

⛅
1. BÖLÜM: Kanla Kaplı Satırlar
Bölüm şarkısı: Cem Adrian- Dostum Dostum
Ve işte, başlıyordu.
Zihnimin aşinası olduğu durum, mekâna adımını atıyordu. Şuurumun duvarları yine sancımaya başlıyordu. Bu sancıya garip sesler eşlik ediyordu. Birbirinden farklı uğultular tek kâsede karıştırılıp kulaklarıma çalınıyordu. Bu uğultular ve başımın ağrısı tahammül sınırlarımı zorluyordu. Artık gözlerimi açıp buna bir son vermeliydim.
Şimdi seziyordum bedenimde bir uyuşukluk vardı. En çok da göz kapaklarımın üzerine yoğunlaşmıştı. Kirpiklerimin uçlarına kadar yanıyordu gözlerim. Uyanıyordum ama hâlâ uyukluyordum.
Kafatasımın içinde gerçekleşen artçı depremlerin şokuyla kaşlarım çatıldı. Bedenimi örümcek ağları sarmıştı sanki. Etrafım halsizlikle kaplıydı. Zorlukla aralamaya çalıştığım gözlerimin içine vuran ışık rahatsız ediciydi. Kolumla gözlerimi siper ederken başımı dirsek içime yaslayarak bir süre öyle bekledim, gözlerim kapalı. Tanıdık bir ses… Evet, adımı sesleniyordu.
“Eyşan Berra?”
Derin bir soluk alıp gözlerimi ışıktan muhafaza ettiğim yerden çıkardığımda ışık gözlerime tüm şiddetiyle vurmuştu. Şimdi daha katlanılabilirdi. Uzandığım yerde, belimin hemen yanında oturan biri vardı. Gözlerimi açmakta zorlanmam onu görmemi engelliyordu. Başımın yanlarında hissettiğim ellerin baskısıyla hareketsiz kaldım. Hissettiğim sıcak ve samimi dudaklar alnıma dokunduğunda bütün algılarım gözlerime yüklendi. Araladığım gözlerim yalnızca iki adet kol dirseği ve göğüs görüyordu. Yanımda oturan kişiydi beni öpen.
“Günaydın, canımın tanesi.“
Ellerini yanaklarımdan çekmeyip yüzünü yüzümün hizasına getirdi. Gördüğüm yüz tetikte olan bütün sinirlerimi yatıştırmıştı. Beynimdeki depremlerin şiddeti azalmıştı.
“Ayça?”
“Benim, güzelim.”
Yüzünü dikkatlice izliyordum. Gözleriyle yüzümü incelerken dudaklarında aşinası olduğum o gülüşü belirdi. Bu gülüşü her şeyden daha samimiydi. Yanaklarımdaki ellerini çekip kucağında birleştirdiğinde bakışlarımın abesliğine gülüyordu. “Neden öyle bakıyorsun?” diye sordu gülümseyen sesiyle. “Anlamaya çalışıyorum.” Kaşlarım çatılırken onu daha dikkatli inceliyordum. Tek kaşını sevecen bir şekilde kaldırarak “Neyi anlamlandırmaya çalışıyorsun?”diye sordu. “Yanımda oluşunu.”diye bir çırpıda cevap verdiğimde kıpırdandı. “Bana ihtiyacın olduğunu hissettim.” Gülümsemesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Kaşlarım daha da çatılırken “Neden?” diye sordum.
“Yaralanmışsın.”dediğinde bütün odağım iki dudağının arasından çıkacak sözcüklerdeydi. “Ufak bir bıçak çiziği yalnızca.” Gözlerime tedirginlikle baktı. Üzerimde örtülü duran pikeyi kaldırarak hâlimi gözler önüne serdi. Üzerimdeki uzun kollu badi kanlar içindeydi. Ellerimle tişörtün kanlı tarafını havaya kaldırarak incelediğimde üzerindekinin gerçekten kan olduğunu kavramıştım. Tüylerim ürpermişti. Bu kadar kan mı akmıştı ufacık bir çizikten?
Üzerimdeki badi kan lekesinin ortasından, uzun bir çizgiyle yamuk bir şekilde kesilmişti. Görmek istediğim şeye hazırlıklı değildim ama görmeliydim. Bakışlarım karnımın üzerinden ayrılmazken sordum: “Ne kadar ufak bir çizik bu?” Attığı ufak çaplı yalanın tutmayışıyla ellerini ovuşturdu. Bakışları yüzümdeydi. “Boyu biraz uzun bir çizik… Ama korkma, hiçbir sorun yok.” Bu sözüne, az önceki yalanından ötürü itimat etmeyecektim. Gözlerimle görmeliydim gerçeği.
Ellerim tişörtümün eteğini kavrayarak yukarı doğru çektiğinde karnımı çapraz bir şekilde boydan boya kaplayan bir bant vardı. “Neden canım yanmıyor? Çok canım yanmıştı aslında.” O an fark etmiştim, başımın ağrısı da görünürlerde yoktu. Ansızın geçmişti.
“Doktor tarafından muayene edildin. Ağrı kesici vermesini istedi, Sarp. Uyanınca acı hissetmemen için.”dediğinde bakışlarım ona döndü. “Sarp mı?” Başını onaylarcasına salladıktan sonra oturduğu yerden kalktı. Parmaklarım büyük bandın üzerine düştü. Bandın altındaki yarayı hissetmeye çalıştım. “Dikiş mi atıldı?” Odanın neresinde olduğunu bilmediğim Ayça beni duymuştu. “Evet. Bayağı fazla. Dikkat etmen gerekiyor.” Parmaklarım yaranın üzerine değdikçe acı hissediyordum. Ufak bir sızı beliriyor, hemen ardından kayboluyordu.
Uzandığım yerden doğrulduğumda tenime saplanan sızıyı duyumsamak çok kötüydü. Ağrı kesici yaranın üzerine baskı yapılmadığı takdirde etkiliydi. İnleyişimi duyan Ayça yanıma geldiğinde “Kalkma. Dikişlerin patlar.”diyerek azarlamıştı beni. Tam o esnada odanın kapısı açılmış ve biri içeri girmişti. Attığı adımlarla bize doğru ilerlerken bakışlarımı yüzünde netleştirdim. Bayılmadan önce gördüğüm son şey bir çift mavi gözdü ve o gözlerin sahibi şimdi tam karşımdaydı.
“Sen, o olayın başkahramanıydın, değil mi?” Başını sallayarak elindeki tepsiyi sehpanın üzerine bıraktıktan sonra gözlerime bakarak dudaklarını kısa bir an kıvırdı. “Evet, senin olayının başkahramanıyım.” Oturduğum koltuğun yanında duran tekli koltuğa yerleştiğinde gözlerimin içine baktı, dikkatlice. Karşısında tedirgin oldum. “Ağrın olmamalı?”
Yaşadıklarımdan hoşnutsuz bir ses tonuyla “Yok.”diyerek yanıtladım. Getirdiği tepsinin içerisindeki sürahiyi alarak bardaklara doldurdu. İkimizin de gözleri sürahiden bardağa akan sıvıdayken “Seni buraya ben getirdim. Yaralandıktan sonra bayıldın. Korkuya dayalı bir bayılmaydı.”diyerek içinde bulunduğum durumun izahını yapıyordu. “Bıçağı gördüğünde kaçman gerekirken donup kaldın orada. Seni kolundan tutup çekmeseydim, az daha ölümüne sebep olacaktın.”
Elimle karnımı tutarken koltukta öne doğru kaydım. Kaşlarım bir hayli çatık, yüz ifadem içimdeki öfkeyle barışıktı. Tanıdığım siması gözlerimi doldururken bakışları gözlerimdeydi. “Sokak ortasında birbirine bıçak sallayan iki tane kendini bilmezin arasında kaldım diye kendi ölümüme mi sebep olmuş olacaktım?” Dudaklarımın ucundan fevrice çıkan soruyla bakışlarını kaçırmıştı. O anı tekrar yaşayarak yaşadığım durumu düşündüm. “Sana saplanacak bıçağın kazayla bana saplanmasının sebebi neydi? Bilmeye hakkım var gibi.”
Ona karşı tavrımı biraz sertti. Çünkü böyle bir olayda onun yer alması beni şaşırtmış ve korkutmuştu. Bedenini bana çevirirken ellerini kavuşturdu. “Bak, böyle bir olayın ortasında kalmanı ve masum bir cana zarar gelmesini istemezdim, özür dilerim. Ama inan bu düşmanlığın doğuşunda benim kötü olarak hiçbir payım yok.” Sarp’ın bir düşmanı olduğunu acı bir tecrübeyle öğrenmiştim. “Beni tanıyorsun.”dedi, kendini bana inandırmak istercesine. Tanıdığım mavi gözlerine bakarken sözlerinin doğruluk payını ölçüyordum. Yüzümü ondan çevirerek sözlerine inandığımı sakladım. İki düşmanın arasındaki husumetin sebebi beni ilgilendirmezdi. Beni ilgilendiren, bu düşmanlıktan zararlı çıkarak bıçaklanmış olmamdı. Aklımda hâlâ bu soru vardı fakat kazayla olduğu için Sarp’ın üzerine de varmak istemiyordum. Çünkü o da sonuçta bunun olmasın beklemiyordu. Beni düşündüren ve tedirgin eden nokta: Sarp’ın nasıl böyle bir olaya bulaşmış olduğuydu. Tanıdığımı sandığım asıl yüzünden farklı bir yanı mı vardı?
Ayça yeniden yanımda belirdiğinde elinde bir bardak su vardı. Bana uzatarak içmemi istediğinde onu geri çevirmemiştim. Yudumladığım her suda, suya hasret kalışımın emarelerini tadıyordum. “Sen uyuyorken Ayça için bir şeyler hazırlamıştım. Sana da getirebilirim.” Saatin kaç olduğunu bilmediğim bir vakitte aç olduğumu iliklerime kadar hissediyordum. Ayça tepsiyi ikimizin önüne çekerken Sarp’a “Kendin içinde birer tane kap, gel. Biz bunları yiyelim.”dedi. İtiraz etmeden kalkıp giden Sarp’a teşekkür ettiğimde başını sallamakla yetinmişti. Ne olmuş olursa olsun. Suçsuz olduğuna inandığım birini suçlayamazdım. Düşündüm de o bıçak bana değil de Sarp’a ulaşmış olsaydı daha kötü hissedecektim. Konu kendi canım olduğunda hiçbir şey sorun değildi. Kıymetsizin tekiydim, bir nevi. Gözlerimin önünde bir canlının canına kast edileceğine benim kazayla yaralanmam daha az sorundu. Benim yaralanmam, gözlerimin önünde başkasının yaralanmasından daha az travmaya yaşatıcıydı, eminim.
Avuçlarımın arasına kıstırdığım sandviçi ısırırken Ayça’nın olayı kendi gözünden değerlendirmesini dinliyordum. “Sarp, kimseye zarar verecek biri değildir, Eyşan.“ Ağzımdaki lokmayı mideme gönderip yüzüne sertçe baktım. “Sen nereden tanıyorsun onu, kanlı bıçaklı olayları olan bir adama nasıl bu kadar çok güveniyorsun?”dediğimde yüz hatları gevşemişti. “Kendisi, benim kuzenim olur. Ona gerçekten güveniyorum. Sen, onu sadece okuldan tanıdığınla biliyorsun.” Sözlerinde doğruydu. Sarp’ı tanıyordum ama yalnızca okuldan bildiğim biriydi. Ve bu bile yeterliydi aslında, onun böyle işlerde eli olmayacağını bilmeme. Sürekli yan yana geldiğimizden ikimizde birbirimizin simasına aşinaydık. Ve kendisi, en iyi dostumun dostuydu. Yine de ona güvenmiyordum. Sonuçta onun yüzünden bu hâlde değil miydim?
“Hem sandığın gibi biri olsaydı, bayıldığında seni alıp buraya getirmezdi.”diyerek Sarp’a güvenmemi isteyen Ayça’yı onayladım. “Haklısın. İşe gidememem ne olacak peki?” Ayça yanıma oturarak elini sırtıma attığında onun varlığından dolayı kendimi güvende hissediyordum. “Orasını ben hallettim, merak etme. Kendini iyi hissedene kadar işe gitmene gerek yok.”
Bedenimi acılı bir şekilde geriye attığımda Ayça elini sırtıma atarak bana engel olmuştu. Üzerimdeki kanla kaplı kesik tişörtü çekiştirerek “Tekrar doğrulmakla uğraşma. Bunu değiştirelim.” Gözlerim üzerimdeki kan lekesine iliştikçe avuçlarım buz kesiyordu. “Çok iyi olur.” Ayça tişörtümü çekiştirerek yaramın durumuna bakarken kapı açılmıştı. Sarp çatık kaşlarla bize bakarken “Ne oldu?” diye sordu telaşla. Elindekileri sehpaya bırakıp hemen yanımda bittiğinde, parmakları tişörtümü bularak yarama ulaşmaya çalışmıştı. Kişisel mesafemi işgal etmesinden rahatsız olarak ellerimi göğsüne doğru kaldırdım. “Hey,” dedim fakat ardından gelecek kelimelerimi durdurdum. Evinde durduğum birine kaba davranmamak için susmuştum. Ani tepkimin adına şaşkınca gözlerime bakarak donup kalmıştı. “Şey,”dedim. “O kadar ani davranmasan mı? Yara biraz yeni de, ondan yani.” Sarp, bedenimin ürpermesine sebep olan elini tişörtümün üzerinden çekmişti. Ona güvenmiyor oluşumun haklı bir sebebi vardı. Onun vesilesiyle karnıma açılan yara gibi.
“Kusura bakma, kendimi biraz suçlu hissediyorum.” Elini ensesine atarak aramızdaki mesafeyi açmıştı. Ayça ne olduğunu açıklamaya çalışarak az önceki sorusunu cevaplamak için “Bir şey olmadı, Sarp. Üzerini değiştirecektim.”dedikten sonra gülümseyen yüzüyle bana döndü. “Kan kokuyorsun.” Sarp öne atılarak mırıldandı. “Ben temiz bir şeyler getireyim.” Başımı salladığımda odadan çıkarak Ayça’yla beni yalnız bırakmıştı. Ayça buruk bir şekilde bana bakarak gülümsüyordu. “Seni yemeyecek biri olduğuna inanmalısın. Onu tanıyorsun.” Az önceki ani tepkimin sebebini fark etmişti. Elimle ağrıyan başımı ovarken “Bana hak vermen gerekmiyor mu?”diye sorduğumda “Haklısın tabii.”diyerek düşüncemi onayladı.
Sarp, yeniden yanı başımda belirdiğinde elinde tuttuğu siyah kazağı bana doğru uzatıyordu. “Bu benim kazağım. Ailemden ayrı yaşadığım için kadın kıyafeti yok, bu yüzden benimkilerden getirdim.” Sarp sözlerinin ardından bakışlarını kaçırırken Ayça kasılmıştı. Sarp’la Ayça kısa bir an bakışmışlardı. Anlamadığım ne olmuştu, birkaç sözün arasında ve birkaç saniye içinde? Kurcalamayacaktım. Belli ki aralarında olan bir şeydi.
“Bunu giyebilirsin, benim açımdan bir mahsuru yok.” Elindeki kazağa bakarken elimden geldiğince sıcak bir şekilde gülümsedim. Parmaklarım avucunda tuttuğu siyah kazağa uzanırken “Seni tanıyorum, Sarp. Zararsız biri olduğunu biliyorum fakat bu olay, sana yeterince güvenmeme engel. Beni anlıyorsun değil mi?”dedim. Yeterince açık olmak istiyordum.
Kazağı avuçlarımın arasına bırakırken gözlerimin içine baktı. “Sana hak veriyorum, elbette. Ama bana güvenmeni istiyorum. Sana bile isteye zarar vermem.” Ellerimdeki kazağı kucağıma bırakıp kumaşını avuçlarımın arasında hissetmeye çalışırken başımı geriye atarak gözlerinin içine baktım. “Sana güvenemesem de bu iyiliklerini unutmam, merak etme. Kazağını giyeceğim ve teşekkür ederim.”
Sarp, az önceki Ayça ile bakışmalarının ardından bembeyaz kesilmiş yüzüyle dışarı çıktığında Ayça’nın yardımlarıyla üzerimdeki kanlı tişörtü değiştirmiştim. Ayça’nın olayın tam hâlini bilmek istemesi üzerine anlatmaya başlamıştım. Bende Ayça’ya soracaktım oysa kim tarafından bıçaklandığımı fakat o da her şeyden bihaberdi. Başımdan geçen o kanlı olayı anlatmamın ardından konu konuyu açmıştı. İçimde, yaralanmamın getirdiği sıkıntıyı def etmeye çalışarak uzun uzadıya sohbet ederken vaktin nasıl geçtiğinin farkında değildim. Hâlâ yaşadığım olayın etkisindeydim. Düşünme yetim, işlevini tam olarak yerine getirebiliyor değildi. Uzun süredir ortalarda gözükmeyen Sarp çıkageldiğinde elindeki çantayı sehpanın üzerine bırakmıştı. Bakışlarım bir çantaya birde Sarp’ın yüzüne kaydığında kaşlarım çatıldı. Dudağının kenarını kaşıyan elini bana doğru uzatarak karnımı gösterdi. “Pansuman yapılması gerekiyor.”dedikten sonra Ayça’ya dönü. “Eyşan’a yardım eder misin?” Ayça gözlerini irice açarak Sarp’ın gözlerine baktı. Sanki ondan birilerini öldürmesini istemiş gibi bakıyordu ona. “Sarp, sen ne dediğinin farkında mısın? Dokunamam ben ona. Asla ellemem ben o yarayı. Daha çok yeni…”
Ayça dehşete düşmüş bir şekilde kaçarcasına kalktığı koltuktan fırlayarak odayı terk etmişti. Sarp derin bir nefes alarak omuzlarını düşürdü. “Bana müsaade edecek misin?” Sarp, çok nazik bir insandı. Onu çok olmasa da tanıyordum. Her sözünden kibarlık akan, esasında efendi biriydi. Rica etmenin insan üzerindeki büyük bir etkisi vardı.
Nitekim bir şeyi söylemek önemli değildi, önemli olan; o bir şeyin nasıl söylediğiydi.
Ricasına başımı sallayarak cevap verdim. Her ne kadar Ayça’nın bana yardımcı olmasını istemiş olsam da Sarp’tan gelecek yardıma muhtaçtım.
Sehpanın etrafından dolanarak yanıma geldi. “Sana böyle bir şeyi yaşattığım için suçluluk duyuyorum. Ve böyle bir şeyi yaşamana sebep olduğum için binlerce kez özür diliyorum senden.” Derin bir nefes alarak gözlerinin içine baktım. “Olan oldu.”dediğimde dudakları düz bir çizgi hâlini alırken yüzü mahcup bir ifadeyle kasıldı. Koltuğu göstererek “Uzanır mısın?”dedi. Koltukta yan dönüp bacaklarımı uzatırken ciddi anlamda zorlanmıştım. Bacaklarımın her hareketinde karın kaslarım kasılıyor, dikişlerim zorlanıyordu. Şimdi arkaya doğru uzanmam gerekiyordu ama bunu yapacak cesareti kendimde bulamıyordum. Çünkü biliyordum yattığım yerden kalkarken canım nasıl acıdıysa yatarken de acıyacaktı. Telaşlı bir nefes verdiğimde Sarp’ın elini sırtımda hissettim. Alacağım nefesler sekteye uğrarken bedenimin ona duyduğum güvensizlik karşısında kasılmasına engel olamıyordum. Onu tanısam da bu yaşadığımız olay ne tür bir insan olduğunu, nelere bulaştığını bilmediğimi göstermişti. Zaten samimi olmayışımızdan bilmemem normaldi. Fakat onun gibi sessiz ve yalnız birinin böyle düşmanlıklara bulaşmış olma ihtimali aklımın ucundan geçmezdi. Onun gibi birinin bu geceki insanla alakası neydi? Düşünüp duruyordum. Gizlediği farklı bir kimliği mi var acaba diye düşünüp duruyordum.
“Ağırlığını elime ver. Uzanırken dikişlerini patlatabilirsin.”dediğinde, bedenimi yardımlarıyla koltuğa yatırabilmiştim. O olmasaydı şimdi ne denli acı çekeceğimi biliyordum. Sehpaya oturarak getirdiği çantanın içinden malzemeleri çıkarmasını seyrediyordum. Kazağımı sıyırdığımda üzerime doğru eğilmiş ve karnımı kaplayan bandı çıkarmaya koyulmuştu. Ellerinin, yaramın üzerindeki her hareketinde karnım kasılıyor, tenim ürperiyordu. Duraksadı. Dokunuşlarından çekindiğimi ve rahatsızlık duyduğumu anlamıştı. Gözlerini yaptığı işten bana çevirdiğinde “Sana ikinci kez zarar vermeyeceğim, ne dolaylı ne de dolaysız.”dedi. Bu benim ona güvenebilmem için verdiği bir sözdü. Gözlerindeki dürüstlüğü mavi ışıklarca alıyordum benliğime. O bandı sökerken ben sükûnetimi korudum.
Başımı koyduğum yastıktan kaldırarak yaramın durumuna baktığımda içim ürpermişti. İyi ki dedim, içimden. İyi ki de bayılmışım. Ben bu yarayı, bıçak tenime işlediğinde, o an ki psikolojimle görseydim, daha beter hâllere düşerdim. Bir de ölmeyi arzuladığımı düşünürdüm bunca zaman. Oysa ölmekten ne çok korkuyormuşum öyle. Bu korku beni bayıltıp ayıltmıştı.
Eldivenleri eline geçirip hazırladığı pamukla bana doğru döndü. Pamuk yaralı tenime her değdiğinde soğukluğunu iliklerime kadar hissediyordum. Bütün ilgisi yaramın üzerineydi.
“Bize göstermediğin farklı bir kimliğin var mı?”
Ellerinin hareketi duraksadığında başını kaldırıp yüzüme baktı. Omuzları huzursuzluk ve bıkkınlıkla çökmüştü. Hafif çatık kaşları sorumun cevabını düşündüğünü belli ediyordu. Dudaklarını büzdü ve “Hayır ama hakkımda bilmediğiniz çok şey var.”dedi. Gizemli bir gülüşle anlamlandığında dudaklarındaki geriliş “Sen kötü biri misin?”diye sordum. Aramızda geçen diyalog beni rahatsız ediyordu. Ellerini üzerimden çekti. Sol elinin tersiyle şakağını ovuştururken nefeslendi.
“Ben bu düşmanlığın doğuşunda suçsuz olan tarafım. Bunu anlatıp kendimi aklamaya çalışır gibi durmak istemiyorum. Ayrıca canının yeterince sıkılacağı bir durum var, daha fazla üzülmeni istemem.”
Bana yara olan bu düşmanlığın nasıl geliştiğini merak etsem de özelini de kurcalamak istemiyordum. Ona güvenmek istiyordum. Sözleri beni tatmin etmiş olmasa da konuyu kapattım. O ise yaramla ilgilenmeye devam ediyordu. “Saat kaç?” diye sordum, merakla. Çıkardığı yeni bandı yaramın üzerine kapatırken bileğindeki saate baktı. “Üç.” Kaşlarım havaya kalkarken başımı geriye yatırıp arkamdaki pencereden dışarı baktım. Gökyüzü aydınlıktı. Yemekti, sohbetti derken uyanalı epey zaman geçmişti. O an, bedenimdeki yaranın şaşkınlığından sıyrılarak kendime gelmiştim. Ben saatlerdir evden uzaktaydım. Bu başıma ciddi bir dert açacağa benziyordu. Uzun uzadıya düşündüm, bakışlarım tavanda.
Belki de benim istediğimde budur.
Belki de çıkacak bir kaosun sonunda esaretimin kilitlerini kırabilecektim. Bu mümkün müydü?
“Eve mi gitmeyi düşünüyordun?”diye sorduğunda bakışlarımı tavandan indirerek ona baktım. Ellerindeki eldiveni bilek kısmından tutup çekerek sıyırdı. “Öyle planlarım var.” İki elini birden üzerime uzatıp kazağımın eteklerini kavradı. Kazağı karnımın üzerine kapatırken gözlerimin içine baktı. “Buna müsaade etmem.”dediğinde kaşlarım çatıldı.
Esaretime esaret mi ekleniyordu? Katiyen izin vermezdim, beni birinin zorla bir yerde tutmasına.
Aralanan dudaklarımla Sarp’a saldırmaya kalkacağım esnada gözlerimin içine delici bir bakış fırlattı. “İyiliğin için. Doktoru, durumunu kontrol etmesi için çağıracağım.” Ve bütün yelkenlerim suya indi. Beni düşündüğü için demişti böyle bir şeyi elbette. O, birilerini esir alacak biri değildi. “Yakın zamanda gitmezsem başıma yeni felaketler gelecektir.”dedim.
“Neden?”
“Çünkü ailem kaybolduğumu sanacaklar.”
“Ailenin ne kadar umurundasın? Hiç mi?”dediğinde bütün dünyam başıma yıkılmıştı. Bu bir gerçekti. Ve Sarp bu gerçeği biliyordu. Sahi nereden biliyordu? Beni en çok yaralayan ise kimsesiz oluşumun yüzüme vurulmasıydı. Dişlerim birbirine kenetlenirken gözlerimi kaçırdım. “Sandığının aksine beni düşünen birileri var.” Yalan değildi, vardı. Kardeşim vardı mesela, Eda. Zaten onun içindi katlandığım ve bile isteye kendime yara ettiğim bu esaret.
Kollarını göğsünde bağlarken bütün ciddiyetiyle yüzüme bakıyordu. “Beni kandıramazsın.”dedi. Kaşlarım çatıldı. Burnumdan nefesimi verirken “Ne zamandan beri, hayatımı araştırıyorsun?”dediğimde gözlerini kaçırmış pansuman yapmak için getirdiği çantayı sükûnet içinde toparlamaya başlamıştı. Bana verecek bir cevabı yoktu belli ki. O dalgın bir şekilde işini yaparken ben onun yüz hatlarını seyrediyordum. Benim hakkımda bir şeyleri biliyor olması onu kötü yapmazdı. Hatta yakın çevremin içindeyken özel hayatım hakkında birkaç şey bilmesi kadar normal bir şey yoktu. Ona sert çıktığımı fark ettim.
Gözlerim kayarak kapanırken elimle şakaklarımı ovuyordum. “Bu saatten sonra beni eve alacaklarını hiç sanmıyorum.” Hareketleri duraksadı. “Bunun için burada kalmanı istiyorum. Ne tepki vereceklerini bilemezsin. Dikişlerin çok taze, ufak bir harekette açılabilir. Doğrulmaya çalıştığında bile tedirgin oluyorum.”dedi. Elim yaşayabileceklerimin sıkıntısıyla yüzümde dolaşırken “Hakkımda bildiklerini çok gösterme. Hoşuma gitmiyor.”dedim.
“Bildiklerimi görmezden gelip seni tehlikeye atamam.”dediğinde başımı ona doğru çevirerek gözlerimi üzerine diktim. “Bu kadar iyi olma.”diyerek imada bulundum. Bugün dolaylı yoladn onun yüzünden bıçaklanmıştım.
Dudaklarına samimi bir gülümseme yerleştirerek “Karşıma ne kadar kötü şey ve insan çıksa da iyi kalmaya devam edeceğim. Sen de iyi kal.”dedi ve duraksadı. Bir şeyi söylemek istiyor ama kararsız kalıyor gibiydi. Açık oldu ve konuştu.
“Çünkü ben sana karşı hep iyi olacağım.” Sözleri kafamı karıştırırken sükûnetimin kollarına çekildim. Topladığı çantayı eline alarak ayağa kalktı. Son sözcüğü ise bir rica gibi dillenmişti dilinden.
“Gitme.”
Yanımdan ayrıldığında içeri giren Ayça bakışlarını üzerime dikti. “Nereye gidiyorsun?”dediğinde yanıtını Sarp vermişti. “Hiçbir yere.” Ayça, Sarp’ın arkasından kısa bir bakış attığında yanıma gelip koltuğa atmıştı kendini. “Mümkün değil, bu hâlde bırakmaz seni. Kendini onun yerine koy. Sen de izin vermezdin gitmene.” Dediğini yapmadım. Kendimi onun yerine koymadım. Çünkü yorgundum. Ayça telefonunu çıkarıp oynamaya başlarken gözlerimi kapatmış kestirmeye başlamıştım. Bedenim hâlsizdi.
Gözlerimi açtığımda karanlığın içine uyanmıştım. Etrafıma bakınırken Ayça’nın adını seslenmiştim. Bedenim ter içindeydi. Odaya hiç ışık girmiyordu. Seslenişlerimin en şiddetlisinde Ayça homurdanarak yattığı yerde dönmüştü. Başucumdaki koltukta uyuyordu. “Ne oldu? Uyudun uyudun, uykunu aldın, bir de benim uykumun içine ediyorsun.” Ellerimle ter içinde kalan yüzümü sıvazlarken “Mutfak nerede?”diye sordum. Yastığa çarpan sesiyle boğuk bir şekilde konuşarak “Sol, iki. “dedi. Doğrulmaya yeltendiğim esnada odadan üçüncü bir nefes sesi geldiğini duymuştum. “Kalkma, ben getiririm.” Sarp, odanın bir köşesinden bana sesleniyordu. Odaya bir anda ışık girdiğinde ışığa doğru baktım. Sarp pencerenin önünde duruyordu. Işık onun bedeninden odaya sızamamıştı. Önümden hızlıca geçip gittiğinde yattığım yerden doğrulmaya çalışıyordum. Ağırı kesicinin etkisi geçmişti. Karnım ince ince sızlıyordu. Dayanılamayacak gibi değildi ama hiç olmasa daha iyiydi.
Sarp uzun süre gelmeyince ayağa kalkacaktım ki kapı aralandı. İçeri giren Sarp elindeki bardakla yanıma yanaşarak bardağı avuçlarımın arasına bıraktı. Kana kana içtiğim suyun ardından bardağı sehpanın üzerine bıraktım. Koltukta, elini başına yaslamış oturan Sarp’a baktım. Düşünceli görünüyordu. “Neden uyumadın?”diye sorduğumda elini başından çekerek bana döndü. “Uyudum. Kâbus gördüm.”dedi. Bende uykularıma düşman kesilmiş bir kâbusla sıçrayarak uyanmıştım. “Ben de. Çok terledim. Banyoyu gösterebilir misin?”
Yanıma gelerek elini uzattığında onu geri çevirmeyerek elini tuttum. Hayatımda hiç duymadığım kadar yardıma ihtiyaç duyuyordum bu zamanda. Sarp’ın bana karşı iyiliği ve kibarlığı da onun yardımlarını geri çevirmeme engeldi. O olmasa bana yardım eden olmayacaktı.
Ayağa kalktığımda elimi bırakmamıştı. Beni banyoya kadar getirdiğinde teşekkür ederek içeri girdim. Elimi yüzümü yıkayarak dışarı çıktığımda ışığın yandığı odaya doğru aheste aheste yürüyerek gittim. Sarp mutfakta yemek hazırlıyordu. Beni gördüğünde masayı işaret etti. “Kuru bir kazak getirdim.” İnce düşüncesi garibime giderken öylece kazağa bakıyordum. “Temiz.”dedi bakışlarıma bakarak.
Masaya oturduğumda sızılarımın dinmesi için derin derin nefes alıyordum. Aniden arkasını dönerek konuştu. “İkimiz için yemek yapıyorum. Sonra ağrı kesici vereceğim sana.” Başımı sallayarak onayladığımda üzerimi değiştirmek için ellerim kazağın eteklerine tutundu. Üzerimdeki terli kazağı çıkarmak için kollarımı havaya kaldırdığımda inleyerek geri indirmiştim. Özellikle sol kolumu kaldırdığımda yara geriliyor ve bana en güzelinden bir acı yaşatıyordu. Aldığım ilaçların etkisi geçtiğinden çektiğim acı daha çetrefilliydi. Sarp ellerini yıkayarak bana yöneldi. “Müsaade et, sana yardım edeyim. “ Yavaşça çıkardığımız kazağın yerine temizini giyerken onun ifadesini seyrediyordum. Yüzünün her yerine mahcubiyet serpilmişti. Karşısında kısmi bir şekilde çıplak kaldığımda biraz çekinmiştim. Fakat o ince davranarak gözlerini omuzlarımdan aşağıya kati surette indirmemişti. Onun sayesinde zorlanmamıştım. Bir zorluk yaşamamı istemediğinden…
Sarp’ın hazırladığı et soteyi yerken keyifli hissediyordum. Çünkü sevdiğim bir yiyecekti. “Kalıyorsun?” Soran sesiyle konuştuğunda ağzım açık, çatalım havada asılı kalmıştı. Çatalımı tabağıma indirerek gözlerimi kıstım. “Şu an ne yapıyorum?”dedim ve dirseklerimi masaya yaslarken ellerimi kucağıma sallandırıyordum. “Ayrıca emrivaki yapma.” Kaşlarını kaldırıp gülümsedi. “Yapmıyorum. Sadece kalmanı istiyorum ve burada kal diyorum. İsteğimi belirtiyorum.” Yüzünü uzun uzun süzdüğümde gülümsemişti. Gülümsemesi beni de güldürecekti ki başımı eğerek çatalımı ağzıma tıktım. Ona karşı hiçbir zaman sert olmamıştım ama aldığım bu yara aramıza buz dağları dikmişti. Onun yüzünden bıçaklanmış olmama rağmen evinde kalıyorsam bu, geçmişteki yakınlığımızdandı.
Ağzımdaki lokmayla birlikte zihnime zuhur eden düşünceleri öğütürken dalgın dalgın yere bakıyordum. Suyuma uzanıp bir yudum aldığımda Sarp’ın beni süzmekte olduğunu fark ettim. “Kuzguni,”dedi. Bardağımı masaya bırakırken ne dediğini anlamaya çalışıyordum. “Efendim?”diye sordum. “Gözlerinin rengi kuzguni, değil mi?” Dudaklarımı büzerken “Kahverenginin en koyu hali.”dediğimde gülümsedi. “Çok güzeller. Seninle ne zaman yan yana gelsem, gözlerinin rengine takılı kalıyorum.” Gülümseyerek teşekkür ettiğimde başını birkaç saniyenin ardından eğerek yemeğine odaklanmıştı.
Biten yemeklerimizin ardından kirli tabağımı önümden alarak makineye yerleştirdi. O ellerini durularken ben parmaklarımı masaya ritmik bir şekilde vurarak beynimin harabelerindeki kaosu durdurmaya çalışıyordum.
Elindeki su dolu bardakla bana döndüğünde başımı kaldırıp gözlerine baktım. “Tamam,”dedim. Elindeki bardağa uzandığımda gözlerindeki memnuniyet parıltılarıyla elindeki ilaç kutusunu uzattı. Dudakları tebessümle kıvrılmıştı. “Rahat edebilmen için elimden geleni yapacağım.”dediğinde elimi kaldırarak susturdum kelimelerini. “Şartlarım var.” Kaşları hafif çatılsa da yüzündeki tebessümü silmedi. Ellerini masaya yaslarken “Nedir?”dedi. Ne desem kabul edebilecek gibiydi. Yaşadığı suçluluk içimin burkulmasına sebep olmuştu. Bu kadar çok muydu?
Hapı ağzıma atarak sudan yudumladım. “Birincisi; senin sandığın kadar burada duramayacağım. Bir hafta gibi bir süre için evden uzakta kalmam gerekiyor sadece. Bunu bu şekilde değerlendireceğim.” Çektiği sandalyeye otururken nefesini bıraktı. “Tamam.”dediğinde başımı salladım. “İkincisi; bu yaşadığımızdan kimsenin haberi olmayacak.”dediğimde yüzü aniden kararmıştı. Ters giden bir şeyler vardı. Tek kaşımı kaldırıp gökyüzü kadar güzel, deniz kadar derin olan gözlerindeki duygu geçişlerini süzdüm. Sağ elinin başparmağıyla dudağının kenarını kaşıyarak çenesini sıvazladı. “İkinci şartını kabul edemem. “
“Sebep?”dediğimde gözleri sonunda gözlerimi bulmuştu. “Dün Tamer’e haber verdim. Onu, buraya çağırdım. “ Tamer, en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Tamer’in yaşadığım olayları biliyor olması Derin’in de biliyor olduğuna işaretti. Derin ise bir diğer en yakın arkadaşımdı. Derin ve Tamer birliktelerdi. Onların bu durumdan haberdar olmasını istemiyordum oysa. Ne yazık ki geç kalmıştım. Çünkü Sarp, Tamer’in yakın arkadaşıydı. Bu uyarıyı baştan yapmam gerekiyordu.
Aldığım nefesi oflayarak bıraktığımda arkama yaslandım. “Onun bilmesi iyi olmaz mıydı?”dedi. Gözleri tereddütle yüzümü inceliyordu. “Hayır.”diye kestirip attım. Şu an tek dileğim Tamer’in bildiğini Derin’e anlatmamasıydı. Derin durumumu bilirse beni çok seven(!) ailemin kulağına da giderdi.
“Gidiyorsun yani, öyle mi?”dediğinde ellerime diktiğim bakışlarımı kaldırdım. “Gidemem.”dedim. Gözlerimin içine derin bir şekilde bakarken “Benim yüzünden yaralandın, “dedi. “İyileştiğini görmek istiyorum ama keşke burada kalmak zorunda olmasaydın. Yani, şuan evinde olmanı isterdim. “ dediğinde başımı kaldırarak yüzüne baktım. O, gerçekten tertemiz bir kalbe sahipti. İnce düşünceliydi. Çoğu insanda bulunamayacak kadar nadide bir özellikti. Onun yüzünden bu hâlde olmam onu kötü yapmazdı. Olayın şoku ve yaralanmamın korkusundan onu haksız yere yargıladığımı fark ediyordum, o böyle düşünceli bir şekilde konuştuğunda. Ona karşı içimde yeşeren körpe ve bir yanılgı olduğuna kanaat getirdiğim önyargılarımdan arınıyordum.
Kucağımda birleştirdiğim ellerimi kaldırarak sıkıntıyla ovuşturduğu ellerini tuttum. Benden çevirdiği yüzüyle kara kara düşünürken bu temasım onu şaşırtmıştı. Gözleri gözlerime uğradığında içtenlikle gülümsedim. Gülümseyişimle bakışları yumuşadığında “Sorun değil.”dedim. “Benim yüzümden,”dedi yutkunurken. “Sanki hayatın kötü bir noktaya gidiyormuş gibi.” Yüreğini titreten hissiyatlar dudaklarında devrildiğinde hislerinin doğru olduğunu ikimizde biliyorduk. Yaşayacaklarımın ürpertisi boğazıma düğüm olup yerleşti.
Avuçlarımın arasına aldığım ellerini sıktım. Aslında kendime destek vermeyi amaçlıyordum. “Hayatımın akışı kötü bir noktaya doğru seyrediyor,”dedim boğazımdaki geçirmek için yutkunurken. “Ama o noktadan döndüğümde çok daha mutlu olacağım.” Ellerini ellerimden çekerek dirseklerini masaya yasaldı. Başını ellerinin arasına alırken sakince mırıldandı. “O noktaya hiç uğramasan da mutlu olabilirdin.”
Parmaklarımla şakağımı kaşırken “Sen bir vesilesin.”dedim. “Sen ve bu yara bir vesile sadece. İsteseydim şu an gidip olacakları toparlamaya çalışabilirdim. Ama yapmayacağım. Artık akışına bırakma zamanı.” Verdiğim can suyu onun gönlündeki çiçeklere iyi gelmişti. Başını kaldırdığında zorlayıcı bir gülümseyiş yerleştirmişti dudaklarına.
“Aslında.”dedi, bir itirafı dillendirir gibi. “Bugün o yarayı almayacaktın. O bıçak yalnızca beni tehdit etmek için çıktı ortaya. Beni bıçaklayacak kadar cesaretli değildi. Anlayacağın kuru gürültüye gittin.” Dudaklarım şaşkınca aralandı. “Bu yüzden bıçağı sana savurdu değil mi? Ayrıca sen onu tanıyor musun?”
Bakışları birkaç saniyeliğine karardı. “Çok yakınımızda olan biri.”dedi ve bakışlarını kaçırdı. Eliyle omzumu sıvazlayarak ayağa kalktı. “Canının yanmasına izin verme.” Bir önceki konumuza geçiş yaparak konuyu kapatmıştı.
Adımları yanımdan uzaklaşırken düşünüyordum. Başıma dert olan konumuza çoktan geçiş yapmıştım bile. Bu mümkünü olmayan cümle gerçekten olabilir miydi? Şu an aldığım kararı ve yaşayacaklarımın sancılı ihtimalini düşündüm. Dudaklarım aralandığında kederli bakışlarım masanın üzerinde, donuk bir şekilde duruyordum. “Hayır,”dedim olacakları bir bir kestirirken. Adımları duraksadığında omzunun üzerinden dönerek bana baktı. “Canım hiç yanmadığı kadar yanacak.” Hiçbir şey, bu kararımın sonuçları kadar acı vermeyecekti. “Çünkü ben, özgürlüğü seç tim.”
***
Alparslan Yamanlı.
Bileklerime vurduğu prangalarıyla beni esaretine altına alan adam… Bütün güzel düşlerimi kefenleyen adam...
Ruhuma sayısız yara açmıştı. Hislerimi kurutmuş, en güzel zamanlarımın katili olmuştu. İçimde ölen çocukluğumun sorumlusu oydu. Şu kısacık ömrümde, hissiyatlarımı karartan, ruhumu bitmez vecalara atandı o.
Adımımı atacağım ilk anda, nelerle karşılaşacağımın farkındaydım. Bile isteye kendimi ateşe atmıştım. Beni ruhunun karanlığına çekerek zihnimden hiçbir zaman silinmeyecek olan hislerle sınamıştı. Ben bütün bunları yaşarken hayatımın keskin bir dönüm noktasına gireceğini biliyordum. Beni yaşayabileceğim bütün güzelliklerden mahrum bırakan adamın, bu gece, son kez, bedenimi esareti altına alıp zarar vermesine göz yummuştum. Esaretinden kurtulmam için bir bedel ödemem gerekiyordu. Ve bu bedeli, dudaklarımdan pare pare dökülen kanımın her bir damlasıyla ödemiştim.
O, benim, en katlanılamaz sınavımdı. Ve bu çetrefilli sınav artık bitmişti. Ama beni ağır yaralamıştı. Ruhumda yeşermeye çalışan her gülücüğün azılı düşmanı, bir gece vaktinde, ruhuma kadar sızlayan yaralarımla beni kimsesizliğe terk etmişti. Bu terk ediliş, benim isteğim doğrultusunda gerçekleşmişti. Ben, sahte bir kalabalığı, huzurlu bir kimsesizliğe tercih etmiştim.
Şimdi nerede olduğumu bilmiyordum.
Issız gecemin, karanlık sokaklarından birinin bağrında soluklanıyordum. Zihnimin izbe sokakları acı içindeydi. Kanımda kaynayan adrenalin sessiz köşesine çekilmeye başladığında bedenimdeki acılar daha şiddetli bir hâl almaya başlamıştı. Kafatasımın içindeki gezegen dönüyordu. Bütün düşüncelerim soğuk bir kaldırım taşının üzerinde uyukluyordu.
Bugün satırlarım kanla kaplıydı. Akan her bir damla benim damarlarımdan taşmıştı.
Ruhumdaki kırgın çiçekler, soğuk ve kimsesiz sokaklara doğru boynunu bükmüş uzanıyordu.
Ağzımın içinde biriken metalik tadı yutkunarak geçirmeye çalıştım. Çektiğim acı her yönden güzel geliyordu. Her şeye rağmen ruhum mutluluk kahkahalarıyla sarsılıyordu. Sebebi gülüşlerimi yıllardır baltalayan bu esaretten kurtulmuş olmamdı. Artık hakkım olan özgürlüğe kavuşmuş, fütursuzca gülebiliyordum.
Sızlayan bütün kaslarımın ağrısını her bir zerremde hissederek kolum çantama uzandı. İçinde, uzun zamandır çalmakta olan telefonu çıkartarak yanıtladığımda Derin’in şen sesleri doldurdu kulağımı. “Yeni çizimler buldum, görmen lazım.”dediğinde hızlıca sözünü kestim. “Şimdi değil Derin, şimdi değil.” Sesimin titrediğinin farkındaydım. Sesini duyduğum ilk anda, ona ne kadar ihtiyacım olduğundan haberdar olmuştum. Ruhumun bir sokağı ezilmişlik duygusuyla sarsılmıştı ve o sokak Derin’in yokluğundan nefret ederdi. “Neredesin?”diye sordu. Sesimin titreyişini duymuştu. Ve onun kulağıma gelen sesi, beni daha beter hâllere sürüklüyordu. Issız sokaklardan birinde, bir çocuk parkındaydım. Oturduğum bankın soğukluğu ağrılarımı farklı boyutlara taşıyordu. Derin’in bu basit sorusunu ne cevap vereceğimi bilemeden sustum. Gözümden akan yaşla derin bir nefes aldım. Ruhumun ezilmişlik duygusuyla çepeçevre sarılmış bir sokağı vardı ve o sokağın Derin’in varlığıyla kimsesizlikten kurtulmaya ihtiyacı vardı.
“Eyşan, iyi misin?” Başka bir gözyaşımın daha üşümemesi için bakışlarımı gökyüzüne diktim. “Değilim, sana ihtiyacım var.”dediğimde hızlıca konuştu. “Bize gelebilir misin?” Derin bir nefes alarak yutkundum. Ağzımda kan tadı vardı. “Bu saatte mi?”diye sordum. Sorduğum soruyu aptalca bulduğunda sızlanan sesiyle konuştu. “Fark eder mi, Eyşan? Çık gel.”
Telefonu kapattığında ağrıyan bedenimin bütün haykırışlarına rağmen doğruldum. Gözlerimin önündeki karartıları fark edilir hale geldi. Beni karanlığa hapsetmek istercesine gözümün önünden gitmiyorlardı. Çantamı sırtıma atmak için kolumu kaldırdığımda karnımdaki keskin sızı kendini daha canlı bir şekilde hatırlattı. Sol elimin parmakları karnıma uzandığında avuçlarıma bulaşan sıcak sıvıyı hissetmiştim. Sokak lambalarının altında, avuçlarımdaki kader çizgilerimi kızıla boyayan sıvının rengi tam çözülemiyordu. Aklımı kurcalayan divane bir soru vardı. Ben bu ağrılarla Derin’e nasıl gidecektim?
Nefesimi kesen onca acı dolu anlardan sonra Derin’e gelebilmiştim. Ama o ne sancılı bir gelişti…
Alnım kapının soğuk ve sert yüzeyine yaslıydı. Yüzümdeki damarların içinde kaynayan yangını söndürmeye çalışıyordum. Bedenim büyük bir hâlsizliğin boyunduruğu altına girmişti. Can acım gittikçe şiddetlenirken gözlerimdeki karartılar toplaşıp bir bütün olmuştu. Dakikalar önce çaldığım zile rağmen Derin hâlâ yoktu. Çetrefilli acılarla sınanan karnıma sardığım kolum sanki bedenimden kayıp düşüyordu. Sırtıma yük olup binmiş bir uyuşukluk vardı. Bedenim bacaklarıma ağır gelecek kadar yüke vurulmuştu sanki.
Dudaklarımdan akan sıvı çenemden boynuma doğru yol alıyordu. Her yerde kan kokusu vardı. Gözlerimin önündeki karartılar beni karanlığa hapsettiğinde. Sürgün yemiş bedenim telaşa kapılıyordu gittikçe. Bedenime sardığım kolum yavaşça bedenimden sıyrıldığında kolumdan kayıp düşen çantamın zeminde bıraktığı tok ses zihnimin duvarlarında yankılandı. Boşlukta savrulan elim kapıya tutundu.
Bir felaketin eşiğine doğru sürükleniyordum, bunu tüm hücrelerimce hissediyordum. Düşüncelerim en izbe köşesine çekilmişti. Kapıyı tıklamak için havalanan elim yumruk olup yavaşça indiğinde çıkan sesi Derin’in duymadığından emindim. Elim hâlsizce kapıda asılı kaldı. Derin daha fazla geç kaldığı takdirde buraya düşeceğimi biliyordum. Başım durdurulamayacak kadar sarsıntılı bir şekilde dönüyordu. Ellerimin ayasını ve alnımı yasladığım sert ve soğuk zemin geriye doğru devrildiğinde bedenim boşlukta savrulmuştu. Başım Derin’in omzuna çarptığında şuurumu kaybetmiştim. Karanlığın en dibine doğru çekildiğim sularda duyduğum tek ses, Derin’in korkuyla adımı seslenmesiydi.
“Eyşan!”
Adım uğursuz muydu? Yoksa ben mi belalıydım?
Kim ne zaman adımı seslense ben gözlerimi mi kapatacaktım?
İsmimin her dillere düşüşünde yara mı alacaktım?
BÖLÜM SONU.
⛅
Oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum.
Sağlıcakla kalın. 💞