Imposiblety'den
Pazar kahvaltısı için bir aradaydı Aktunalar, Ayaz bile Hale tarafından kaldırılıp masaya getirilmişti. Minel ve Gökhan eksikti sadece, Ankara'dan daha dönmemişlerdi. Masadakilerin bu yeni baba kızın ne yaptıkları hakkında bir fikirleri yoktu çünkü Gökhan aradıklarında açıp konuşmak yerine meşgule atıp "Sıkıntı yok." mesajı atmayı tercih ediyordu.
"Biz geydik!"
Minel'in enerjik sesi salonun ucuna ulaştığında herkes başını o tarafa çevirdi. Minel Gökhan'ın kucağındaydı. Pembe bir tişört ve mavi kot bir şort giyiyordu. Çok şirindi, her zamanki gibi.
"Hoş geldiniz canımın içi." dedi Gülten gülümseyerek. Oğlunu da torununu da özlemişti sadece iki gün geçmesine rağmen. Hem anne ve babaanneydi o, aklı kalıyordu.
Gökhan cevap vermedi, yüz ifadesinde de bir değişiklik olmadı. Minel'se babasının tam tersiydi, gülümsedi. "Hoş buyduk." dedi tatlı tatlı.
"Çok özledim amcasının balı, gelsene bana."
Gökhan Engin'e kısa bir bakış attı. "Yemek yiyecek." dedi aksi bir şekilde. Eve geleli bir dakika bile olmamıştı ama hemen Minel'i ondan almak istiyorlardı. Ankara'ya mı taşınmalıydı ya da belki, daha mantıklı düşünmesi gerekirse kendi evini de göz önünde bulundurabilirdi.
"Hep de bunu bahane ediyorsun." diye homurdandı Hale. Gökhan'ın Minel'le yakınlaşmasını hep istemişti, hâlâ daha istiyordu ama bir yandan da sinir oluyordu küçük kardeşinin Minel'i daha çok sevdikçe onu daha paylaşamaz olmasına.
Gökhan ablasını yanıtlamaya tenezzül etmedi. Minel'i sandalyesine bırakıp kendisi de yanına geçti. Her sabah çalışanların hazırladığı kahvaltı tabağının bir benzerini yapmaya başladı. Ankara'dan satın aldığı bir arabayla gelmişlerdi, Minel yol boyunca uyumuş olsa da yolculuk onu acıktırmış olabilirdi.
"Ankara maceranız nasıl geçti güzelim?"
Minel Hakan amcasına baktı, gülümseyip başını salladı. "Çok güzeydi!" Cıvıl cıvıldı sesi çünkü gerçekten çok güzel vakit geçirmişti, masadakiler ona kızmasın diye "Güzeydi." deyip geçmiyordu bu sefer.
Gökhan hazırladığı tabağı Minel'in önüne bıraktı, "Hepsi bitecek." dedi katı ama ılımlı bir sesle. Minel babasına baktı, bu asker tıraşlı adamın yemek konusunda ne kadar inatçı olduğunu bildiği için itiraz etmedi, "Tamam." dedi yavaşça. "Yicem."
"Ne yaptınız fıstığım Ankara'da? Anlat azıcık."
Çatalı küçük bir siyah zeytine batırmaya çalışırken cevapladı Minel, gözlerini bir Doruk abisine bir de tabağına çevirdiği için bir türlü başaramıyordu zeytini yakalamayı.
"Futboya gittik. Sonya... Bana foyma aydı. Heykes aynı giydi. Sonya... Şaykı dinyedim." Aklına gelen şeyle gözleri büyüdü. "Hıııı!" dedi heyecanla. "Sayı kayt oydu! Heykes ayaka kayktı."
Herkes güldü onun bu heyecanına, uykudan gözlerini açmakta zorlanan Ayaz ve genelde gülümsemekle yetinen Arda bile. Gökhan da dayanamadı, eğilip kızının saçlarına yumuşak bir öpücük bıraktı. Söz vermişti kendisine, cüce dediği bu kısa varlığa sevildiğini sonuna kadar hissettirecekti.
Hale ve Engin imalı bir şekilde bakıştılar. Biliyorlardı Gökhan'ın Minel için yelkenlerini suya indireceğini ve anlaşılan oydu ki Ankara'ya gidip beraber vakit geçirmeleri bu konuda bayağı sağlam bir adım atmalarına neden olmuştu. Gökhan Minel'i kabullenmediği zamanlarda bile ona karşı yumuşaktı, şimdiyse bu ılımlılık bayağı bariz bir hale gelmişti.
"Yolculuğunuz nasıldı bir tanem?" diyerek konuya dahil oldu Raif. "Sevdin mi uçağa binmeyi?"
Minel'in gülüşü saniye saniye soldu. Ayak parmakları içe doğru kıvrılırken Gökhan'a baktı. Masadakiler korktuğunu duyarlarsa ona kızarlar mıydı? Ne yapması gerekiyordu? Ne demeliydi?
"Sevmedi." Araya girdi Gökhan Minel'in tedirgin bakışlarını görünce; kızın rahatlaması için gülümsedi. "Biz de arabayla geldik."
Raif'le beraber herkes anladı Minel'in korktuğunu, kimse bu konuda daha fazla soru sormadı. Zaten ailenin yeni üyesi hala daha korkuyordu Aktunalardan; belli etmemeye çalışsa bile o masum, şeffaf bakışların arkasında görüyorlardı her bir hareketlerinde oluşan çekingenliği, korkuyu. Daha da üzerine gitmeye niyetleri yoktu.
Sohbet farklı bir konuya kaydı; Minel yemeğini yerken diğer çocukların belki de sıkılacağı bu yetişkinlere özel dedikodulu, bazen de işle alakalı sohbetleri merakla ve dikkatle dinledi. Aktunalar onu bulana kadar çok yalnız kalmıştı, çok kötü vakitler geçirmişti. Her yemek yeyişinde ya sessiz olmuştu etraf ya da birileri ona bağırmıştı. Şu anki muhabbetler onun için bu yüzden bu kadar değerliydi.
"Zeytinlerini de ye."
Babasının eğilip sessizce söylediği şeyle "Ama..." diye mırıldandı. "Yakayayamıyoyum zeytinyeyi."
Gökhan gülümsedi; kızın çatalını alıp siyah, çekirdeği çıkarılmış zeytinlerden birine batırdı. "Uçak geliyor." diye dalga geçtiğinde Minel güldü, ağzını açtı. Tabaktaki tüm zeytinleri böyle bitirdiler, masadakilerin onların üzerinde olan bakışlarını bile fark etmeyecek kadar birbirleriyle meşgul olarak.
"Bitti!"
"Evet, bitti."
"Afiyet oyşun."
Masadaki peçeteyle kızının dudaklarını yavaşça silerken gülümsedi Gökhan. "Olsun güzelim." Minel mutlu oldu ama aynı anda da utandı bu ilgiyle. Gözlerini kaçırdı. Gökhan onu daha fazla utandırmamak için başka bir şey söylemedi; annesi ve babası arasında dönen, ablasının da dahil olduğu sohbete odaklandı. Bir gözü yanındaki miniğin üzerindeydi tabii, sandalyesi masaya iyice yaklaştırılmış olduğu için kendisi inemiyordu. Eğer sıkıldığını belli edecek hareketler yaparsa onu kucağına alıp indirmeliydi. Hem belki, düşük de olsa bir ihtimal, daha fazla yemek yemek isteyebilirdi.
"O ihaleye Kubilay'la babası birlikte katılacakmış diye duydum."
Raif kaşlarını çattı Hale'nin cümlesiyle. Tüm enerjisi değişirken çatalını bir yana bıraktı. "Fuat mı?" diye sordu sert bir sesle. Doruk kaşlarını kaldırıp Kuzey'e baktı dedesinin bu ani değişimiyle, birkaç saniye bakıştılar.
"Aynen."
"Çekilmişti işlerden aslında, niye döndü ki şimdi?"
"Sadece bu ihale için dönmüştür, bizim de bu ihalede olacağımızı duymuştur." diye tahmin yürüttü Hakan, Engin'in sorusuna. "O adam bizim aileden pek..." İmalı bir şekilde gülümsedi. "Hoşlanmıyor."
"Onun bu anlamsız nefretinden gına geldi." dedi Hale abartılı hareketlerle. "Sal bizi be adam! Güzel güzel rakip olalım işte, niye düşmanlık ediyorsun?"
Gülten ve Raif birbirlerine baktı, Gülten birbirine bastırdı dudaklarını. Onlar biliyorlardı bu düşmanlığın, Fuat'ın işleri Kubilay'a bırakmışken sırf Aktunalarla rakip olabilmek için geri dönüşünün arkasında yatan sebebi. Seslerini çıkarmadılar. Bu, aralarında yatan bir sırdı; anlatıp Fuat'ın yaptığı gibi çocukları da bu düşmanlığa dahil etmeye niyetleri yoktu.
"Say bizi." diye taklit etti Minel halasını. Herkesin bakışlarına ona döndüğünde gözlerini kırpıştırdı, yanında oturan Kuzey "Yerim şu tipini." deyip sertçe öptü yanaklarından, artık küçük öpücüklerle yetinmiyordu.
Merakla baktı Minel Kuzey'e, kuzeninin neden böyle dediğini anlamamıştı. "Neden yiceksin?" diye sordu saf saf. "Ben yemek değiyim."
Gökhan gülümsedi kızının bir şeyleri anlamayışına. İlk adımlarına, kelimelerine şahit olamadıysa bile bir şeyleri bilmeyip öğrenişine tanıklık etmek için "Çok şirin olduğunu anlatmak istedi Kuzey abin." diyerek açıkladı.
Minel yeşil gözlerini kocaman açtı, sesini kalınlaştırıp "Şiyin miyim?" diye sorduğunda neredeyse tüm Aktunalar aynı anda konuştu.
"Evet."
"Tabii ki öyle benim torunum."
"Balsın sen, bal."
"Tabii ki şirinsin bebişim."
"Çok tatlısın canımın içi."
"En şirin Aktuna sensin."
Herkes aynı anda konuştuğunda Minel belki de ilk kez ses karmaşasından korkmadı; onu itip Ceyda'ya "Çek lan şunu gözümün önünden!" diyen, ismini telaffuz etmeye tenezzül etmeyen, ona bir çöpmüş gibi bakan Aykut'la geçirmişti üç senesini. Şimdi herkes ona çok şirin olduğunu söylüyordu. O kadar mutlu oldu ki yanakları kızardı, kollarını yanındaki sandalyede oturan Gökhan'a sarıp yüzünü gizledi.
Minel de şirindi artık.
"Utandın mı?"
Gökhan'ın gülerek sorduğu soruya başını salladı. "Evet." dedi yavaşça. "Utandım." Cümlesini bitirir bitirmez saçlarının üzerinde uzun bir öpücük hissetti, aynı anda sarıldığı adamın göğsü derin bir nefesle havalanmıştı. Minel biraz daha büyük olsaydı babasının saçlarından öperken kokusunu da solumak için ciğerlerine bu kadar havayı çektiğini anlardı ama şu an anlamadı; sadece ilk başta korktuğu bu uzun boylu, kalıplı adamdan yayılan güveni hissetti.
"Herkes bitirdiyse kalkalım da sofrayı toparlasınlar, işlerine mani olmayalım."
Gülten tatlı sesiyle herkes ayaklandı, Ayaz gözlerini ovuşturduktan sonra yorgun argın bir şekilde baktı Hale'ye. "Artık uyuyabilir miyim anne?" Hale oğluna öpücük atarken keyifliydi sanki onu zorla kaldıran, oturma odasına sürükleyen kendisi değilmiş gibi. "Tabii ki oğluşum."
Ayaz annesine bir şey demek için çok uykuluydu, başını sallarken kulaklıklarını takmak için ellerini kaldırdı. Minel'in sesi onu durduran şey oldu.
"Ayaz?"
Gözlerini küçük kıza çevirirken "Ayaz abi, abi!" diye düzeltme gereği duydu. Ailede ondan küçük olan tek kişi Minel'di, o da ismiyle seslenmekte inat ediyordu. Sanırım Arda'yla dalga geçtiği zamanların ceremesini çekiyordu, herkesten korkup istenilen her şeyi pat diye yapan Minel'in defalarca söylemesine rağmen ona abi dememesinin başka bir açıklaması olamazdı çünkü.
"Geyiyim mi senye?"
"Nereye? Odama mı?"
"Hıhı. Oyun oynayayım, oymaz mı?"
Ayaz oyun oynamak için yeterli enerjiye sahip değildi ama Minel'e bunu söylemedi, zira bu kuzeniyle uyumayı sevmişti, onu ikna edip beraber uyuma fırsatını kaçıramazdı. "Tamam." dedi başını sallayıp. Minel gülümseyip Gökhan'a baktı. "Yaydım edey misin?
Gökhan Minel'in sandalyesini geriye çekti, inmesine yardımcı oldu. "Merdiven inip çıkarken dikkatli ol güzelim." diye uyarmayı da ihmal etmedi Ayaz'ın elini hafif bir kuvvetle kavrayan kızı. Her şey potansiyel bir tehdit gibi geliyordu gözüne, mesela bahsi geçen merdivenler eskisinden çok daha dik ve kaygandı, insanları düşürmeye müsaitti sanki.
"Tamam, dikkatyi oyucam."
Aktunaların en genç iki üyesi oturma odasındaki takıma yayılmış aileyi yalnız bıraktığında Gülten "Araba yolculuğu nasıldı canımın içi?" diye sordu Gökhan'a. Oğlu o sormadan konuşmazdı, bunu bildiğinden gereksiz olabilecek şeyleri bile sorardı bazen.
"İyiydi." diyerek annesini yanıtladı Gökhan. Birkaç saniye durduktan sonra evhamlarına kapılıp saçmaladığının az buz farkında olsa da ekledi. "Minel hep uyudu, normal mi?"
"Benden baba mı olur?" minvalinde cümlelerle haftalar öncesinde kendisini tersleyen oğlunun bu hallerine keyifle gülerken "Normal." dedi Raif. "Bazı çocuklar uyur yolculuklarda."
Gökhan'ın içi rahatladı, yol boyunca bulduğu her fırsatta nefesini kontrol etmişti Minel'in çünkü kız deliksiz uyumuştu. Onun daha önce uyumadığı araba yolculuklarını da bildiğinden ister istemez "Acaba hasta mı oldu? Yanlış bir şey mi yaptım? Maçtayken üşüdü mü?" gibi bir sürü şey düşünmüştü.
"Uçaktan çok mu korktu? Belki biraz üzerine gitsen korkusunu yenebilirdi."
Hakan'a çevirdi parlak mavilerini. "Yenebileceği gibi değildi." derken bir kez daha hatırladı o anları. "Nefesi gidiyordu az daha."
"O kadar mı?" dedi Hale hayretle. "Aslında akşam gittiniz, dışarıyı da görmemiştir. Neden korktu ki?"
"Uçağın sesi onu korkuttu, kalkış yaptığımızda da iyice kilitlendi."
"O zaman binmeyiverin uçağa oğlum." dedi Gülten içi tuhaf olurken. Hassastı böyle konularda, çocuklarından ya da torunlarından birinin eline kıymık batsa onun canı acırdı. "Yavrucağa bunu yaşatmaya gerek yok. Arabayla gidip gelirsiniz."
"Ben de öyle yaptım anne, arabayla geldik."
"Arabanı nasıl getirttin Ankara'ya?"
Gökhan'ın dudakları kıvrıldı, başparmağıyla alnının üzerini kaşırken "Aynısını aldım." dedi soruyu soran kişi olan Engin'e bakarken.
Bir sessizlik oldu. Raif derin bir nefes verip gençliğinden beri sevdalı olduğu kadına döndü. "Bizim paramızı bu oğlan yiyecek demiştim sana Gülten, çocukluğundan belliydi."
.
.
.
"Amcasının gülü, ne yapıyorsun?"
Minel oyuncak mutfak eşyaları üzerinde olan gözlerini odasına giren Engin'e çevirdi, yüzüne gelen saçları kollarıyla geriye iterken "Oyun oynuyoyum." diye cevap verdi. Ayaz uyumaya başladığında sıkılıp odasına gelmişti, Gökhan'ın onu birkaç kez kontrol ettiği iki saat boyunca da oyuncaklarıyla yemek yapıyordu.
"Ben de oynayabilir miyim seninle güzelim?"
Minel gülümsedi bu istekle. "Oyna." dedi a'yı hafifçe uzatırken. Engin yeğeninin koyu sarı saçlarını karıştırıp krem renkli, sarı detaylı halının üzerine bağdaş kurarak oturdu.
"Ne yapıyoruz?"
"Yemek yapıyoyuz."
"Ne yemek yapacağız?"
Minel bir süre düşündü, gözleri bir oyuncak tencereden diğer oyuncak tencereye giderken "Şey..." dedi. "Şey... Makayna yapayım."
"Tamam ballım, öyle yapalım."
"Bayyım?"
Engin yeşilleri açılan kızın yanağını okşarken "Ballım." diyerek onayladı. Nida bu dünyadan göçüp gittikten sonra hiç düşünmemişti bir kız evladına sahip olmanın nasıl bir şey olacağını çünkü yaşanamayacak ihtimalleri düşünmek onu daha fazla yaralamaktan başka bir şey yapmıyordu. Bu yüzden ilk kez fark ediyordu evde dolaşan küçük bir kız çocuğunun kalbine çok iyi geleceğini.
"Bal kızımızsın sen bizim."
Minel utandı, gözlerini kaçırırken "Yemek yapayım." diyerek oyuna döndü. Mor, plastik tencereyi aldı. Plastik ocağın üzerine koydu.
"Tenceyeyi ocaka koyduk."
"Ocağa koymadan önce su doldurmamız lazım ama."
"Neden ki?"
Güldü Engin. Minel basit şeyleri bilmediğinde bu durumun normal olduğunu bilse de çok şirin bulmaktan alamıyordu kendisini. "Makarna öyle yapılıyor güzelim."
"Tamam o saman."
Minel'in oyuncak musluğu da vardı, Hale'nin ona oyuncak seçerken aldığı bir sürü şeyden sadece biriydi. Tencereyi musluğun altına tutup hayali suyun dolmasını bekledi. "Fışşş..." diyerek su sesi yaptı Engin bu sırada, Minel kıkırdadı amcasının oyununa bu denli dahil oluşuna.
"Şimdi ocağa koyabiliriz."
İçi güya su dolu tencereyi ocağa koydular. "Bekyicek miyiz?" diye sordu Minel. "Beklememiz lazım, su kaynamalı."
Minel tencereye eğildi içinde gerçekten bir şey varmış gibi. "Nasıy anyıcaz öyye oyduğunu?"
"Fokur fokur olacak."
Minel'in gözleri büyüdü daha önce duymadığı bu kelimelerle. Sesini kalınlaştırıp abartılı bir şekilde "Ne?" diye sorduğunda Engin başını arkaya yatırıp sesli bir şekilde gülmeden edemedi.
"Tipe bak, yiyeceğim seni." Amcasının neden güldüğünü anlamayan kızın yanaklarından sert öpücükler çaldı, ısırmak istiyordu ama canını acıtmaktan korkmuştu, dört erkek çocuğun büyüyüşünü gördükten sonra Minel çok narin geliyordu ona.
"Sen nesin ya böyle? Amcasının gülü, ısırayım mı seni illa, onu mu istiyorsun? Ne bu şirinlik?" Doymamıştı, birkaç kez daha öptü kızın hemencecik kızaran yanaklarını. "Oh, bal, bal!"
"Yedin, bitirdin."
Hakan'ın ani sesiyle irkildi tamamen Engin'e odaklanan Minel. Yumrukları kapanırken hafifçe geri çekildi, gözleri amcasıyla kesiştiğinde bu tedirginliğinden kurtulsa bile çok geçti, yeğenlerinin bu halini fark etmişti hem Hakan hem de Engin.
"Ne yapıyorsunuz?" diye sordu Hakan bozuntuya vermeden. Minel tenceresini gösterip gülümsedi. "Makayna yapıyoyuz!"
Hakan Engin'in yanına oturup pembe, mor tonlarındaki plastik oyuncaklara bakarken tebessüm etti. Her şeyin böyle renklerde ve şirin olması içinde bir şeyleri eritiyordu.
"Ben de size katılabilir miyim?" Minel'in anlamadığını görünce kelimelerini basitleştirdi. "Ben de sizinle oynayabilir miyim?"
"Oynayabiyiysin."
"Ne yapayım?"
Mutfak aletlerine bakarak biraz düşündü hayatta geçirdiği süre en az olan Aktuna. "Hım... Domateşyi sos yapabiyiysin. Ketçapımız yok."
Hakan güldü. "Tamam, yapalım bakalım."
Plastik domatesi aldı. Domates iki parça gibiydi, kesilmiş gibi durması için ayrılabilir olduğunu görünce "Baksana." deyip Engin'e gösterdi oyuncağı, sesi hayret doluydu. "Ne güzel yapmışlar."
"Harbiden lan." dedi Engin, Minel'in meraklı bakışlarını görüp Hakan'ın "Engin." uyarısını duyunca mahçupça ensesini kaşıdı. "Lan" gibi kelimeleri dağarcığından silmesi gerektiğini, artık kibar ve zarif bir prensesle beraber yaşadıklarını hep unutuyordu.
Tavaya domatesin iki parçasını koydu Hakan. Minel onu izliyordu, bu yüzden konuştu. "Şimdi su ve yağ ekleyeceğim." Yağ yoktu, onu hayali bir şekilde döktü. Daha sonra tavayı musluğun altına tuttu. Engin bir kez daha ses efektlerini halletti.
"Fışşş..."
Minel bu sefer kıkırdamadı, dimdirekt güldü. Onun cıvıl cıvıl gülüşü Engin ve Hakan'ı da güldürdü. Hakan bu gülüşten sonra oluşan sessizliği fırsat bildi. "Minel?" dedi yavaşça. Kız gözlerini amcasına kaldırdı oyuncaklarına bakmayı bırakıp. "Efendim?"
"Neden seslerden korkuyorsun?"
Minel bir süre amcalarına baktı, gözlerini kaçırdı sonra. Söylemek istemiyordu, Aykut ve Ceyda birilerine bir şey söylerse ona çok kızarlardı, yine karanlıkta kalmak istemiyordu, çok korkuyordu öyle olunca.
"Kızımın etrafını çevirmişsiniz."
Gökhan Minel'i kontrol etmeye gelmişti, uzun süre sessiz kaldığında "Bir şey mi oldu?" diye bakıp kendi odasına geri dönüyor, kızın oyununa müdahale etmiyordu. Bu sefer karışmasının nedeni abilerini de odada görmesiydi.
"Oyun oynayalım dedik yeğenimizle, girme aramıza."
Gökhan Engin'e soğuk bir alayla baktı. "Minel benim kızım." dedi "kızım"a vurgu yaparak. "Biliyorsun bunu, değil mi?"
"Görmemişin kızı olmuş." diye söylendi Engin, bir yandan da gözlerini devirmişti. Gökhan aldırmadı. "Ne yapıyordunuz güzelim?" diye sordu Minel'e bakarken. Kızı turuncu bir tişört ve kapri giyiyordu, çok tatlıydı bu renkle. Gülümsemeden edemedi cevabını beklerken.
"Makayna yapıyoyuz." Tencereyi gösterdi. "Bak, fofuy fofuy oycak."
Gökhan da Hakan da anlamadı Minel'in ne demek istediğini. "Ya bal kızım..." deyip kahkaha atan Engin'e baktılar açıklama için. "Fokur fokur olacak demeye çalışıyor."
Gökhan güldü, kızının çenesini olabildiğince nazik bir şekilde tutup yanağına hafif bir öpücük kondurdu. Kızarıktı yanakları, sertçe öpmeye kıyamamıştı. Geri çekildiğinde "Sen bir şey soruyordun Minel'e." dedi Hakan'a bakıp. Soruyu tam duyamamıştı.
Hakan bakışlarını Minel'e çevirdi, dingin bir şekilde gülümseyip saçlarını okşadı. "Neden seslerden korktuğunu soruyordum."
Bir sessizlik oldu. Engin ve Gökhan'ın gözleri de ufaklığa döndü. Minel'in yüzü bu bakışlarla mahzunlaştı. Ayaklarının başparmaklarını birbirine değdirdi, Gökhan bunu fark ettiğinde "Korkmana gerek yok." dedi yumuşak bir sesle. "Söyleyebilirsin bize her şeyi."
Başka bir şey olsa Minel'in daha fazla gerilmemesi için konuyu değiştirirdi ama şu an bunu yapmak istemiyordu, kızını korkutan şeyi duymak istiyordu, duymak ve o şeyi her neyse ya da kimse Minel'den sonsuza kadar uzak tutmak.
"Koykmuyoyum ki..." diye yalan söyledi Minel. Bu sırada tişörtünü sıkıyordu, tombul parmakları bembeyaz kesilmişti. Gökhan yumruğunu tuttu, parmaklarını nazikçe açıp avuç içini okşadı. "Eski evindekiler mi bağırıyordu sana?" Sesini olabildiğince ılımlı tutmaya çalıştı.
"Hayıy." diye mırıldandı Minel. Daha önce de ona böyle sorular sorulduğu bir an yaşamıştı ve karşısındaki insana güvenmişti, yanlış yapmıştı ama.
"Minel?" dedi yetmiş yaşlarındaki emekli öğretmen teyze. Apartmanın taş merdivenlerinde mindersiz bir şekilde oturup tavşanıyla oynayan Minel başını kaldırdı. "Hım?" Bu teyzeyi seviyordu, ona iyi davranıyordu çünkü.
"Aç mısın yavrum?"
Minel duraksadı bir süre, düşündü. Açtı ama bunu söylemeli miydi? Acıktığını söylediğinde annesi hep "Uf, seninle mi uğraşacağım?" diye kızardı yemek vermeden önce. Bu teyze de ona kızar mıydı?
"Kurabiye yaptım, gel de ye." dedi kadın kız çocuğunun tereddüdünü görünce. Çalıştığı kırk beş sene boyunca ilkokul öğretmenliği yapmıştı, Minel'in surat ifadesinden belli oluyordu acıktığı ama söylemek istemediği.
"Anne kızay." dedi Minel çekine çekine. Kadın güven verici bir şekilde gülümsedi. "Ben konuşacağım onunla kuzum, gel sen. Bak, kurabiyeler soğuyacak."
Minel ayağa kalktı, üzerine bulaşan tozları silkeledi. Kirli tavşanını da eliyle olabildiğince temizledikten sonra karşı komşularının evine girdi. Yerler açık renk ahşaptı, her yerde rengarenk çiçekler ve yeşil, büyük bitkiler vardı. Üzerinde yeşil ve krem rengi ağırlıklı tablolar olan duvarlar beyazdı. Çok ferah, şirin bir evdi kısacası. Minel buraya daha önce gelmesine rağmen her şeyi yeni baştan incelemekten kendini alamadı.
"Minel, gelsene çocuğum."
Kadının sesini duyunca adımlarını hızlandırıp mutfağa girdi, burası da aynı tarzda döşenmişti. Ahşap masanın üzerinde, yuvarlak bir tabağın içinde damla çikolatalı kurabiyeler vardı. Minel sandalyeye çıktı, kadın onay verdiğinde kurabiyelerden bir taneye uzandı. Çok acıkmıştı. Aykut ve Ceyda ona apartmanda oynayıp akşama kadar kapıyı çalmamasını söylemişlerdi, o zamana kadar aç kalmaktan kurtulmuştu bu kurabiyelerle.
"Nasıl olmuşlar kuzum?"
"Çok güzey." dedi Minel tatlı bir enerjiyle. "Eyine sağyık."
Kadın gülümseyip içinde büyük bir merhamet beslediği kızın saçlarını okşadı. Bir toz tanesi kadar dahi hoşlanmadığı Ceyda ve Aykut bu günahsız sabiye bağırıp duruyorlardı, sesleri iki kat yukarıdan bile duyuluyordu. Oysa Minel çok usluydu, Ceyda'nın dediği hiçbir şeye itiraz etmezdi.
Minel bir kurabiye daha yediğinde doymuştu. "Teşekküy edeyim." Kadın bir kez daha tebessüm etti. Şefkatli bir sesle "Gel." dedi. "Ellerini yıkayalım."
Minel kadının peşinden gitti pıtı pıtı adımlarla. Elleri şekerli olduğu için kollarıyla itmeye çalıştı yüzünü gıdıklayan saçları.
Kadın Minel'in kollarını kıvırmak istedi ellerini yıkarken bluzunun ıslanmaması için. Bunu yaptığı sırada incecik bileğinin biraz üzerindeki morluklarla duraksadı. Yüz ifadesi soğuklaştı, gözlerine büyük bir öfke yerleşti. Banyoyu inceleyen Minel'e bir şey belli etmek istemediği için derin bir nefes alıp bluzun kolunu biraz daha yukarı çekti.
Minel'in kollarının her yeri ama her yeri morluklarla, çürüklerle doluydu.
"Minel?" diye mırıldandı kendini sakinleştirmeye çalıştığı bir dakikanın sonunda. Kız bakışlarını ona çevirdi, şirin bir şekilde gülümsedi. "Efendim?" Kadının içinden bir parça koptu, gitti. Bu masum yavrucağa nasıl kıymışlardı?
"Bunlar nasıl oldu kuzum?"
Minel kadının neyden bahsettiğini anlayınca "Düştüm." dedi hemen, ezberlemiş gibi. "Paykta... Koşuyoydum."
Kadın anladı kendilerinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen, anne baba olmayı hak etmeyen o kadınla adamın Minel'i bunları söylemesi için tembihlediklerini.
Nazik, şefkatli bir edayla kızın saçlarını okşarken "Bana her şeyi söyleyebilirsin Minel." dedi dingin bir sesle. "Ben sana yardım edebilirim, ben de yetişkinim, büyüğüm."
Minel bir şey demedi. Yardım isteyemezdi, o zaman annesi ve o adam ona kızardı, kimseye bir şey söylememeliydi. Düştüm, demeliydi. Oyun oynarken oldu.
"Hem benim oğlum polis, kötülük yapan insanlara ceza verebiliyor."
Minel bir süre yaşlı kadına baktı. "Geyçekten mi?" diye sordu sonra. Annesini seviyordu ama Aykut'tan korkuyordu, o adamı polisler yakalasaydı bu durum hoşuna giderdi. Hem o zaman annesi de severdi onu, tuvalete kilitlemezdi artık.
"Gerçekten."
Minel bir süre durdu, gözlerini sarı ışıkla aydınlanan banyonun beyaz fayanslarında dolaştırdı. Korka korka "Şey..." diyerek cümlesine başladı. "Aykut yaptı." Kadının gözlerine çıkardı gözlerini, mahzun bir ifadeyle "Kısdı bana." diye mırıldandı. "O zaman oydu."
Kadın öfkelendi. Çok öfkelendi. Daha üç yaşında bile olmamış bu kıza yaşatılanlar içini parçaladı. Yine de mimiklerine bu duyguların hiçbirini yansıtmadı, sakin kalıp tebessüm etti. "Tamam, ben halledeceğim, sen bana güven, kimseye de bir şey söyleme, tamam mı?"
Minel güvendi. Başını salladı.
O günün akşamı Aykut evde yoktu, annesi de sürekli telefondaydı ve ciddi bir şeylerle uğraşıyordu, Minel'e bakacak vakti yoktu. Kız çocuğu buna üzülmek yerine mutlu oluyordu, kimse ona bağırmıyordu, karanlıkta da kalmayacaktı.
Ertesi günün sabahı Minel yine erkenden uyandı, evde kimsenin olmadığını görünce oturma odasına gidip televizyonu açtı, sevdiği çizgi film kanalına geldiğinde durdu. Bir kolunu tavşanına sarmış bir şekilde kıvrıldı kahverengi koltuğun üzerine. Ev sessizdi, demek ki karşı komşuları olan emekli öğretmen hanım haklıydı, gerçekten Minel'e yardım etmişti.
Bir iki saat geçti, dış kapı anahtarla açıldı. Minel koltuktan indi, tavşanını kulağından tutup gözlerini ovuşturarak salona çıktı, kimin geldiğine baktı. Annesini görmeyi bekliyordu, Ceyda'nın hemen arkasında kızarık bir yüzle duran Aykut beklenmedikti. Kalbi korkuyla çırpınmaya başladı.
"Geberteceğim o kızı, kimse elimden alamayacak bu sefer."
Aykut'un dişlerinin arasından konuştuğunu duyunca gözleri doldu ama ses çıkarmadı, sesli bir şekilde ağlarsa daha da öfkelenirdi. Bunu bilmesine rağmen korkudan dudakları titrediği an Aykut'la göz göze geldikleri andı. "Gel buraya, gel." Birkaç büyük adımda yanına gelip morarmış kolunu öncekilerden bile daha kötü bir şekilde kavradı. Hissettiği acıyla gözlerinde biriken yaşlar damla damla yanağına aktı Minel'in.
"Kime ne dedin sen? Söyle lan, konuş!"
Ceyda "Bağırma." dedi bıkkınca. "Daha yeni geldik zaten karakoldan, başım çatlıyor." Şakaklarını ovuşturup mutfağa girdi, ağrı kesici içecekti.
Aykut sesini alçalttı. "Konuşsana, ne dedin o kadına?"
Minel "Özüy diyeyim." dedi titrek bir sesle. Kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu, ellerinin ve ayaklarının buz kestiğini hissediyordu.
"Özür?" Kahkaha attı Aykut, delirmiş gibiydi. Gökhan denen o adamın kızı onu şikayet ettiği için gece boyu nezarethanedeydi, az daha başı belaya giriyordu, son anda kurtulmuştu.
"Özür dilemen işe yarar mı zannediyorsun?"
Minel korkuyla titredi. "Biy daha yapmicam." dediğinde ağlamamak için kendisini sıktığı için göğsü ağrıyordu. Aykut kızın başka bir insanın kalbini sızlatacak bu hali karşısında gözünü bile kırpmadı. Kolunu daha da sıktı.
"Bir daha yapamayacaksın zaten, dersini vereceğim sana."
Minel'i dış kapıya sürüklediğinde Ceyda mutfaktan çıktı. "Nereye?" dedi kaşlarını çatıp. Minel "Anne..." dedi titrek bir sesle. Çok korkuyordu. Annesinin onu korumasını bekledi. Ceyda'nın buz gibi gözleri kızına döndü, zerre merhamet beslemeden baktı ona. Daha sonra kocasına döndü. "Aykut, sana soruyorum."
"Dersini vereceğim."
"Ses yapma da ne yaparsan yap."
Minel'in tüm ümitleri tükendi, dudakları titredi, kolunu Aykut'un sımsıkı kavrayışından kurtarmaya çalışırken "Noyuy..." dedi ağlayarak. "Biy daha yapmicam. Sös."
Aykut umursamadı, duvardaki anahtarlıktan bir anahtar alıp cebine attı, kapıyı açtı, terliklerini gelişigüzel giydi, Minel'in kendi ayakkabılarını giymesine izin vermeden onu dışarı çekti.
Merdivenlerden hızlıca indiler. Minel sessiz olması gerektiğini bildiği için yalvarmaya devam etmedi, sessiz iç çekişlerle ağladı. Birkaç komşu kapılarını açsa da kimse müdahale etmedi. Minel'i seviyorlardı ama daha önce ne zaman Minel'e verilen cezalara karışsalar Aykut belasıyla uğraşmışlardı.
Bodrum katına geldiklerinde cebindeki anahtarı çıkardı Aykut. Çelik, ev kapısı gibi olmayan kapıyı açtı. Minel'i içeri itti. "Burada kal da aklın başına gelsin." dediğinde Minel "Noyuy..." diye ağlayacak gibi oldu, Aykut Ceyda'nın dediği her şeyi unutup bağırdı.
"Sus lan! Sesin çıkmayacak, anlıyor musun?"
Minel irkilip sustu. Hıçkırıkları sessiz bir hale döndü. Aykut elindeki tavşanını çekip aldığında "Hayıy." diye fısıldadı. "Tavşanım..."
"Kes sesini! Burada kal da aklın başına gelsin."
Kapıyı hızla çekti. Bodrumun penceresi yoktu, rutubetli oda zifiri karanlık oldu. Minel'in sarılabileceği tavşanı da gitmişti. Hiçbir şeyi göremediği odada korkusundan yere bile çökemedi. Titreyen ellerini gözlerine götürdü. "Gitmek istiyoyum." dedi ağlaya ağlaya. "Kayanyık."
3 yaşına girmesine 5 ay vardı daha, böyle bir şeyi kaldırmak için çok küçüktü. Aykut'tan deli gibi korkmasına rağmen karanlığa olan korkusunun baskın gelmesiyle çelik kapıya vurdu. Vuruşu doğru düzgün ses çıkaramayacak kadar güçsüz olmasına rağmen parmakları çok acıdı. İç çeke çeke "Anne..." diye mırıldandı. "Sös, susucam. Kayanyık."
Kimse gelmedi.
Korkudan aklını kaçıracak gibi hissetti. Ağlamaktan yorgun düşene, gözyaşı akıtacak hali kalmayana kadar ağladı. Annesine ve Aykut'a yalvardı ama kimse onu duymadı.
"Çok kayanyık. Çok... Sös... Biy daha... Biy daha... Söyyemicem. Çok kayanyık."
Akşama kadar o bodrumda kaldı. Nisan ayındalardı, hava çok soğuk değildi ama sıcak da sayılmazdı. Kolları ve çıplak, sadece çorap olan ayakları buz kesildi. Burnu aktı, gözyaşlarıyla ıslanan yanakları üşüdü.
Ceyda "Başımıza iş almayalım, bir şey olmasın." diyerek kapıyı açtığında Minel ağlamaktan bitkin düşmüş, yarı baygın bir şekilde soğuk, taş zeminde yatıyordu.
Eve gidip ısındığında ateşi çıktı, titremekten konuşamayacak bir hale geldikten sonra da ikinci havalesini geçirdi. Emekli öğretmen olan kadını da bir daha görmedi.
"Nereye daldın ballım?"
Engin'in sesiyle hala daha ara sıra kâbuslarına konukluk eden o anları düşünmeyi bıraktı. Bodrumun o soğuk karanlığını hatırlamakla bulutlanan gözlerini amcasına çevirdi. Sustu. Vaktinde o kadar ağlamış, yalvarmıştı ve hiç kimse yardım etmeye gelmemişti ki bir şeyler anlatmak istemiyordu. Önünde sonunda Aykut onu bulup ceza verecekti. Eğer hafif bir şey yapmışsa tuvaletin karanlığında bekleyecekti, büyük bir yaramazlıksa bodrumda kalacaktı, biliyordu.
Gökhan o enerjik, cıvıl cıvıl kızın kayboluşunu dişlerini sıka sıka izledi. Aklından ne geçtiğini, neyin onun yeşil gözlerini böyle yaşlarla ve korkularla doldurduğunu sormak istedi ama sormadı. Daha fazla üzerine gitmeyecekti, ne kadar merak ederse etsin sormayacaktı bugünlük. Kıyamıyordu çünkü, Minel'in sakinleştirilmeye ihtiyacı vardı, sorgulanmaya değil.
"Nereye daldığı önemli değil." Kızı ona baktığında gülümsedi, yanağını okşadı başparmağıyla. "Kimse sana bir şey yapamaz, biliyorsun, değil mi güzelim?"
Minel kaşlarını kaldırdı. "Yapamas mı?" diye sordu yavaşça. "Tabii ki yapamaz ufaklık." diye cevap verdi Hakan. "Biz buradayız."
Minel krem rengi halısının üzerine sığışmış üç adama baktı. Sadece Gökhan'a dev adam dese de Hakan ve Engin de yapılılardı. Aktunaların uzun boy geni sayesinde uzunlardı da. Korurlar mıydı gerçekten onu?
Korurlardı. İki amcası da babası da bu meleği korumak için canlarını bile verirlerdi.
"Bizi inceliyor bir de, koruma mı seçiyorsun kendine?"
Minel Engin'in gülerek söylediği şeyi anlamayıp "Hım?" dediğinde Gökhan dayanamadı. Dizleri üzerine oturan kızı kucağına alıp yanağından sertçe öptü. Geri çekildi, kızının utangaç bakışlarını görünce içindeki sevgi taşacakmış gibi hissetti; birkaç kez, arka arkaya, koklayarak öptü yüzünü ve saçlarını.
Daha önce hiç kimseyi kokusunu çekerek ve o kokuya doyamayarak, o kokuyla tüm sinirleri alınmış gibi sakinleşerek öpmemişti. Kızının bebek kokusu ilkti.
Hakan ve Engin küçük kardeşlerinin bu halini biraz gülümseyerek, biraz da şaşırarak izlediler. İkisi de çok iyi tanıyorlardı Gökhan'ı. Belli etmese de ailesindeki her bir insanı çok sevdiğini biliyorlardı. Bu yüzden iyi bir baba olacağını düşünmüşlerdi. Oluyordu da. Daha üç hafta olmasına rağmen sevgisini belli ediyordu, hem de bu özellik kişiliğine çok ters olmasına rağmen.
"Neden öptün beni?"
Minel'in masum sorusuyla Gökhan duraksadı, yüzündeki yumuşak ifade yerini bir soğukluğa bırakırken "Öpmese miydim?" dedi sadece. Minel gözlerini kaçırıp amcalarına baktığında Hakan ayağa kalktı. "Gel Engin, işimiz vardı." Engin anladı, soru sormadan odadan çıkıp baba kızı yalnız bıraktılar.
Gökhan bir dakika kadar sessizce durdu kollarındaki minik bedenle. Minel onu öpmesinden rahatsız mı oluyordu? İlk başta soğuk olduğunu, bu kız çocuğuna hak ettiği gibi davranmadığını biliyordu ama bu kadar da kendisinden uzaklaştırmamıştı onu, değil mi?
"Seni öpmemi istemiyor musun Minel?"
İlk kez bir soruya alacağı cevaptan korktu. Dişlerini sıkarak bekledi kızının cevap vermesini. "İstiyoyum." kelimesini duyduğu andaysa ciğerlerine derin bir nefes çekti.
"Meyak ettim."
"Seni neden öptüğümü mü merak ettin?"
Minel başını salladı. Gökhan gülümsedi. Kızının kıvırcıklarını okşadı yavaşça. "Çünkü sen benim kızımsın." dedi duygu yüklü bir sesle. "Ben senin babanım. Sana sarılacağım, bu kızarık yanaklarını..." Minel'in iki yanağına da hafif öpücükler kondurdu. "Öpeceğim."
Minel yanağını sığınmaya alışık olduğu bedene yasladı. Adamın künyesiyle oynadı bir süre. Sevilmeye alışık değildi, utanıyordu ama bir yandan da Gökhan'ın ona sevgi göstermeye devam etmesini istiyordu.
"Yakın oyuy muşun?" diye sordu birkaç dakikanın sonunda. Gökhan güldü soruyu soruş biçimine. "Olurum yakın." deyip kızına yaklaştırdı yüzünü. Kulağına bir şey söyleceğini düşünmüştü ama Minel'in niyeti o değildi. Adamın kollarının arasından çıkmadan doğruldu hafifçe. Yanağına, sakallarının üzerine tüy gibi bir öpücük bıraktı.
Gökhan yanağında hissettiği hafif baskıyla duraksadı. Yutkundu. Daha da bir parlayan mavilerini yüzünü göğsüne gizlemiş, bir eliyle tişörtünü gevşekçe kavramış Minel'e çevirdi. Herkesin kaba, duygusuz diye nitelendirdiği adam turuncu pijamalı bu kıvırcığa yenildi. Öfke hariç hiçbir şeyde hızlanmayan kalbi hızlandı, karnında tuhaf bir his baş gösterdi.
"Sen neden öptün beni?" diye mırıldandı. Sesli konuşabilecek kadar mantıklı hissetmiyordu. Tabiri caizse dumura uğramıştı.
Minel babasının sorusuyla yüzünü gizlemeyi bıraktı. "Şey..." dedi yavaşça. Yeşillerini adamın mavileriyle buluşturduğunda hissettiği güven duygusuyla devam etti.
"Seni sevdikim için."
Tekrar etti Gökhan. "Beni sevdiğin için..." İnanamıyordu sanki. Teyit etmek için sordu "Seviyor musun beni?"
"Hıhı."
Kelime bile olmayan bu cevap onu o kadar mutlu etti ki kızı çepeçevre saran kolları sıkılaştı, başını eğip burnunu saçlarına konumlandırdı. Önce derin, beraber geçirmelerine engel olunan ve Minel'i tanıdıkça kaybına daha da çok üzüldüğü üç senenin özlemiyle dolu bir nefes aldı; sonra birkaç masum öpücük bıraktı bu meleğin saçlarına.
Minel onu seviyordu.
Kızı onu seviyordu.
İyi bir baba olabilecekti.





