alması için biraz daha izin verdim ona. Hareketleri yavaşladığında ve inmek ister gibi olduğunda yere basmasını sağladım.

En yakındaki kişinin, yani Ayaz'ın yanına gitti. Dizini dürttü. Ayaz ona bakınca işaret parmağıyla önünde durduğum duvarı gösterdi. "Ayaz bak, boyadım. Bak."

"Çok güzel olmuş."

İşine son derece odaklanan Arda bile başını Ayaz'a çevirdi. Bir şeye alaycı yaklaşmayıp güzel olduğunu mu kabul etmişti, bize mi öyle geliyordu? Gözlerini kaçırıp boya yapmaya devam etti.

Minel bizim şaşkınlığımızı fark etmedi, odanın ortasında duran tavşanının yanına oturdu. "Yere oturma Minel." diye uyardım. Hasta olmasını istemiyordum. Sözümü dinledi, odanın köşesindeki iki üç basamaklık merdivenin yanına gidip basamaklardan en alttakine oturdu. Tavşanını da kendisiyle sürüklemişti.

Duyamayacağımız kadar kısık sesle konuşmaya başladı tavşanıyla. Onun oyuncağıyla yaptığı bu sohbetler beni öldürüyordu, yanaklarını ısırasım geliyordu. Bir yandan da neler söylediğini merak ediyordum. Bizim hakkımızda da bir şeyler anlatıyor muydu mesela?

Yerdeki naylonun hışırtısıyla kapıya baktım, Gökhan amcam gelmişti. Elleri cebindeydi. Parlak mavi gözlerini odada gezdirdi, köşedeki Minel'i görünce durdu. Minel onu fark etmemişti, hala tavşanıyla konuşuyordu.

Amcamın baba olmaktan ne kadar korktuğunu, kötü bir baba olacağını düşündüğünü az buz biliyordum ve şu an anlıyordum ki bu düşünceleri gereksizdi. Bakışları, yüz ifadesi, hatta duruşu yumuşuyordu Minel'e bakarken ve bunun farkında bile değildi. Onun babası olduğunu öğreneli sadece üç gün olmuştu, şimdiden böyleyse ilerisini düşünemiyordum.

"Hoş geldin amcam, sefalar getirdin."

"Eyvallah."

Minel babasının sesini duymasıyla başını hızla kaldırdı, kapıya baktı. Amcamı gördüğünde yüzünde bir gülümseme oluşmadı belki ama gözleri büyüdü, ona dikkatle baktı. Amcam nasıl baba olmayla alakalı çelişkiler yaşıyorsa bu ufaklık da çekiniyor olmalıydı. Ben olsam ben de çekinirdim, amcam pek sıcak biri değildi.

Tavşanını bir yere oturtup başını okşadıktan sonra ayağa kalktı. Üzerini dikkatle silkeledi. Prenses diye boşuna demiyordum. Ardından amcamın yanına geldi. "Bak!" dedi benim arkamdaki duvarı gösterirken. "Boyadım."

Amcam onu geçiştirmedi. Duvara, ufaklığın küçük bir yerde rastgele bıraktığı fırça izlerine baktı. "Kuzey?" dediğinde "Efendim amca?" dedim hemen. "Orayı yuvarlak içine al ve boyama. Öyle kalsın."

"Tamam." derken şaşkınlığımı gizlemeye çalışıyordum. Minel'e bakarken yumuşamıştı ve bunu fark etmiştim ama sırf Minel boyadı diye duvarın o kısmına dokunmaktan bizi menetmesini de beklemiyordum.

"Boyay mışın?"

Minel'in sesiyle amcam aşağı çevirdi kafasını, Minel pantolonuna asılıyordu. Fırçayı işaret etti. "Boyay mışın?"

Amcam kendisini gösterdi. "Ben de mi boyayayım?" Minel başını salladı.

"Boyamaz, uğraşmayacağını söyler." dedi Ayaz köşeden, Doruk'un yanındaydı. Onlara amcamdan ve Minel'den daha yakın olduğum için konuşmalarını duyuyordum.

Doruk "Bence de boyamaz, bu sefer iddiaya giremeyiz." diye mırıldandı. Bense tam terslerini düşünüyordum. Amcam o fırçayı birkaç saniye içinde alacaktı. Nitekim öyle de oldu.

"Ben de orayı mı boyayayım?"

Minel bir kez daha başını salladı, amcamın duvarı boyamasını merakla beklemeye başladı. Amcam fırçayı Minel'in yaptığı gibi rastgele birkaç yere bastırdı. "Oldu mu?" diye sordu sonra. Sesi bıkkındı ama bıkmadığına, Minel istese elli farklı yeri daha boyayabileceğine yemin bile edebilirdim şu hallerini gördükten sonra.

"Oydu." Amcam fırçayı kovanın yanına bırakırken ekledi. "Teşekküy edeyim."

Amcam bir şey demedi, ellerini tekrar ceplerine koyarken odadan çıkmak için arkasını döndü. Minel "Bekye!" demeseydi adım da atacaktı.

"Ne oldu?"

Minel cevap vermedi, önce tavşanını aldı kucağına. Sonra amcamın önüne geldi. "Kedi." dedi sanki bunu demesi her şeyi açıklıyormuş gibi. Amcam kaşlarını çatarken Ayaz "Kedi ne alaka?" diye sordu arkadan.

Minel Ayaz'a baktı. "Kedi göycem." dedi şirin bir sesle. "Haye söyyedi." Amcama döndü, tavşanı tutmayan kolunu açıp "Biy süyü kedi..." dedi. Sesini kalınlaştırmış, dudaklarını büzmüştü. Bana fırsat kalmadan Doruk Minel'in yanına damladı.

"Kız seni ısırırım!" Dediğini de yaptı, Minel'in tişörtünden açıkta kalan kolunu ısırdı. Minel sakince Doruk'un ısırışının bitmesini bekledi, merakla Doruk'a bakmak dışında bir tepki vermedi.

"Tepki de vermiyor, sen böyle yaparsan ben seni hep ısırırım!"

Minel önce gözlerini kırpıştırdı, sonra eğilip Doruk'un koluna dişlerini geçirdi. Elimdeki fırçayı bir köşeye bırakırken kahkaha attım. Ayaz da sesli bir şekilde gülerken Arda gülümsüyordu, o sesli gülmezdi pek.

Doruk şokla Minel'e baktı, Minel bir iki saniye sonra geri çekildiğinde "Nesin sen? Hammurabi misin, he?" deyip yanaklarını sıktı. "Ne bu kısasa kısaslar?" Minel hiçbir şey anlamamıştı, bakışlarından belli oluyordu.

Doruk geri çekilip ayağa kalktı Minel'in sıktığı yanaklarını birer kez de öptükten sonra. Canım çekmişti ama amcamı kapının önünde daha fazla bekletemezdik. Minel'in onu yumuşatması da bir yere kadardı sonuçta.

"Kediye gideyim." dedi Minel amcamın cebinde olmayan elinin işaret parmağına parmaklarını sararken. Kolunu kaldırmak zorunda kalıyordu bunu yapmak için, bu kadar kısa olması normal miydi?

Amcam yanında Minel'le yavaş adımlarla odadan çıktı. İyice uzaklaştıklarından emin olunca Doruk "Amcamı gördünüz mü lan?" dedi şaşkın şaşkın. "Bekleyince sinirlenmedi, kimseyle alay da etmedi."

"Ben de şaşkınım."

"Bence normal." Arda'ya baktık, gülümsedi. "Gökhan amcam çabuk sinirlenen biri olsa bile altın gibi bir kalbi var. Bize de hep destek oluyor. Sadece göstermeyi sevmiyor. Minel onun kızı ve küçük olduğu için sevgisini göstermeyi tercih ediyor olabilir."

Arda hiçbir zaman tam anlamıyla kabul etmezdi ailemizdekilerin kusurlarını. Hale halam için asla "Gürültücü." demezdi direkt olarak mesela. Bu yüzden böyle konuşmalar yapmasına alışkındık. Tabii, alışkın olmamız haklı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

"Bence sevgisini göstermeyi tercih etmiyor." Bu sefer de bakışlar bana döndü, dudaklarımı ıslatıp duvarı tekrardan boyamaya başlarken açıkladım. "Saklamaya çalışıyor çünkü böyle bir şeye alışık değil ama yapamıyor, Minel'e dayanamıyor."

"Ona kim dayanabiliyor ki?" deyip güldü Ayaz. "Dedemi kimse ikna edememişti o kokulu peyniri yememesi için. Minel sevmediğini söyleyince kahvaltı masasına bile getirtmedi ama."

"Harbiden, ben de fark ettim onu." dedi Doruk şaşkın şaşkın. "Yaşlı kurta Minel aracılığıyla her istediğimizi yaptırırız bu gidişle."

"Dedem zeki bir insan, anlayacaktır."

Arda'nın sözüyle Doruk iç çekti. "Doğru. Boşuna kurt demiyoruz sonuçta. Neyse, Minel'in varlığı yeter, dedeme karşı kullanamazsak da olur."

Doğruydu, bir haftaya yakın süredir evde pıtı pıtı dolanan prensesin adım sesleri bile yeterdi.

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

"Kedi göydün mü?"

"Görmedim." dedim bundan önceki on beş seferde de dediğim gibi. Her defasında verdiği tepkiyi verdi: Üzgün üzgün "Ya..." diye mırıldanıp omuzlarını çökertti. Bildiğim tek bir şey varsa o da bu cücenin duygu sömürüsünde çok başarılı olduğuydu, zaten o yüzden yarım saattir onunla kedi arıyordum.

"Hııı, kedi!"

Bir yere doğru koşup bir anda yere çöktüğünde peşinden ilerledim. Turuncu ve beyaz karışımında, kilolu bir kedi bulmuş ve ellerini üzerine yapıştırmıştı. Tavşanı da kucağında duruyordu bu sırada.

O tavşanın içinden pamuklarını çıkaracaktım.

"Kedi..." dedi i'yi uzatıp. "Şeni çok ayadık." Eğilip kedinin başından öptüğünde ileri doğru bir adım attım bir daha öpmesini engellemek için, mikrop kapabilirdi, neyse ki bir daha böyle bir şey yapmadı.

"Tüyyeyi yumuşak." dedi başını kaldırıp bana bakarak. "Sen de bak." Yere çöktüm, bir dizimi yere koyarken elimi yatıp cücenin onu sevmesinin keyfini çıkaran kedinin karnında gezdirdim. "Evet." diye onayladığımda onu haklı bulmama sevinip gülümsedi, başını salladı.

Bu kadar şeyle bile mutlu oluyorsun, ne yapacağız biz seninle küçük?

Ayağa kalktım, ellerimi silkeledim. Anında tüyleri bulaşmıştı. Minel'in üzeri büyük bir ihtimalle hep tüy olacaktı. Annemin tepkisini hayal bile edemiyordum, cüceyi hamama götürmek isteyebilirdi.

On beş dakika boyunca başında bekledim. İçimden "Benim burada ne işim var?" diye geçirip telefonumu yanıma almadığıma sövsem de bekledim. Yalnız bırakacak olsam evin yerini bulamazdı, bahçenin uç bir köşesindeydik.

Cidden yok muydu beni uğraştırmayacağı yedi sekiz yaş zeka seviyesine hemen ulaşma imkânı?

"Hadi, gidelim." dedim en son sıkıntıdan patlayacakmış gibi hissettiğimde. Hiç ısrar etmedi, kediyi bir kez daha öpüp ayağa kalktı. Bu kadar çabuk kabul edeceğini bilsem çok daha önce gitmeyi teklif ederdim.

"Göyüşüyüz kedi."

İlerledim, peşimden gelmeye başladı. Hızlı yürüyor olmalıydım, nefes sesleri koştuğunu gösteriyordu, yavaşladım.

"Bir daha kedileri öpme." dedim yanıma geldiğinde. Sıcaktan ve yürümekten yanakları kızarmıştı, başını kaldırdı, güneş yüzünden bana bakamayınca önüne bakmaya devam etti.

"Neden ki?"

Üzgün sorusuna karşılık derin bir nefes aldım. Şirketteki müdürlere neyi neden yaptırdığımı bile açıklamıyordum ama şu an bir metreden daha az boyu olan bir şeye mi açıklama yapacaktım? Sessiz kaldım. O da bir kez daha sormadı. Çekindiği belliydi. Ayakkabılarına bakarken suratı asıktı.

"Tüyleri ağzına girer, hasta olabilirsin."

Aģlamasın diye açıklama yapıyordum, somurtan yüzü bana bunu düşündürtmüştü. Sümüklerini tişörtüme sürmesini istemiyordum.

"Ağzımı kapatıyım."

Dediği mantıklı olabilirdi ama bunu yapmayacağını biliyordum. Birilerini veya bir şeyi incelemediği her saniye konuşuyordu. Biz anlamasak da, sadece bir mırıltı duysak da konuşuyordu. Kediyi öperken bir şeyler söylediğine de emindim. Yani ağzını kapatmazdı.

"Hayır, öpme."

İç çekti. "Tamam."

Hasta olmasın diye yapıyordum, yine bana duygu sömürüsü yapıyordu. Hayır, geri adım atmayacaktım. Cücenin midesinde kedi tüyleri olmasını istemiyordum. Kusabilirdi, kusmukla uğraşamazdım. Bu arada kustuğu yer arabam da olabilirdi. Öyle bir şey olursa açık yeşilleri bile beni sakinleştirmezdi. Çok netti bu.

Evin önüne geldiğimizde hasır koltukların olduğu yere girmeden terliklerini çıkarttı. Ben de çıkarttım ama gözüm onun ayaklarındaydı, yer hafifçe ıslaktı, silmişlerdi herhalde, çorapları nemlenecekti.

Cüce onu hızlıca kucağıma aldığımda hiç itiraz etmedi. Eli boynumdaki zincire gitti, "Al, senin olsun." deyip zinciri ona takmama az kalmıştı. Tabii, bundan önce şu an aramızda göğsüme yaslı olan tavşanı yakmalıydım. İlk yapacağım buydu.

"Boya yaptım, kedi göydüm." Kimle konuştuğunu anlamasam da ses çıkarmadım, söyleyemediği harfleri duymak komik oluyordu.

"Boyam güzey oydu." Keyifle güldü. "Dev adam boyadı." Dev adam ben oluyordum. "O da güzey oydu."

Onu yere bıraktım eve girince. Tavşanını kendisine çevirdi, konuşmaya devam etti. Anlaşılan şu ana kadar onunla konuşuyordu.

O tavşanı fırına atacaktım.

Bahçe kapısını kapattım, güvenemeyip bir iki kez kapı kolunu da kontrol ettim. Daha önce pek dikkatimi çekmeyen, evin alışıldık bir parçası olan havuz birkaç günde kâbusum olmuştu bu bodur çalı yüzünden.

"Minel? Ne yapıyorsun burada?"

Babamın sesini duyunca irkildi. Dişlerimi birbirine bastırdım. Bulacaktım. O Aykut denen o adamı da, Ceyda denen o kadını da bulup benim kızımın her sesten irkilmesinin hesabını soracaktım. Önce bizden alınan üç senenin hesabı vardı tabii.

"Tavşanımya konuşuyoyum."

Babam Minel'in yanına oturdu, babacan bir tavırla gülümserken "Ne konuşuyordun bakalım?" diye sordu. Peder beye bak sen, diye geçirdim içimden. Yaşlı kurt sesini de yumuşatıyordu.

Bana da böyle olsaydı kesin çok iyi, sevgi dolu, barışçıl bir insan olurdum. Şakaydı tabii, daha da azıtırdım herhalde. Beni frenleyen kişiler babam ve Hakan abimdi. Bir kavgaya nadir de olsa girmediğimde bunun sebebi babamın söylenmelerini ve abimin öğütlerini dinlemeye üşenmem oluyordu. Çok fena kafa ütülüyorlardı.

"Boya yaptım." dedi tavşanıyla konuştuğundaki gibi. "Dev adam da yaptı." Babam sorgulamadı, dev adamın ben olduğumu biliyordu. Gururum bir kez daha okşandı, teşekkürler peder.

"Çok güzey oydu. Sonya kedi göydük. Kediyi ben buydum." Keyiflenmişti, kıkır kıkır güldü. Böyle anlarda düşünüyordum da... Neyse.

"Çok güzel vakit geçirmişsiniz güzel torunum benim."

Kaşları çatıldı. "Toyun?" dedi meraklı bir tonla. Babam gülümsedi, tekli koltuğa otururken onun bu hallerini alayla izliyordum. Bir kız torunu bu kadar beklediğini belli etmemeliydi.

"Evet, sen benim torunumsun. Ben de senin dedenim."

Durdu. Gözlerini kırpıştırdı. "Dede?" diye dordu sonra. Babam başını salladığında bana döndü. "Dede mi dicem?" Bana sorması beni duraksattı, benim dediğim şeyi mi yapacaktı?

"Evet, deden o senin."

"Gülten teyzene de babaanne demen lazım." diye ekledi babam. Minel'in kafası karışmış gibiydi. "Babane..." diye tekrarlarken gözlerini zeminde gezdiriyordu.

"Sen dede, Güyten teyse de babane."

"Evet." dedi babam hevesli hevesli. Gözleri parlıyordu. Acaba o DNA testi negatif çıksaydı ne yapacaklardı? Herhalde bu ihtimali hiç düşünmemişlerdi, iki üç günde Minel'e bu kadar alıştıklarına göre.

"Hale de..."

"Baba tamam." diye araya girdim. Öğrenmesi için ayları vardı, bir anda yüklenmenin bir anlamı yoktu. Aklı karışmıştı zaten, bir anda bir sürü kişi girmişti hayatına.

"Doğru, bir an heyecanlandım."

Sanki yıllarca şirketi tek başına yönetmiş, rakiplerini ezip geçmiş adam değildi de küçük bir çocuktu. Minel'i seveceği en başından belliydi ama bu kadarını da beklemiyordum pederden.

Çalışanlar ellerinde tepsilerle odaya girdiklerinde akşam yemeği vaktinin yaklaştığını anladım. Birazdan herkes burada olurdu.

"Camı kapatmayın demiştim onlara, tabii burunları acır."

Annem söylene söylene içeri girdiğinde babamla Minel'in sohbetini devan etmeyeceğini düşünüp telefonumu bahçeye çıkmadan bıraktığım yerden, orta masanın üzerinden, aldım. Beşiktaş'ımın son maçını izleyecektim yine.

Telefonumu açıp istediğim maç videosuna tıklayamadan bir çift göz hissettim üzerimde. Başımı telefonumdan kaldırmam ve cüceyle göz göze gelmem bir oldu. Yanıma gelmiş, bana bakıyordu.

"Ne oldu?"

"Ben de izyeyebiyiy miyim?"

Ne zaman futbol izlemek istesem benimle mi izleyecekti bu kız çocuğu? Hiçbir şey de anlamıyordu, ne zevk alıyordu boş boş bakmaktan?

"Tamam, izle."

Telefonuma dönüp istediğim videoyu açtım, dizimi dürttü yavaşça. "Şey..." Derin bir nefes verirken başımı kaldırdım. "Efendim?" dedim büyük bir sabırla.

"Naşıy izyicem?"

Oturduğum tekli koltuğun yanında başka koltuklar olduğu için oraya geçip bakamıyordu telefonuma. Koltukları itmeye çalışırsam da diğer eşyalara çarpacaklardı, uğraşamazdım.

Minel'i koltuk altlarından tutup kaldırdım, kucağıma oturttum. Kolumu sırtının arkasından geçirdikten sonra telefonu tuttum, böylece cüce kollarımın arasında bir yere hapsolmuştu. Tavşanı olacak eleman da kucağındaydı tabii.

"Oldu mu şimdi?"

Başını salladı. "Oydu!" Dizlerimin üzerinde hissettiğim sallanan ayakları da bunu doğruluyordu, mutlu olmuştu.

Maçı açtım, sesini biraz artırdım. İlk on dakikayı dimdik durarak izledi ama sonra yorulmuş olmalı ki başını göğsüme yasladı. Tavşanına sarılı kollarını çözdü, gözleri hala daha telefonumdayken eli künyeme gitti. Maça odaklanamıyordum zincirin sesinden ve boynumu huylandırmasından.

"Oynama."

Üzgünce elini çekti. "Tamam."

Bir iki dakika daha izledik. Beşiktaş atağa geçti, heyecanlanmadım. Bu maçı en az on kez izlediğim için ne olacağını biliyordum ama kucağımdaki ufaklık için aynısı söylenemezdi, hafifçe doğrulurken "Şu çok güzey." dedi hayran hayran.

Gösterdiğine baktım. Karşı takımın kalecisiydi, kamera o tarafa yaklaşınca iyice dikkat çekici bir hal alan pembe bir forma giyiyordu. "Hayır." dedim net bir sesle. "O bizim düşmanımız."

"Ama..." dedi dudakları aşağı bükülürken. "Yengi çok güzey." Başını göğsüme yaslayıp kaldırdı. Tişörtümün koluyla oynamaya başlarken "Bizim oyşun, oymaz mı?" diye mırıldandı.

Niye şu an "Saçmalama, öyle bir şey olmaz." demek yerine acaba Beşiktaş'ın kalecisine de pembe giydirebilir miyim diye düşünmeye başlamıştım?

Boğazımı temizledim, telefona bakmaya dönerken "Öyle olmaz." dedim sadece. Bana bakmayı bıraktı, o da telefona bakmaya başladı. Bu sırada tişörtümle oynamayı kesti ve o küçük eli yine ve yine boynumdaki zincire gitti.

Aynısından Minel'e de yaptıracaktım, belki o zaman benim boynumdaki zinciri rahat bırakırdı.

"Çok acıktım, boya yapmaktan da ellerim su topladı zaten!"

"Boya yapma fikrini öne süren kişi sendin Doruk."

Önde Doruk, arkada Kuzey içeri girdiğinde cüce kısa bir süre başını kaldırdı ama bir şey söylemedi, maç izlemeye geri döndü. Ben bir şey anlamıyor diyordum ama sanki anlıyordu, sevmişti izleme işini.

Hakemin sarı kart çıkardığı yere geldiğimizde Minel telefona iyice yaklaştı. "Sayı!" dedi kartı görür görmez. Bana döndü, gözlerini büyüttü. "Şen de göydün mü?"

Dayanamadım bu tepkisine, ensesindeki bukleleri hafifçe karıştırdım. "Gördüm, evet." Ben onu onaylayınca rahatladı, izlemeye devam ederken sordu. Ara sıra gözlerini bana çeviriyordu.

"Neden sayı?"

"Sarı kart demek..." Bunu ona nasıl açıklayacağımı düşündüm birkaç saniye. Maçı izlemek de yalan olmuştu, cücenin soruları başlamıştı çünkü. "Kurallara uymazsan sana sarı kart verirler, uyarmak için."

"Uyaymak için." diye tekrarladı. "Sayı kayt." Hakemle tartışan oyuncuyu işaret etti parmağının ucuyla. Zayıf bir çocuk olmasına rağmen parmak boğumları tombuldu. "Kuyaya uymadı."

"Evet, kurala uymadı."

Kural kelimesinin anlamını bildiğinden bile şüpheliydim çünkü her ne kadar o adamın kurala uymadığını anlasa da kurala uymanın ne olduğunu pek anlamış gibi durmuyordu.

"Gına geldi şirketten de, çalışmaktan da! Baba bana dediğin 'Seni tatile göndereyim.' cümlesi hala geçerli mi?"

"Yuh Hale! Çalışmaya başlamadan önce söylemişti onu babam."

"Söyledi mi? Söyledi. Niye kıskanıyorsun abi?"

Abimler ve ablam şirketten döndüklerini bu kadar çabuk belli edemezlerdi başka türlü. Başımı kaldırdım, ufaklık da benimle beraber başını kaldırınca maçı durdurdum. Birazdan izlemeye devam ederdik.

Ablam kendini babamın yanına atıp kolunun altına sığındı, Engin abim yanımdaki tekli koltuğa oturdu, Hakan abimse Kuzey'in yanına geçti.

"Ya..." dedi ablam kucağımdaki Minel'i görünce. "Bebişim ben seni görmemişim dev adamdan, sen de mi buradaydın?"

İsmim Gökhan'dı. Dev adamı Minel diyordu. Ablamın kullanması hoşuma gitmemişti.

Minel başını salladı. "Kedi göydüm." dedi herkese dediği gibi. "Öyle mi?" dedi Engin abim sahte bir şaşkınlıkla. Neye şaşırıyordu? Minel seviyordu kedileri, her gün bahçede bir tane arıyordu işte.

"Evet. Büyük kedi." Kollarını açıp gösterdi, göstermese anlamayacaktık sanki, asla bunu yapmayı ihmal etmiyordu. "Büsbüyük!"

"Ben daha dayanamıyorum, ısıracağım."

Engin abim kucağımdaki Minel'e uzandığında cüceye sarılı olan kolumu hafifçe kaldırıp ellerini engelledim. Kaşlarını kaldırdığında boğazımı temizledim. "Sen onu alırsan bacaklarıma basacak. Canımı acıtıyor."

"Şuncacık kız mı canını acıtıyor?" dedi abim alayla. Bir şey demedim. Öyle diyorsam öyleydi, kimseyi ikna etmek için çabalamayacaktım.

"Başka ne yaptın?"

Hakan abimin sorusuyla gözler üzerimden çekildi, hala daha gümüş zincirimle oynamaya devam eden Minel'e kaydı. "Boya yaptım." Heyecanlanla ekledi. "Dev adam da yaptı. Çok güzey oydu." Cümlelerinin sırasını bile ezberlemiştim artık, yine de dinliyordum.

"Odasının duvarlarını boyadık." diye açıkladı Doruk. Abilerim ve ablam aynı anda "Ha..." diye bir ses çıkardığında bu, Minel'i güldürdü. Herkes ona baktığında tekrar gülse de bu sefer bu gülüşü kısıktı, utanıp başını bana yasladı.

O an, utandığı için ablama ya da Hakan abime değil de bana sığındığını hissettiğim o an... Lan... Bir şey oldu lan sanki, bir şeyler değişti. O kaba saba kalbimde bir şeyler oldu.

"İzyeyeyim." diye mırıldandığında dalgınlığımı bir yana attım. Bir şeyleri düşüneceksem bile şu an, burada olmayacaktı. Akşam sahile gitmeliydim. Evet, kesin yapmalıydım bunu.

"Yemek yiyeceğiz şimdi." dedim sabırsızca telefona bakan miniğe. "Sonra izleriz." Başını kaldırdı, birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra "Tamam." dedi yavaşça. Hareketlendiğinde kollarımı çözdüm, kucağımdan indi. Herkes ona bakarken Doruk'un yanına gitti.

"Doyuk, Kuzey..."

"Efendim fıstığım?"

"Efendim abim?"

"Ben kedi göydüm, büsbüyük."

.

.

.

Rüzgardan dolayı sönen çakmağımı bir kez daha yakıp sigaramın ucunu tutuşturdum. Bir gündür içmememin verdiği açlıkla derin bir nefes çektim içime.

Sevgili aile üyelerim odalarına çekilir çekilmez sahile gelmiştim. Tabii, benimle beraber babamın ya da abimin, hangisi olduğundan emin değildim, tuttuğu adamlar da gelmişti. Barut gibi olduğumu, kavga bulduğum an haklı gördüğüm tarafın yanında kavgaya gireceğimi biliyorlardı çünkü.

Bilmedikleri şey o arabadaki dört adamdan hiçbirinin ben istemediğim sürece beni engelleyemeyecek, değil engellemek, nereye gittiğimi bilemeyecek olmalarıydı.

Hava serin değildi ama deniz kenarı olduğu için rüzgar esiyordu. Sigaramı içebildiğim sürece sorun yoktu, uçmasından korkacağım bir şey almamıştım yanıma.

Ben kedi göydüm.

Sabahtan beri defalarca duyduğum, bıktığım cümle Minel yanımda olmamasına rağmen beni bırakmıyordu. Hafızam susmuyordu, o cümle hep oradaydı.

Bir şeyler değişiyordu. Hayatım değildi. Yani, hayatım da değişiyordu ama bunu bekliyordum zaten. O DNA testi pozitif de çıksa, negatif de çıksa Minel hayatımıza dahil olmuştu ve evdeki düzeni, yemek masasındaki oturma yerlerini ya da ne bileyim, boş merdivenleri değiştirecekti bir şekilde. Bunu tahmin ederdim.

Tahmin etmediğim şey kaba saba, doğru düzgün kimseye yumuşamayan şu kalbimdeki şeylerdi.

Beşiktaş'ın maçını izleyecekken gelmiş, bana bir sürü şey sormuştu ama sinirlenmemiştim. Sinirlenmek aklıma bile gelmemişti. Normal değildi lan bu, kaç gün olmuştu babası olduğumu öğreneli? Bu kadar çabuk sevebilir miydim onu? Hem de ben, imkânı yoktu. Yoktu da niye yarım saat boyunca kedi aramıştım o zaman onunla bahçede?

"Bir paketi bitirdin, bırak artık."

Ablamın sesiyle çatılan kaşlarım gevşedi, denizin hırçın dalgalarındaki gözlerimi arkama çevirdim. Üçü de buradaydı, bana bakıyorlardı. Nedense şaşırmadım, sanki bekliyordum gelmelerini.

Kayanın üzerinde söndürdüm sigaramı, izmaritini diğer izmaritlere yaptığım gibi cebime koydum. Yere atacak olsam Hakan abim bir saat konuşur, o izmariti bulmadan da buradan ayrılmazdı. Zaten ben de sevmezdim içtiğim sigarayı oraya buraya atmayı.

"Niye geldiniz?"

Engin abim yanıma oturdu, Hakan abim diğer yanıma geçti. "Bayağı da kibarsın, Allah razı olsun." dediğinde Engin abimi umursamadım, Hakan abime baktım. "Yalnız bırakmak istemedik." gibi çok klasik, hiçbir şeyi açıklamayan bir cevap verdi.

Hale ablam ayağındaki bordo, parlak, üzerlerinde nasıl yürüdüğünü gram anlamadığım topuklularını çıkarıp kayanın ucuna koydu. Kendisi de oturup ayaklarını bizim oturduğumuz kayanın alçak kısmına uzattı.

"Christian Louboutin'lerimi burada kıramam, kimse kusura bakmasın. Zenginiz dedik diye de ayakkabıları çöpe atacak değiliz."

Adını söylediği onlarca markadan biriydi, anlaşılan değerliydi ayakkabıları ki ablam riske atmıyordu.

"Eee..." Engin abim elini omzuma koydu. Abimlerin destek hareketiydi bu. Pek temas sevmezdim, buna karşı çıkmıyordum ama. "Ne düşünüyordun biz gelmeden?"

Gözlerimi ufuk çizgisinden ayırmadan cevap verdim. "Yalnız kalmanın ne kadar güzel olduğunu."

Sustular. Söylediğim cümle onları kırdığı veya şaşırttığı için değildi bu sessizlik, böyle olmama alışkınlardı. Susmalarının sebebi Hakan abimin kendini çok özel (!), değerli (!), ufuk açıcı (!) bir konuşmaya hazırlamasıydı.

"Gökhan..."

Haklıydım, başlıyorduk.

"Ne?"

"Kibar ol, azıcık kibar ol ablacığım. Bir yerin eksilmez."

"Hale..."

"Sustum abim."

Abim derin bir nefes aldı, diğer omzuma da elini o koydu. "Zihninin dolu olduğunu biliyoruz, seni tanıyoruz. Yaşananlar da kolay alışılacak şeyler değil, bunu da anlayabiliyoruz."

Konuşmakta zorlanıyordu, işini daha da zorlaştırmaktan hiç çekinmeyip asileştim. "Nereden anlıyorsun, üç sene sonra mı babası oldun Doruk'un?"

Sustu, dudaklarını ıslattı. Sabırlıydı, onu sinirlendiremeyeceğimi ben de biliyordum zaten. Niyetim bunu yapmak da değildi. Sadece... Sinirimi çıkarmak istiyordum. Benden de, o masum kızdan da 3 sene çalanların bana verdiği öfkeyi çıkarmak istiyordum. Ceyda denen o kadının beni aldattığı yetmemişti; bir de Minel'i saklamıştı benden, ailemden. Ona iyi bakmadığına da emindim. Onu tanıdığım, tanıdığımı sandığım gibi bir kadın olsaydı; iyi kalpli, sakin, terbiyeli, güçlü bir kadın olsaydı tamam derdim, eyvallah, saklamasını yine anlamazdım ama en azından aklım kalmazdı o üç senede. Şimdi bir de onun bu saydığım sıfatlarla hiçbir alakası olmayan biri olduğunu bilip...

"Bu konuda haklısın ama böyle düşünerek bir yere gelemezsin. Olan oldu, üç seneyi geri getiremeyiz. Geçmişi geri alamıyoruz, sen hiçbir zaman Minel'i doğmadan önce öğrenmeyeceksin, onu bu yaşa getiren de olamayacaksın. Bunu kabullenip bundan sonra onun yanında olman daha mantıklı değil mi?"

"Kolaydı sanki." Paketteki son iki sigaradan birini aldım, elimi rüzgara cephe yapıp sigaramı yaktım. Hakan abim tepki vermese de Engin abim yüzünü buruşturdu, ikisi de sevmezdi sigara dumanını. Alışık değillerdi, ailenin sigara içen ilk kişisiydim.

"Nasıl baba olunacağını bilmiyorum. Nereden başlayacağım? Küçücük kıza gittik, dalga geçer gibi 'Senin baban burada.' dedik. Kabul edecek sanki."

Sigaradan bir nefes çektim. "Bundan sonra baba kız mı olunur? Benden baba olmaz. Ben onu sevmeye başlayana kadar da o ümidi keser zaten, kesmedi diyelim, sevgi gösteremem, anlamaz, sevmediğimi düşünür."

"Sevmeye başlayana kadar?" Ablama baktım. Başını yana eğdi, kahverengi saçları omzundan aşağı döküldü. "Ablacığım, canım benim..." dedi iğneleyici bir tavırla. Bedenini öne eğdi. "Sen Minel'i çoktan seviyorsun zaten."

"Bu kadar kısa sürede mi? Üç gün oldu sadece."

Hakan abim aksi sesimle derin bir nefes alsa da bu konuda bir şey demedi, şu an sonsuz kredim vardı.

"Baba olduğunu hemen hissedemeyebilirsin, normal." dedi onun yerine. "Ama onu sevmeye başlaman da normal. Küçücük bir çocuk, bir de şirin." Güldüğünde ablam "Çok şirin." diye düzeltti yandan. "Böyle söyleyemiyor ya bir şeyleri... Allah'ım... Yiyeceğim."

"Cidden öyle, böyle sıkacaksın yanaklarını." Engin abim Minel sanki karşımızdaymış gibi ellerini havaya kaldırıp yanak sıkma hareketi yaptı.

"Yani, kendine 'Bu kadar kısa sürede onu sevebilir miyim?' diye sorma. Sevebilirsin. Normal bir çocuğa bile kanın ısınabilir, kaldı ki o senin kızın. Kan çekmesi olayına inanmıyordum ama şu birkaç günde doğruymuş gibi hissettim."

Sigaram bitti, izmariti kayada söndürüp cebime koydum. Son sigaramı yaktım. Bunu hızlı içmeyecektim, küçük bir nefes çektim içime. Havaya üflediğim dumanı izledim sonra.

"Vakit geçirmekten kaçma yani." diyerek konuyu özetledi ablam. "Zaten o da seni şimdiden seviyor, belli."

"Ufak at da civcivler yesin."

"Ciddiyiz lan." Engin abime baktım, baktığımı görünce devam etti. "Tamam, korkuyor hala daha hepimizden, bu yüzden senden de korkuyor ama seninle bir şeyler yapmayı da seviyor. Fark etmiyor musun, seni izliyor hep."

Sigaramdan başka bir nefes çekmeden "Onun o izlemeleri beni bitiriyor zaten." dedim alayla. Herkese uzun uzadıya, hiç sıkılmadan bakıyordu. Tavşanıyla konuşmadığı zamanlardı bu anlar.

Tavşanı...

"O tavşandan hiç hoşlanmıyorum, başka bir oyuncak alınca unutur mu?"

Ablam güldü. "Ne istiyorsun küçücük oyuncaktan?" dediğinde derin bir nefes verdim. "Sevmiyorum o elemanı.”

"Oyuncağa eleman mı dedi o az önce? Cidden her gün kendini aşıyorsun Gökhan, bravo!"

"Eyvallah."

"Eyvallah diyor bir de ya..."

Bölüm sonu

9 yorum