İçeriğe geç

Metanoya

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Metanoya

Bölüm 4

BÖLÜM IV

“Sembol”

Fotoğraf avuçlarımın içinde titriyordu. Gözlerim defalarca aynı yere kaydı.

Annem.

Ve yanında küçük yaşlardaki ben. Fotoğrafın kenarları yıpranmıştı. Yıllardır saklanıyormuş gibiydi. Ama beni asıl rahatsız eden şey fotoğrafın eski olması değildi. Ben bu kareyi hatırlamıyordum.

“Bu da ne…” diye fısıldadım.

Sesim sandığımdan daha güçsüz çıkmıştı. Aldebaran cevap vermedi.

Başımı kaldırıp ona baktım. Sokak lambasının solgun ışığı yüzünün yalnızca bir kısmını aydınlatıyordu. Ama gözleri… gözleri ilk kez farklı görünüyordu. Bir şey saklayan insanların bakışlarında anlatılamayan ama hissedilen bir ağırlık olurdu. İnsan içine attığı yükü ne kadar gizlemeye çalışsa da, o yük çatırdamaya başladığında bakışları onu ele verirdi. İşte o an tam olarak buydu. Az önce yüzüne yerleşmiş o kusursuz sakinliğin altında ilk kez gerçek bir duygu görmüştüm. Sadece bir anlığına ortaya çıkmıştı… ama anlamam için yeterliydi. Ne olduğunu tam çıkaramıyordum. Suçluluk mu vardı gözlerinde, yoksa yıllardır bastırılmış bir özlem mi? Belki de ikisinin arasına sıkışmış, büyüyen bir korku.

Anlayamıyordum.

“Bunu nereden buldun?” diye sordum bu kez daha sert bir sesle.

Bakışlarını fotoğrafa indirdi.

“Kaybolmaması gereken şeyler vardır,” dedi yavaşça fotoğrafa dokunarak.

Kaşlarım çatıldı.

“Ne demek bu?”

Cevap vermek yerine etrafına kısa bir bakış attı. Sanki biri bizi dinliyor olabilirmiş gibi. O an içimdeki huzursuzluk yeniden büyüdü. Sokak sessizdi. Olması gerekenden Fazla sessiz. Rüzgâr bile durmuş gibiydi. Aldebaran tekrar bana döndüğünde yüzündeki ifade tamamen değişmişti. O mesafeli, kontrollü hâli geri gelmişti.

“Burada konuşamayız.” Bunu söylerken bile etrafını kolaçan ediyor aynı zamanda gözlerini üzerimden çekmiyordu.

“Hayır,” dedim anında. “Artık kaçamak cevaplar istemiyorum.” Bir adım ona yaklaştım. Gözlerimi gözlerine sabitledim.

“Annemi nereden tanıyorsun?”

Sessizlik.

Sadece birkaç saniyelikti ama bana dakikalar gibi geldi.

Sonra dudakları aralandı.

“Çünkü annen…” dedi duraksayarak.

“Ölmeden önce beni arayan son kişiydi.”

Dünya bir anlığına sessizleşti. Kalbim göğsüme sertçe vurdu.

“Ne?”

Bakışlarım istemsizce büyürken onun gözlerini izledim. Yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordum ama yüzü taş gibiydi.

“Bu imkânsız,” dedim nefes nefese. “Sen… seni niye arasın ki?”

Bu kez ilk defa hafifçe gülümsedi. Ama o gülümsemede sıcaklık yoktu.

“Sorman gereken soru bu değil, Hazan.”

Adımı söyleyiş biçimi tüylerimi ürpertti. Sanki beni yıllardır tanıyordu. Sanki ben onu yeni keşfederken o çoktan hayatımın içindeydi. Tam konuşacakken apartmanın üst katlarından bir yerde sert bir ses yankılandı. İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik.

Bir pencerenin aniden kapanış sesine benziyordu. Ses, sertçe yankılanınca ikimiz de bir anda sustuk. Sanki biri bizi izliyor da fark edildiğini anlayınca istemeden ses çıkarmıştı… ya da tam tersine, bilerek varlığını hissettirmek istemişti. Başımı kaldırdığımda üst katlardan birinin karanlığında kısa süreli bir gölge kayması gördüm gibi oldu. Emin olamadım. Çünkü zihnim hâlâ Aldebaran’ın söyledikleriyle uğulduyordu. Ama yine de ortamın içinde açıklayamadığım bir tedirginlik vardı. Refleksle yeniden yukarı baktım. Hiçbir hareket yoktu. Sessizlik geri çökmüştü ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti.

“Gördün mü?” dedim kısık sesle.

Aldebaran cevap vermedi.

Bu kez yüzündeki ifade tamamen değişmişti. Çenesi sertleşmiş, bakışları karanlıklaşmıştı. İlk kez gerçekten tedirgin görünüyordu.

“İçeri gir,” dedi aniden.

“Ne?”

“Hemen.”

Ses tonu tartışmaya açık değildi.

Kalbim hızlanırken apartman kapısına yöneldim. Anahtarı kilide sokarken ellerimin titrediğini fark ettim. Kapıyı açıp içeri girdik. Aldebaran arkamdan sessizce kapıyı kapattı.Apartmanın eski lambaları loş yanıyordu. Sessizlik insanın kulağını rahatsız edecek kadar yoğundu.

“Kimdi o?” diye sordum.

Bu kez bana baktı.

“Eğer tahmin ettiğim kişiyse…” dedi yavaşça, “buraya gelmemeliydim.”

“Ne demek bu?”

Cevap vermedi.

Merdivenlerden yukarı çıkarken ayak seslerimiz yankılanıyordu. İçimdeki huzursuzluk her basamakta biraz daha büyüyordu. Kendi katıma geldiğimde durdum. Koridor boştu.

Ama dairemin kapısı…

Aralıktı. Kanım çekildi. Ben çıkarken kapıyı kilitlediğime emindim.

Aldebaran bunu fark ettiği anda önümden geçip kapıya yaklaştı. Eli yavaşça kapının koluna giderken yüzündeki ifade tamamen değişmişti. Artık sakin görünmüyordu.

Tehlikeyi bilen birine benziyordu. Kapıyı yavaşça itti.

İçerisi karanlıktı. Bir şeylerin yanlış olduğu hissi o kadar güçlüydü ki nefes almam zorlaştı.

“Burada kal,” dedi bana bakmadan.

Ama onu dinlemedim. Arkasından içeri girdim.

Salon darmadağındı. Çekmeceler sonuna kadar açılmış, kitaplar yere savrulmuştu. Sanki biri öfkeyle değil de… özellikle bir şey arıyormuş gibiydi. Kalbim göğsüme sertçe vuruyordu.

“Hayır…” diye fısıldadım.

Bir adım daha attığım anda yerde parlayan şeyi fark ettim.

Annemin kolyesi.

Refleksle elim boynuma gitti. Parmak uçlarım zincire dokunduğunda nefesim kısa bir anlığına durdu. Kolye hâlâ boynumdaydı. O zaman yerde duran neydi?

Annemin bana “Asla çıkarma.” dediği kolyenin birebir aynısı… parkelerin üzerinde, soğuk bir şekilde duruyordu.

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

“Neyin nesi bu…” diye mırıldandım.

Tam eğilip kolyeyi almak üzereydim ki Aldebaran kolumdan sertçe tuttu.

“Dokunma.”

Sesi o kadar keskin çıkmıştı ki irkildim.

Nefesim boğazımda düğümlendi.

“Neden?” dedim fısıltıyla.

Bakışları yerdeki kolyeye kilitlendi. Ve ilk kez sesinde gerçek korku vardı.

“Çünkü bu…” dedi yavaşça, “birinin seni bulduğunu gösteriyor.”

Tam o anda evin içinden boğuk bir ses duyuldu. Yatak odasından. Bir şey yere sürüklenmişti. İkimiz de aynı anda sesin geldiği yöne döndük. Ev bir anda olduğundan daha dar, daha karanlık hissettirmeye başlamıştı. Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

Yatak odasından gelen sürtünme sesi tekrar duyuldu.

Bu kez daha netti. Sanki biri içeride yavaşça hareket ediyordu.

“Nefes bile alma,” dedi Aldebaran kısık bir sesle.

Elini istemsizce önümde tutarak beni geri çekti. Hareketindeki koruma refleksi o kadar doğaldı ki bunu daha önce de yaptığı hissine kapıldım.

“Ama ne zaman?” “Nasıl?” Beynimin içindeki sorular birbirine girerken Aldebaran yavaş adımlarla koridora ilerledi. Ben de birkaç adım arkasından gidiyordum. Yatak odasının kapısı yarı aralıktı.

İçerisi zifiri karanlıktı.

Sonra…

Tak.

İçeriden küçük bir ses geldi. Birinin ayağı yere değmiş gibiydi. Aldebaran’ın omuzları gerildi. Bir saniye sonra kapıyı sertçe itti. Oda boştu. Perdeler sonuna kadar açıktı. Rüzgâr içeriyi buz gibi yapıyordu. Ama biri az önce oradaydı. Bunu hissedebiliyordum. Yatağımın üzerindeki dağılmış eşyalar arasında bir şey dikkatimi çekti. Beyaz bir zarf. Yavaşça yaklaştım. Üzerinde yalnızca tek bir kelime yazıyordu.

“Hazan.”

El yazısı tanıdık değildi. Titreyen ellerimle zarfı açtım. İçinden eski bir gazete kupürü çıktı. Kupürde yıllar önce yaşanan bir trafik kazası haberi vardı. Benim ailem.

Gözlerim satırlarda gezindikçe nefesim yavaşladı.

“…genç çift olay yerinde hayatını kaybetti…”
“…araç kontrolden çıktı…”

Alt köşede ise kırmızı kalemle yazılmış tek bir cümle vardı.

“Sana anlatılan her şeye inanma.”

Bir anda odamın içindeki hava değişti sanki. Çünkü ilk defa aklıma aynı soru düşmüştü. Ya annemle babam gerçekten kaza yapmadıysa? Tam başımı kaldıracakken Aldebaran’ın bakışlarının kapının yanındaki duvara kilitlendiğini fark ettim. Yüzü bembeyaz olmuştu.

“Ne oldu?” diye fısıldadım.

Cevap vermedi. Bakışlarını takip edip duvara baktığım anda kanım dondu. Duvara siyah kalemle bir sembol çizilmişti.

Bir dairenin içinde üç çizgi.

Nedense o sembolü daha önce gördüğümü hissediyordum. Ama nerede olduğunu hatırlayamıyordum. Aldebaran yavaşça geri çekildi.

Ve ilk kez sesinde gerçek bir panik vardı.

“Buradan hemen gitmemiz gerekiyor.”

Bölüm sonu

3 yorum