Imposiblety'den
"Neyeye gidiyoyuz?"
Elini tutup iki büklüm durmasına sebep olduğu Gökhan'a sornuştu bu soruyu Minel. Açık sarı, dizlerine kadar gelen, kabarık olmayan, tül bir elbise giyiyordu. Saçları sarı tokalarla iki yandan toplanmıştı. Ayakkabıları da sarıydı. Civciv, diye düşünmüştü Gökhan kızını bu kılıkla ilk görüşünde. Minik bir civciv.
"Söyleyemem, sürpriz."
Minel daha fazla soru sormadı, yorulan kolu dikkatini dağıtmıştı. İlk başta yürümek isteyen kendisiydi ama Gökhan'ın boyunu dikkate almamıştı.
"Yoruldun mu?"
Gökhan hemen anlayıp sorduğunda başını salladı. "Yoyuydum." diye kabul etti. Gökhan onun bu haline gülüp Minel'i kucağına aldı, yanağından öpmeyi de ihmal etmedi.
Minel yanağını babasının omzuna yasladı, gömleğinin yakasıyla oynamaya başladı. Bir yandan da konuşuyordu.
"Gidiyoyuz tavşan. Soydum, dev adam süpyiz dedi, söyyemedi. Gidince göyücez. Meyak ettim."
Gökhan kızının söylediklerini duyunca güldü, arabanın yanına gelmişlerdi, başını çarpmamasına dikkat ederek kızını sarı koltuğuna oturttu. Kemerini de bağladıktan sonra alnından öpüp geri çekildi.
"Neyeye gidiyoyuz?"
Yola çıkmalarından beş dakika sonra sorulan soruya karşılık Gökhan gözlerini yoldan ayırmadı, Minel arabadaydı, çok dikkatli olması gerekiyordu.
"Sürpriz demiştim güzelim, unuttun mu?"
"Unutmadım ama meyak ettim. Söyyebiyiy mişin?"
"Hayır, söyleyemem."
"Ama neden?"
"Çünkü adı üstünde, sürpriz." derken iradesini zorluyordu. Zira çok tatlıydı n'yi uzatıp tatlı tatlı konuşan kızı. Bu halleriyle Gökhan'a her şeyi yaptırabilirdi, belki Gökhan bile farkında değildi bunun ama öyleydi.
"Söyyemicek misin?"
"Hayır." deyip başını iki yana salladı adam. "Söylemeyeceğim."
Minel itiraz etmedi, tavşanına sarılıp "Söyyemedi." dedi tatlı tatlı. Sonra bakışlarını cama çevirdi. Akşam oluyordu, gün batımının etkisiyle bir eflatunluk yayılmıştı bulutların üzerine.
"Gökyüsü pembe oymuş!" Gördüğü şeyin heyecanıyla konuştuğunda Gökhan gülümsedi. "Evet, pembe olmuş." dedi yolun, arabaların el verdiği kadarıyla; gözlerini yolun hizasından ayırmadan gökyüzüne bakıp. Daha önce fark etmediği şeyleri fark ediyordu cüce demeyi güzelim, meleğim, babacığım hitaplarıyla bıraktığı kızının etkisiyle.
"Neden böyye oydu?"
"Güneş batıyor, babacığım."
Minel gözlerini kocaman açtı. Sesini kalınlaştırıp "Güneş mi batıyoy?" diye sorduğunda Gökhan güldü. "Evet, akşam olması için güneşin batması lazım."
Coğrafik olarak söylediklerinin yanlış olduğunu biliyordu, derslerle alakadar biri olmasa bile bu tarz basit şeyleri bilmiyor da değildi, sadece bu bildiklerini Minel'e açıklayamazdı.
"Batmassa noyuy? Akşam oymas mı?"
"Hep batar, dediğin gibi bir şey olmaz babacığım."
"Ama... Ama oyuysa noyuy?"
"Bilmiyorum güzelim."
"Neden biymiyoysun?"
Minel Gökhan'ın bir şeyleri bilmemesini kabullenemiyordu. Bu kahverengi, kısa saçlı adam onun babasıydı; dev adamdı, her şeyi bilmeliydi.
"Okulda öğretmenim anlatırken dikkat etmemişim, o yüzden bilmiyorum."
"Yayamasyık mı yaptın?"
Gökhan güldü. "Evet, yaramazlık yaptım." Doğruyu söylüyordu, sınıfın en haşarı çocuğu hep kendisi olurdu. Tüm öğretmenleri kendisinden bezerdi.
Minel'in yüzü düştü, birkaç saniye durdu, tişörtünü kavrarken "Kısdıyay mı sana?" diye sordu. Babasına bağırılması fikri hoşuna gitmemişti.
Gökhan sıkışık trafiğin etkisiyle durdukları için dikiz aynasından rahat rahat baktı Minel'e. Mahzun bakışlarını gördüğünde tüm keyfi uçtu, burnundan derin ve öfkeli bir nefes alırken "Kızmadılar bebeğim benim." dedi sesini sakin tutmaya çalışarak.
"Geyçekten mi?"
"Gerçekten."
Minel mutlu oldu, yüzüne tekrar bir tebessüm otururken camdan dışarı bakmaya devam etti. On dakika kadar sonra Minel'in doğum günü için ayarlanan mekâna gelmişlerdi. Durduklarında "Geydik." dedi Minel. "Evet güzelim, geldik." diyerek onu onayladı Gökhan. Bir yandan da Minel'i koltuğundan çıkarıyordu.
"Hııı, buyası çok güseymiş!" dedi Minel sakin ormanın içindeki ışıl ışıl, tek katlı, şirin restoranı gördüğünde. Gökhan ablasının seçimlerine güveniyordu, bu yüzden Minel'in ortamı beğenmesine şaşırmadı.
Kucağındaki kızının yanaklarından öpücükler çala çala restorana ilerledi. İçeri girdiğinde doğum günü şarkısıyla karşılanacaklarını ve o sırada kızını öpmeye fırsatı kalmayacağını bildiğindendi art arda öpücükleri.
Kapıyı aralar aralamaz içerideki tüm gürültü kesildi, herkes baba kıza bakarken Hale gülüp şarkıyı başlattı, sesi kısıktı, herkes kendi ses tonlarıyla şarkıyı söylerse yüksek bir sesin oluşacağını ve bu sesin Minel'i korkutma ihtimalinin olduğunu biliyorlardı.
"İyi ki doğdun Minel! İyi ki doğdun Minel!"
Minel afalladı; gözlerini kırpıştırıp kalabalığa, babasına, üzerine üç tane mum dikilmiş, tavşan, ördek ve civciv figürlü, sarı, büyük pastaya baktı.
"İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, mutlu yıllar sana!"
Hakan ve Engin tuttukları pastayı civcive benzeyen yeğenlerine yaklaştırdı. Minel tekrar babasına baktı. Daha önce bir tek izlediği çizgi filmlerde görmüştü doğum günlerini, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Gökhan onun bu gerginliğini anlayınca rahatlaması için gülümsedi, gamzesi kendini belli etti.
"Mumları üfle güzelim."
Minel önündeki pastanın üzerinde dikilen uzun; pembe, mavi ve yeşil renklerdeki üç muma baktı. Ciğerlerine derin bir nefes çektiğinde "Dur, dur!" dedi Hale. Sesi fazla yüksek değilse de Minel'in dikkatini çekmeyi başardı. "Önce dilek dilemelisin bebişim. İstediğin bir şeyi aklından geçir."
Minel birkaç saniye düşündü, dileğini sesli söylememesi gerektiğini bilmiyordu. Bu yüzden "Hiç kimse gitmeşin." dediğinde tüm Aktunalar onu duydu, herkesin yüzündeki ifade değişirken Minel bunu fark etmeyip mumları üfledi.
Üç mum da söndü, Minel'in dileği masum çocukların nefesleriyle havalanan diğer dilekler gibi havaya karıştı.
"İyi ki doğdun bal kızım." dedi Engin bir kez dahaz bir yandan da düşen yüzünü düzeltmeye çalışıyordu. Üç yaşındaki bir kızın doğum günü dileği oyuncak olmalıydı, insanların gitmemesi değil.
"Teşekküy edeyim amca."
Gökhan derin bir nefes aldı. Bir kez daha Minel'i daha erken bulmadığı için kendisine küfrederken kollarındaki kız çocuğunu rengarenk süslenmiş ve üzeri kurabiyelerle, kapkeklerle dolu masanın sarı, yüksek koltuğuna bıraktı. Arkasındaki duvarda "Doğum Günü Civcivi" yazan bir duvar kağıdı vardı.
Herkes yerlerine oturdu, Minel'in bir yanında Gökhan varken diğer yanında Hale vardı. Hale oturma düzenini ayarlarken kendisini bilerek Minel'in yanına koymuştu, böylece akşam boyunca kızın pembeleşmiş yanaklarını öpebilecekti.
Beyaz puantiyeli sarı tabaklar herkesin önüne kondu. Masajın üzerine dizilmiş onlarca çeşitten, meyveden, abur cuburdan aldı herkes. Gökhan kendisininkinden önce Minel'in tabağını doldurdu. Şeker hamuru fazla olan, gıda boyası çokmuş gibi duran şeylerden özellikle uzak durdu; bol bol meyve koydu kızının tabağına.
"Çiyek. Kaypus. Kiyaz. Eyik. Şeftayi. Üsüm." Minel adını bilmediği meyveyle duraksadı. Şeftaliye benziyordu ama sanki değildi. "Dev adam?" dedikten sonra adamın onu duyup duymadığına bile bakmadan devam etti. "Bu şeftayi mi?"
"Nektari o babacığım."
"Ne?"
Kızının büyümüş yeşillerine baktığında dayanamayıp eğildi, yaklaşmasıyla kapanan açık yeşillerden birinin kapağına yumuşacık bir öpücük bıraktı. "Nektari güzelim." dedi geri çekildiğinde. Minel başını sallamakla yetindi, utanmıştı. Birkaç dakika sonra tavşanına bakıp fısıltıyla konuştu. "Nektayiymiş."
Toz pembe, bebek mavisi ve fıstık yeşili yelekler giyen garsonlar pastayı dilimleyip koydukları prensesli tabakları getirdiklerinde Minel "Pyenses!" dedi heyecanla. Tabağındaki prensesin yüzünü görmeye çalıştı ama pasta tam orada olduğu için başaramadı, yemesi gerekiyordu.
Hale her şeyi ayarlayıp ancak yerine oturmuştu. Oturur oturmaz yeğeninin "Pyenses!" dediğini duyduğunda sağına döndü, elini miniğinin çenesine koyup sıcağın etkisiyle pembeleşen yanaklarının birinden sesli bir öpücük çaldı.
"Asıl prenses sensin bebişim! Şu hale bak, minik bir civciv misin sen, ördek yavrusu musun yoksa? Bu şirinlik ne halacığım?"
Minel utanıp gözlerini kaçırırken bir yandan da kendisine engel olamayıp gülümsüyordu, baktığı yerde oturan Kuzey abisiyle göz göze geldiğinde en küçük kuzeninin mutluluğuyla mutlu olan Kuzey ona göz kırptı. Minel daha da utandı, yine gözlerini kaçırdı, bu sefer Doruk'la göz göze gelip kendisine öpücük atılmasına neden oldu. Bakışlarını başka bir yere çevirdiğinde de Hakan amcası gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Diğer herkesin kendisini izlediğini de görünce...
Yanaklarındaki pembelik arttı, hiç bu kadar utandığını hatırlamıyordu Minel. Masanın altına girmek istedi. Tatlı anlar yaşamıştı, korkmuyordu. Sadece... Gözlerden uzak kalmak isteyeceği kadardı utancının boyutu.
Gökhan kızının bu halini gördü, önce gülse de daha sonra içindeki koruma dürtüsüne engel olamayıp Minel'i göğsüne bastırdı, kollarını kızının etrafına sardığında ona tüm gözlerden uzak, gölge bir alan yaratmış oldu. "Utandırmayın benim meleğimi." dedi ailesine dönmeden, zaten cümle onlardan çok Minel'eydi.
Minel kolları arasında ciddi anlamda kaybolduğu adamın bu sözleriyle rahatladı, utancı yavaş yavaş geçerken adamın künyesinde olmaya alışık parmakları künyenin gömleğin içinde olması sebebiyle adamın lacivert gömleğinin aynı renkteki düğmelerindeydi. Bir düğmeden çıkan iplikle birkaç dakika boyunca oynadı, Gökhan Minel'in dikkatinin tamamen dağıldığını ve utancının kaybolduğunu gördüğünde istemeye istemeye çekti kollarını.
Yemek faslı sakin geçti, Aktunalara göre sakin. Yoksa Hale yine her yere atılmıştı. Ayaz Arda'yla, Doruk'sa herkesle uğraşırken Raif ve Gülten birbirlerine böyle bir ortamda olmanın huzuruyla bakmış, Hakan tüm kardeşlerinin ve ufak yeğeninin yüzlerini habire inceleyip ters giden bir şey olup olmadığını kontrol etmişti.
Masanın üzerinden yemeklerin kaldırılmasından sonra sohbet on beş dakika daha devam etti. Bu sırada Minel ayaklarını sallayarak herkesi dinleyip babasının ona uzattığı üzümleri yedi.
"Artık hediyeleri mi versek?" dedi Hale. Minel afalladı. "Hediye mi?" diye sorduğunda "Tabii ki hediye bal kızım." dedi Engin. "Sen bizim doğum günü kızımızsın, bir sürü hediyen olacak."
Herkes Gökhan'a baktığında adam derin bir nefes aldı; masanın yanından aldığı sarı paketli, büyük bir hediye kutusunu masaya bırakıp eski yerine, kızının yanına geçti. "Hediyemin bir kısmı bu." Minel'in saçlarına bir öpücük bıraktı. "Geri kalanını da sonra vereceğim güzelim."
Minel kutuya baktı, Gökhan'ın yardımıyla paketi açmaya başlarken gözlerini büyütüp konuştu. "Büsbükük!" Gökhan düzeltmedi kızını, doğum gününde tüm kelimeleri doğruydu, kimse bir şey diyemezdi.
Kutuyu zar zor da olsa açtıklarında -Gökhan paketi yapanlara içinden bayağı küfretmişti, kızını uğraştırıyorlardı- karşılarına Minel'den yirmişer santim kadar kısa, iki tane plastik model çıktı. Birinin sarı, kıvırcık saçları varken diğeri uzun, kahverengi saçlıydı. Çok detaylılardı, kirpikleri bile vardı.
Minel "Hıı, iki kıs vay!" dediğinde Gökhan saçlarını okşadı. "Evet, güzelim." diye onayladı. "İki kız." Plastik bebeklerin ön tarafında bir sürü kıyafet, ayakkabı, aksesuar vardı. Gökhan, kızının yeşil, parlayan gözleri üzerine döndüğünde açıklama yapması gerektiğini anladı.
"Artık gerçek hayatta da giydirmeyece oynayabilirsin." dediğinde Minel gözlerini kırpıştırdı. Gökhan çocuklara özel yapılan, kalpli kutudaki makyaj malzemelerini gösterdi. "Kendine makyaj yapamazsın ama bu bebeklere yapabilirsin, saçlarını da yapabilirsin. Ne istersen..."
Minel oturma odasında olduğu her zaman eğer Gökhan'ın veya başkasının kucağında değilse halasının getirdiği moda dergilerine bakıyordu. İnsanların kıyafetlerindeki küçücük detayları bile hatırlıyordu. Bunları fark eden Gökhan'ın bu konuda bir şey yapmaması imkânsızdı. Biraz daha büyük olsaydı ona bir dikiş makinesi ve onlarca farklı desende kumaş alırdı ama Minel sadece üç yaşındaydı, bu modellerle idare etmeliydi bir süre.
"Beğendin mi?"
Minel önce modellere, elbiselere baktı; sonra babasına döndü. Kollarını kaldırdı, Gökhan hemen anlayıp eğildi, Minel de kollarını babasının boynuna sıkıca sardı. Üç yaşında bir çocuk ne kadar sıkı sarılabilirse o kadar sıkı sarıldı.
"Çok şevdim."
Gökhan Minel'in bunu dedikten sonra geri çekilip diğer hediyelere bakacağını düşündü ama öyle olmadı, kızı kollarını bir an olsun gevşetmedi. Başını kaldırıp ailesine baktı Gökhan, Hakan sessizce "O çekilmeden çekilme." dediğinde kızının belindeki kollarını sıkılaştırıp doğruldu, bu sırada Minel'in ayaklarının sandalyeyle bağlantısı kesilmişti.
En az beş dakika boyunca öyle kaldılar. Herkes sessizce bekledi, Gökhan kızının bebek kokusunu içine çekti, sırtını sıvazladı, saçlarından öptü.
Bundan önce sarılamadıkları doğum günleri için de sarılıyorlardı sanki.
"Teşekküy edeyim." dedi Minel başını adamın omzundan kaldırıp. Gökhan gülümseyip onu sandalyeye geri bıraktığında gözlerinin tam içine baktı, tüm masumluğuyla konuştu.
"Seni çok seviyoyum ba-"
Herkes, Gökhan hariç herkes, nefesini tutarken Gökhan derin bir nefes çekti ciğerlerine, yutkundu, konuşur gibi baktı Minel'e. Minel'se duraksadı, dudaklarını birbirine birkaç saniyeliğine bastırdığında adam anladı "baba" lafını duyamayacağını. Yine de gülümsedi, kızının yumruk olmak için hazır ellerini tutup yumuşak avuç içlerini okşadı.
Gökhan'ın her şeyi bu inci tanesine fedaydı. Sağlıklı olduktan, mutlu olup böyle parlak parlak baktıktan sonra isterse ismiyle seslensin, umrunda bile olmazdı.
"Seni çok seviyoyum dev adam."
Gökhan içi cümlesini son anda değiştiren kıza gitmiyormuş gibi, onu alıp göğsüne bastırdıktan sonra oradan hiçbir zaman ayırmamak istemiyormuş gibi bir sakinlikle gülümsedi.
Minel doğduğundan beri yanındaymış da defalarca söylemiş gibi bir alışkanlıkla "Ben de seni seviyorum güzelim." dediğinde kendisi bile şaşırdı bu cümlenin bu kadar çabasız bir şekilde dudaklarından dökülmesine.
Bilmese bile senelerdir bu meleği bekliyordu demek ki, hissediyordu bir yerde baba olduğunu.
Doruk, amcasından korkmasına rağmen yoğun atmosfere güvenip "Bu kadar duygusallık yeter, bizim de hediyelerimiz var." dediğinde Gülten arkasına dönüp gözlerini kuruladı, Arda babasının arkasına geçip dolan gözlerindeki yaşları geri gönderdi.
Üç sene kaybetseler bile Minel artık onlarlaydı. Bir Aktuna'ydı ve babasını seviyordu. Baba demese bile babasını çok seviyordu, herkes bundan emindi.
"Önce ben vereceğim hediyemi, halasıyım ben, tek halasıyım."
Hale'nin konuşmasıyla Engin söze atladı. "Sen bir yerini bil!" dedi mahalle arasında kavgaya karışan kadınlar gibi. Kendisini gösterdi. "Burada ben dururken..."
"En büyüğünüz benim, yaş sırasına girin, hadi."
Engin de Hale de beyaz gömleğin içindeki resmi görüntüsüne karşın yan yan gülümseyen Hakan'a baktılar afallamış bir şekilde. Abileri böyle yarışlara girmez, sırasını verirdi genelde. Minel herkesi değiştiriyordu.
"Burada ben varken siz kimsiniz? Çekilin bakayım, babanıza azıcık saygınız olsun."
Raif konuşunca herkes homurdanarak geri çekilmek zorunda kaldı. Kucağındaki sarı, yaldızlı, küçük paketi Minel'in önüne bırakacaktı ki "Bir dakika hayatım..." diyerek önüne geçti Gülten. Daha sonra başını arkaya çevirip gülümsedi. "Sen bir İstanbul beyefendisisin, önceliği bana verirsin diye düşünüyorum, değil mi?"
Raif Gülten'e bakakalırken herkes güldü, Minel'se ailesinin bu sıra kapmalarına kıkırdadı. Gökhan'ın içi gitti bir kez daha, kızının saçlarından öptü hemen, kendine engel olamıyordu.
"Babaanneciğim ben sana bir şeyler ördüm, daha da öreceğim ama..." Nasıl devam edeceğini bilemeyince cümlesini yarıda kesti. "Umarım seversin hepsini, canımın içi."
Gülten uyumayıp uğraştığı örgülerin paketini Minel'in önüne bıraktı. Maddi bir şey almaktansa böyle bir hediyeyi tercih etmişti çünkü diğer herkesin Minel'i çeşit çeşit oyuncaklarla, kıyafetletle zaten şımartacağını biliyordu.
Minel Gökhan'ın yardımıyla açtığı paketin içindekileri gördüğünde "Babane!" dedi şaşkın şaşkın. "Bunyay çok güzey!"
Arılı, tavşanlı ve çilekli üç tane battaniyenin yanında ördekli, tavşanlı ve çilekli üç yün şapka vardı. Minel hepsine tek tek baktı.
"Sen ne ara bu kadar şeyi ördün anne?"
Engin'in sorusuna karşılık olarak Gülten gözlerini Minel'den ayırmadan gülümsedi. "DNA testi pozitif çıkınca başlamıştım, geceleri örüyordum."
Minel'in torunu olduğunu öğrenir öğrenmez içine yara olmuştu diğer torunlarına ördüğü battaniyeleri, şapkalarına ona örememiş olmak. Mesela o battaniyelerin, şapkaların varlığı değildi; torunları için harcadığı zaman ve emekti. Sanki bu kıvırcık saçlı miniğe haksızlıktı onun bunlara sahip olmayışı.
Oluşan sessizliği Minel bozdu. "Aa, bak, ayıyı! Ayıyı çantam vay, ona bensiyoy."
Kimse bölmedi söylediklerini, herkes tüm örgüler hakkında yorum yapmasını bekledi. Bugün burada olma nedenleri Minel'di, onun hiçbir heyecanını bölmeye niyetleri yoktu.
"Bu da benim hediyem bir tanem." dedi Raif, Minel Gülten'in hediyelerini incelemeyi bitirdiğinde. Küçük kutuyu Minel'e uzattı. Minel kutuyu aldı, sallayıp sesine baktığında herkes güldü.
Minel ona uzatınca paketi açtı Gökhan; siyah, yumuşak matın üzerinde kalın zincirli, altın, işlemeli, Minel Aktuna yazan bir künye parlıyordu.
"Dev adam!" dedi Minel heyecanla. "Bak! Senin koyyen gibi, yazıyayı vay! Benziyoyyay mı?"
Gökhan'ın elini istemsizce boynuna gitti, Minel'in daha iyi görebilmesi için künyesini gömleğinin içinden çıkardı. Gümüş, lise dönemlerinden alışkanlık kazandığı için boynundan çıkarmadığı künyesinin ucundaki yazıları dikkatli kızı elbette ki fark etmişti.
"Sen bak, benziyorlar mı?"
Minel bir bilekliğe -üzerindeki italik, işlemeli yazıya- bir de babasının künyesindeki harflere baktı. "Yenkyeyi faykyı." dedi tatlı tatlı. Başını kaldırıp gülümsedi. "Ama benziyoyyay!"
Raif torununa baktı, onun neşesi sayesinde daha da yumuşayan sesiyle "Bu bilekliği takmak ister misin bir tanem?" diye sordu. Minel böyle heyecanlı bir tepki vermiş olsa bile bilekliği takmak istemeyebilirdi, kolunda bir şey olmasını sevmiyor olabilirdi. Raif, künyeyi sırf kendisi aldı diye Minel'in takmasını bekleyemezdi.
"İsteyim."
Ailenin en görmüş geçirmişi olan bu adam gülümsedi, bilekliği kutusundan aldıktan sonra Minel'in bileğine uzandı, önce avuç içinden öptü, daha sonra künyeyi dikkatli bir şekilde taktı.
"Doğumunda takmak nasip olmadı, bu yüzden şimdiye kaldı."
Minel anlamadı söylenenleri. Sarı, restoranın ışıkları altında parlayan bilekliğe kocaman gözlerini dikmişti. Tuhaf gelmişti ona bu şey, hareket ettikçe ses de çıkarıyordu. Kolunu salladı, çıkan şıngırtıyla şirin bir şekilde güldü. Hediye sıra kendisine gelen Hakan onun bu halini görmüştü, eğilip yanağından bir öpücük çaldı hediyesini vermeden önce.
"Bu da benim hediyem amcacığım."
Yine küçük bir kutuydu. Minel kutuyu aldı, bu sefer sallamadı, daha ağır bir şeydi. Merakla bekledi paketin yırtılmasını, daha sonra kutuyu açtı. açık sarı bir kamera karşıladı kendisini.
"Hııı..." dedi tepkisine engel olamayıp. Gözlerini kırpıştırdı makineyi eline alıp evirip çevirirken. İzlediği çizgi filmlerde buna benzer şeyler görmüştü
"Fotoğyaf makineşi mi?"
Gülümsedi Hakan. "Evet, fotoğraf da çekebilirsin ama benim alma amacım farklı." Kameranın üzerindeki tuşu gösterdi. "Buraya bastığında video çekiyor güzelim, istediğin şeyleri çekebilirsin, mesela kedi gördüğünde onların videoları bu kamerada durabilir, sonradan izleyebilirsin. Hem şurasından da boynuna asabilirsin."
Yeğeni "Geyçekten mi? Vidyo çekebiyiy miyim?" diye sorduğunda başını salladı Hakan kahverengi gözlerinin kısılmasına neden olan hafif bir gülüş eşliğinde. "Gerçekten ufaklık."
İçine kapanık bu kızın dünyasını böyle görebileceklerini düşünmüştü Hakan. Neleri çekmeye değer bulacak kadar önemli gördüğünü, videoyu başlattığında nasıl konuşacağını, ne zaman video çekmeyi tercih edeceğini...
Minel kamerasına baktı, amcasının gösterdiği tuşa işaret parmağını uzattı ama dokunmadı. Gülümsemekle yetindi.
"Sıra bende, bende!" dedi Engin. Kollarındaki büyük, bayağı büyük, kutuyu masanın üzerine bıraktı. "Hadi, hediyeni aç bal kızım." dedi heyecanla.
Büyük, her detayına fazlasıyla özenilmiş bir Barbie evi almıştı. Yeğeniyle bu ev sayesinde nasıl oynayabileceklerini, ne kadar eğleneceklerini düşünmüştü.
Kutu açıldığında ve Minel pembe ağırlıklı, bazı eşyalarıysa mor ve beyaz evi gördüğünde kendisine engel olamayıp konuşmaya başladı. Minel'e rahat rahat gösterebilmek için kurulumunu yapıp getirmişti Barbie evini, tabii ki konuşacaktı.
"Burası havuzu, ballım. Su doldurup bebeklerini yüzdürüyorsun. Şuradaki bebeğin saçları suya değince renk değiştiriyor, yavru köpekler de var, havuzun kaydırağı var. Yatak odası bence gayet güzel, şu dolaba Barbie kıyafetlerimizi dizebiliriz. Burada mutfak var, daha geniş olabilirmiş ama her evin bir kusuru olur, değil mi amcasının gülü? Şurası da..."
Hakan Engin'in haline güldü, elini omzuna koyup "Tamam Engin." dedi anlayışlı bir tavırla. "Bırak, birazını da Minel keşfetsin." Engin derin bir nefes alarak sustu.
Minel eve baktı, reklamlarda görüp özendiği o oyuncak şimdi karşısındaydı. "Teşekküy edeyim amca!" dediğinde yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Evi inceledi, katlarda parmaklarını gezdirdi, asansöre baktı. "Bu pembe!" dedi babasına dönüp. "Cam değiy, sayı ışıkyı değiy."
Gökhan şaşırmıyordu artık hatırlamasına, saçlarını okşarken "Evet babacığım." diye onayladı. "Pembe." Sanki Minel'in yanında durma nedeni onun dediklerini böyle onaylamaktı, küçük kız ancak o zaman rahat edip incelemeye devam ediyordu.
"Şuyda... Şuyda da... Köpek evi vay, bak! Haya, sen de göydün mü?"
Hediyesi vermek için sırada bekleyen Hale kendisine seslenmesiyle hemen yeğenine çevirdi bakışlarını. "Evet bebişim, cidden çok güzelmiş." dedi gülerek. Geçiştirmiyordu, Minel'in gösterdiği oyuncak kulübeye gerçekten bakmış ve gerçekten bu minik dokunuşu güzel bulmuştu.
Minel'in inceleyişi biter gibi olduğunda "Ay, sonunda benim sıram!" dedi Hale. Paketini masaya bırakıp soluklandı.
"Ben de paketi kucağıma aldım, böyle kalabalık bir aile olduğumuzu unutmuşum. Ne bu böyle, canım çıktı beklemekten! Az daha ayakkabılarımı çıkarıp davet sonrası moda geçecektim, hem de minik civcivimin doğum gününe özel aldığım sarı Christian Louboutin'lerimi çıkaracaktım, inanabiliyor musunuz buna?"
"Anneciğim..." dedi Ayaz arkadan. "Sırada biz de varız ya hani, söylenmeyi bırakıp acele mi etsen?"
Hale arkasını döndü, oğluna aksi bir bakış fırlattı. "Sen bana laf edemezsin beyefendi!" Kahverengi, parlak, düz saçlarını tek bir el hareketiyle sırtına attı. "Sen vaktinde acele etseydin benim doğumum on bir saat sürmezdi!"
Ayaz gözlerini devirirken homurdandı. "Keşke yarım saatte doğsaydım..." Gerçi annesi o zaman da başka bir şeyi yıllarca anlatıp dururdu, söz konusu olan kişi Hale Aktuna'ydı.
"Bebişim, ben sana mükemmel kıyafetler aldım!"
"Güzelim sanki bunu paketi açtırıp söylemeliydin."
"Böyle diyesim geldi abi, minik kuşumu öncesinden bilgilendiresim geldi, tamam mı?"
Engin ağzına fermuar işareti yapıp geri çekildi, ellerini de havaya kaldırdı. Hale'ye bulaşmayacaktı bugün, doğum günü organizasyonunu kendi yaptığı ve her şeyin mükemmel olmasını istediği için tabiri caizse "heyheyleri" üstündeydi, herkesi tersleme potansiyeli vardı.
"Bak şimdi bebişim..." Paketi Gökhan'a kalmadan kendisi yırtıp açtı; ortaya hepsi lüks markaların yeni koleksiyonlarından olan -çoğu da sınırlı sayıda üretilen parçalardı- kıyafetler çıktı.
Minel gördüğü destelerce kıyafetle gözlerini kırpıştırdı. Her biri çok detaylılardı. En yakınızdaki toz pembe eteğe elini uzattı, yavaşça kumaşına dokundu. Sonra lacivert cekete değdirdi parmaklarını, kotun hissiyatı onu bir anlığına ürperttiğinde bu hisse güldü.
Başını kaldırıp gülen gözlerle dünyada en sevdiği kadın olma yolunda emin adımlarla ilerleyen, hatta belki de o yolun sonuna varan halasına baktığında Hale gülerek konuşmaya başladı.
"Bunların hepsini bir araya toplayabilmek için ne kadar kişiyle iletişime geçtim bilemezsin." Çenesini kavrayıp yeğeninin yanaklarına sesli bir öpücük bıraktı, geri çekildiğinde rujunun izini Minel'in yanağında görüp güldü.
"Bir de makyajını bulaştırıyorsun."
Gökhan'ın söylenişini duyduğunda başını kaldırdı, kahve gözlerini küçük kardeşinin gözlerine diktikten birkaç saniye sonra eğilip ruj izini dikkatli bir şekilde, Minel'in canını acıtmadan izi sildi.
"Benim aşkım bir moda ikonu olacak şimdiden!"
Minel utangaç bir şekilde gülümsedi. "Teşekküy edeyim haya." dedikten sonra hediyesine baktı. "Eybiseyey için."
"Eybiseyey diyor ya, ısıracağım çocuğum seni."
Hale böyle dedi ama ısırmadı, sadece birkaç kez daha öptü. Karnını mıncırmak için elini uzattığında Minel hemen kıkırdayıp geri çekildi. "Gıdıkyanıyoyum."
"Ya..." dedi Hale'nin arkasında bekleyen Engin. "Bunu öğrendiğimiz iyi oldu." Avına yaklaşan aslan misali Minel'e yaklaştı, aniden parmaklarını hareket ettirip gıdıkladı. "Ya amca, duy!" dedi Minel gülüşlerinin arasından. Gökhan abisini birkaç saniye izledikten sonra Minel'i belinden kavrayıp çekti, Engin'in ellerinden kurtardı.
Minel başını adamın boyun girintisine gizleyip soluklandı. "Çok gıdıkyandım." dedi hâlâ daha gülüşünün izlerini taşırken.
"Niye aldın ballımı benden?"
Gökhan Minel'in sırtında elini gezdirirken abisine baktı, bakışları sertti. "Nefes almasına fırsat vermiyorsun." dediğinde Hale güldü.
"Ablacığım bu yüzden mi, kıskandığından mı?"
"Niye kıskanacağım?" dedi Gökhan kaşlarını kaldırırken. Dudağının bir kenarı hafifçe kalktı, alaycıydı. "Benim kızımdan bahsediyoruz."
Engin gözlerini devirdi. "Sanki bir tek senin kızın var!" dediğinde gergin olmayan, hatta komik bir hava taşıyan bir sessizlik oldu. Minel bile gözlerini kırpıştırarak baktı amcasına.
"Aile dramımızı niye böyle gözler önüne serdin ki şimdi amca?" Doruk bu cümleyi söyledikten sonra Kuzey'e baktı. "Abi ne olurdu ablam olsan ya..."
Kuzey başını iki yana salladı. Ayaz bir şey demek, Kuzey'e biraz daha bulaşmak için ağzını açmıştı ki Minel'in konuşmasıyla sustu.
"Kusey abim abya mı?"
Çoğu kişi kahkaha atarken Gökhan da sessizce güldü, Minel babasına baktı kafası karışık bir şekilde.
"Kusey abya mı dicem?"
Akrabalık ilişkileri çok karışıktı, cidden. Abla mı diyecekti şimdi?


