20. BÖLÜM
ZEHİRLİ SARMAŞIK
“Bazen insanın yüreği çiçek gibi açmaz…
Sessizce sarar, büyür, boğar.”
📅 Hilal & Mustafa'nın nişanından sonraki hafta
Gece, İstanbul'un sokaklarının üzerine ağır bir gri sis çökmüştü.
Şehir uyumuyordu. Ama sessizliğin altında görünmeyen bir şey usul usul sürünüyordu.
Kübra, nişan gecesindeki dansı aklından bir türlü çıkaramıyordu.
Ulus'un dokunuşu...
O kırılgan bakışı...
Onu unuttuğunu sandığı bütün duygular, küllerinden yeniden doğmuştu. Fakat o duyguların ardından bu kez başka bir his sessizce yükseliyordu.
Korku...
Evine döndüğünde kapısının önünde duran solmuş çiçeği gördü.
Ne kart vardı...
Ne isim...
Ne de herhangi bir iz...
Sadece tek bir not...
"Yakında."
Kübra'nın içini tarif edemediği bir ürperti sardı.
Tam o sırada...
Şehrin başka bir köşesinde, karanlığın içine gömülmüş bir adam sessizce oturuyordu.
Furkan Kılıçhan...
Gözlerinde zehirli bir sakinlik vardı. Parmaklarının arasında çevirdiği çakı, loş ışıkta kısa kısa parlıyor, yüzündeki donuk ifadeyi daha da ürkütücü hâle getiriyordu.
Kendi kendine alçak bir sesle fısıldadı.
— Sarmaşık önce kokusunu hissettirir...
Çakıyı avucunda çevirdi.
— Sonra sessizce sarar.
Ayağa kalktı. Bir adımını karanlığa attı.
— Ulus Ayhan Bozdoğan... Senin nefesini kesmek için önce güneşini solduracağım.
Tam o sırada telefonu titredi.
Ekrana gelen fotoğrafa baktı.
Kübra ile Ulus'un nişan gecesinde dans ederken çekilmiş bir karesiydi.
Furkan'ın dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı.
— Güzel...
Fotoğrafı biraz daha büyüttü.
— Korktuğunda nereye kaçacağını göreceğiz.
📍 Kübra'nın Evi – Aynı Dakika
Ev sessizdi.
Işıkları açtığında salon, bir anlığına kendi nefesini bile duyamayacağı kadar boş geldi.
Montunu çıkarmaya hazırlanırken gözü pencereye ilişti.
Camdaki buğunun üzerinde parmakla yazılmış bir cümle vardı.
Titrek...
Düzensiz...
Ve ürkütücü...
"Beni özledin mi?"
Kübra refleksle geri çekildi.
Eli istemsizce ağzına gitti.
Kalbi göğsüne sert sert vuruyordu.
Hemen telefonuna uzandı.
Rehberden Ulus'un adını buldu.
Parmağı arama tuşunun üzerinde durdu.
Ama...
Duraksadı.
Kendi kendine neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle fısıldadı.
— Neden hep ona koşuyorum?
Cevabı aslında çok iyi biliyordu.
Çünkü Ulus...
Hem yarasıydı...
Hem de ilacı.
Tam o anda telefonu yeniden titredi.
Gizli Numara
"Dansın güzeldi. Ama ben daha güzelini izledim."
Kübra'nın dizlerinin bağı çözüldü.
Başını hızla cama çevirdi.
Karanlığın içinde hiçbir şey görünmüyordu.
Ne bir gölge...
Ne bir hareket...
Sadece gecenin ağır sessizliği...
İçinden tek bir cümle geçti.
"Bu bir oyun değil... Bu bir saldırı."
Ve tam o anda...
Zehirli sarmaşığın ilk kıvrımı sessizce hayatına dolanmaya başladı.
Ulus'un Beklenmedik Adımı
Kübra, salonun ortasında hareketsizce oturuyordu.
Elindeki su bardağı çoktan ısınmıştı.
Furkan'ın gönderdiği mesaj hâlâ zihninde yankılanıyordu.
Pencerenin ardındaki karanlık, içindeki karmaşanın sessiz bir yansıması gibiydi.
Tam o sırada telefonu yeniden titredi.
Ekranda tek bir isim vardı.
Ulus...
Kübra'nın kalbi bir an duracak gibi oldu.
Mesajı açıp açmamak arasında birkaç saniye kararsız kaldı.
Sonunda ekranın kilidini açtı.
Ulus:
"Hazırlan."
Kaşları hafifçe çatıldı.
Daha ne olduğunu anlayamadan ikinci mesaj geldi.
Ulus:
"Gelip seni alacağım. Bu akşam bir sürprizim var."
Kübra şaşkındı.
Ulus'un aylar sonra böyle bir adım atmasına hiç hazırlıklı değildi.
İçindeki sıkıntı...
Merak...
Ve saklamaya çalıştığı o küçük sevinç birbirine karıştı.
Kendi kendine usulca fısıldadı.
— Ulus... Neden şimdi?
Telefon bir kez daha titredi.
Ulus:
"Kübra... Lütfen. Bu kez beni dinle."
Bu cümle, Kübra'nın içini beklemediği kadar ısıttı.
Uzun zamandır onun sesinde böyle bir ton hissetmemişti.
Ne emir vardı...
Ne öfke...
Ne de alıştığı o sert mesafe...
Sadece kırılmaya çok yaklaşmış bir adamın sessizliği vardı.
Kübra yavaşça ayağa kalktı.
Aynanın karşısına geçti.
Uzun süre kendi yansımasına baktı.
Dudaklarının arasından kısık bir fısıltı döküldü.
— Bilmiyorum Ulus... Hazır mıyım, onu bile bilmiyorum...
Hazırlanmaya başladı.
Fakat ellerinin titremesine engel olamıyordu.
📍 Aynı Dakika – Ulus'un Aracı
Ulus direksiyonun başında hareketsiz oturuyordu.
Ellerini direksiyona sıkıca kenetlemiş, gözlerini birkaç saniyeliğine kapatmıştı.
Kulağında kendi yazdığı mesaj yankılanıyordu.
"Hazırlan... Gelip seni alacağım."
Bu cümleyi yazarken bile içi titremişti.
Çünkü bu akşam onun için yalnızca bir buluşma değildi.
Yıllardır sırtında taşıdığı pişmanlıkların, kırgınlıkların ve yarım kalmış cümlelerin ilk kez doğru yere ulaşması için attığı en büyük adımdı.
Telefonunu eline aldı.
Ekrana baktı.
Kübra hâlâ cevap vermemişti.
Ulus derin bir nefes verdi.
Başını direksiyona yasladı.
— Bu sefer... hiçbir şeyi berbat etmeyeceğim.
Motoru çalıştırdı.
Siyah araç ağır ağır bulunduğu yerden ayrılırken İstanbul'un gece ışıkları ön camdan akıp gidiyordu.
Bu gece ilk kez hiçbir operasyonu, hiçbir hesabı, hiçbir düşmanı düşünmüyordu.
Aklında yalnızca tek bir kişi vardı.
Kübra...
📍 Kübra'nın Evi
Kübra montunu giyerken kalbinin her geçen saniye daha hızlı attığını hissediyordu.
Kapıya doğru yürüdü.
Eli kapı koluna uzandı.
Bir an durdu.
Derin bir nefes aldı.
Sonra kapıyı yavaşça açtı.
Karşı apartmanın loş ışıkları kaldırıma vuruyordu.
Sokak sessizdi.
Rüzgâr hafifçe esiyor, gecenin serinliğini yüzüne taşıyordu.
Tam birkaç adım atmıştı ki...
Sokağın köşesinden siyah bir araç ağır ağır döndü.
Farlar kısa bir anlığına Kübra'nın yüzünü aydınlattı.
Kübra istemsizce başını eğdi.
Araç sessizce gelip tam önünde durdu.
Şoför kapısı açıldı.
Ulus arabadan indi.
Aylar sonra ilk kez göz göze geldiler.
O birkaç saniyelik sessizlikte ikisi de konuşamadı.
Kübra, Ulus'un gözlerinde uzun zamandır görmediği bir şey fark etti.
Öfke değil...
İnat değil...
Kırgınlık da değil...
Özlem...
Hem de saklanamayacak kadar derin bir özlem...
Ulus birkaç adım yaklaştı.
Yüzünde hafif ama içten bir gülümseme vardı.
— Hazır mısın?
Kübra kısa bir sessizliğin ardından sordu.
— Nereye gidiyoruz?
Ulus gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.
— Sana... uzun zamandır söylemem gereken şeyleri söylemeye.
Sonra aracın kapısını açtı.
Sesinde alışıldık sertlikten eser yoktu.
— Bu gece sadece sen ve ben varız.
Bir an durdu.
— Hazırsan... gidiyoruz.
Kübra birkaç saniye tereddüt etti.
İçindeki korku hâlâ tamamen dinmemişti.
Furkan'ın mesajları...
Kapısındaki çiçek...
Camdaki yazı...
Hepsi zihninin bir köşesinde yaşamaya devam ediyordu.
Fakat Ulus'un uzattığı el, bütün o karanlığın içinde tek güvenli yer gibi görünüyordu.
Yavaşça elini uzattı.
Parmakları Ulus'un avucuna değdiği anda Ulus, elini sımsıkı kavradı.
Sanki bir daha bırakmaya hiç niyeti yokmuş gibi...
Parmakları birbirine kenetlendiğinde yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Bu bir zafer gülümsemesi değildi.
Aylar sonra yeniden umut etmeye cesaret eden bir adamın sessiz mutluluğuydu.
Kübra arabaya binerken Ulus kapıyı dikkatlice kapattı.
Kendi yerine geçip direksiyona oturdu.
Motor yeniden çalıştı.
Araç ağır ağır gecenin içine doğru ilerlemeye başladı.
İlk birkaç dakika boyunca hiçbiri konuşmadı.
Sessizlik rahatsız edici değildi.
İkisi de söylemek istediklerini nasıl söyleyeceklerini bilmiyordu.
Ulus ara sıra göz ucuyla Kübra'ya bakıyor, sonra tekrar yola dönüyordu.
Kübra ise camdan dışarıdaki ışıkları izliyordu.
Şehir geride kaldıkça sokak lambaları seyrekleşti.
Binaların yerini karanlık tepeler almaya başladı.
Yol uzadıkça İstanbul'un uğultusu geride kaldı.
Yerini yalnızca motorun sesi ve hafif esen rüzgâr aldı.
Yaklaşık bir saat sonra Ulus aracı dar bir yola çevirdi.
Yolun sonunda yalnızca gecenin karanlığı ve uzaktan parlayan şehir ışıkları görünüyordu.
Araba son kez yavaşladı.
Ulus motoru durdurdu.
Derin bir sessizlik çöktü.
Başını Kübra'ya çevirdi.
Yüzünde bu kez huzurlu bir ifade vardı.
— Geldik.
Kübra camdan dışarı baktığında nefesi istemsizce yavaşladı.
Henüz ne hazırladığını göremiyordu.
Ama hissettiği tek şey şuydu...
Ulus, onu bu gece gerçekten sadece huzur bulması için buraya getirmişti.
Ulus arabadan indi.
Gece, etraflarını sessizliğiyle sararken aracın farları yavaşça söndü. Bir anlığına yalnızca ay ışığı ve uzakta parlayan şehir ışıkları kaldı.
Arabanın diğer tarafına geçti.
Kapıyı açtı.
Hiç acele etmedi.
Elini sessizce Kübra'ya uzattı.
Kübra birkaç saniye o ele baktı.
Sonra tereddütlü ama sonunda teslim olan bir hareketle elini uzattı.
Ulus, parmakları onunkilere değer değmez elini sımsıkı kavradı.
Sanki bir daha asla bırakmayacakmış gibi...
Elini bir an bile bırakmadan Kübra'yı arabadan indirdi.
Kapıyı usulca kapattı.
Sonra onu birkaç adım ileride karanlığın içinde belli belirsiz seçilen dar patikaya doğru yönlendirdi.
Adımları kendinden emindi.
Sanki bu yolu defalarca yürümüş, attığı her adımı ezbere biliyordu.
Kübra ise hâlâ temkinliydi.
Hem gecenin sessizliğine...
Hem de kalbinin yeniden hızlanmasına alışmaya çalışıyordu.
Patikanın sonuna geldiklerinde manzara bütün ihtişamıyla karşılarına çıktı.
Bir uçurumun kenarında, gökyüzündeki yıldızlar yeryüzüne inmiş gibi yüzlerce küçük ışık parlıyordu.
Ortada yalnızca iki kişilik hazırlanmış zarif bir masa vardı.
Sandalyelerin üzerine özenle bırakılmış yumuşak şallar...
Masanın üzerinde titrek alevleriyle yanan küçük mumlar...
Uzaktan gelen hafif bir müzik...
Her ayrıntı ince ince düşünülmüş, gösterişten uzak ama huzur veren bir atmosfer oluşturuyordu.
Kübra istemsizce durdu.
Gözleri manzaranın üzerinde dolaşırken nefesi yavaşladı.
Ulus onun sessizliğini fark etti.
Manzaraya hayran kaldığını anlaması için tek bir kelimeye ihtiyacı yoktu.
Yavaşça arkasına geçti.
Boşta kalan elini dikkatlice beline yerleştirdi.
Onu kendine doğru hafifçe çekti.
Çenesini omzuna yasladı.
Sıcak nefesi boynuna değiyordu.
Ama uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sadece o sessizliğin tadını çıkardı.
Sonra kısık bir sesle fısıldadı.
— Buraya... sen nefes alabilesin diye getirdim.
Sesindeki titreşim emir veren bir adamın değil...
Kaybetmekten korktuğu kadına yeniden dokunabilmenin huzurunu yaşayan bir adamın kırılganlığıydı.
Aylar sonra onu yanında hissedebilmek...
Belki de bu geceyi onun için bu kadar özel yapan buydu.
Rüzgâr hafifçe esiyor, şalların uçlarını dalgalandırıyordu.
Ulus masaya doğru birkaç adım attı.
Tam oturacakken durdu.
Dönüp Kübra'ya baktı.
Bakışlarında sessiz bir soru vardı.
Sanki gözleriyle...
"Hazır mısın?"
diye soruyordu.
Kübra çok hafif başını salladı.
Ulus sandalyeyi usulca çekti.
Kübra otururken elini sırtına koyarak ona destek oldu.
Dokunuşu son derece temkinliydi.
Artık kırılmaktan değil...
Onu kırmaktan korkuyordu.
Kendi yerine geçtiğinde aralarına mesafe koymak istemedi.
Sandalyesini hafifçe ona doğru çekti.
Tam o sırada rüzgâr Kübra'nın saçlarından bir tutamı yüzüne savurdu.
Ulus istemsizce gülümsedi.
Yavaşça elini uzattı.
Saçlarını kulağının arkasına bıraktı.
Parmakları yanağında yalnızca bir an durdu.
O kadar hafifti ki...
Dokunuşunu hissedilmese yok sayabilirdi.
Ama Kübra hissetmişti.
Ulus gözlerini ondan ayırmadan fısıldadı.
— Buranın sen dışında hiçbir anlamı yok.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Sadece... kendini iyi hisset diye hazırladım.
Kübra gözlerini kaçırdı.
Kalbi göğsüne sığmayacak kadar hızlı atıyordu.
Bu, Ulus'un en yumuşak hâliydi.
Belki de bugüne kadar yalnızca onun görebildiği hâli...
Masada garson yoktu.
Servis yoktu.
Her şeyi Ulus kendi hazırlamıştı.
Sade tabaklar...
Küçük mumlar...
Hafif bir yemek...
Gösteriş için değil...
Özlemini sessizce anlatabilmek için hazırlanmış küçük ayrıntılar...
Yemek boyunca Ulus onu bunaltacak tek bir soru bile sormadı.
Sadece kısa cümlelerle hâlini anlamaya çalıştı.
— İyi misin?
— Üşüyor musun?
— Bir şeye ihtiyacın var mı?
Kübra her defasında kısa cevaplar verdi.
Çoğu zaman gözlerini ondan kaçırdı.
Fakat Ulus, o birkaç kelimeyi bile dikkatle dinledi.
Sanki Kübra konuştukça içindeki bütün fırtınalar biraz daha diniyordu.
Rüzgâr bu kez biraz daha sert esti.
Omuzlarındaki şal hafifçe kayınca Ulus hemen yerinden kalktı.
Sessizce arkasına geçti.
Şalı dikkatlice omuzlarına yeniden yerleştirdi.
Parmakları kumaşın üzerinde bir an durdu.
Sonra çenesini hafifçe omzuna yaklaştırdı.
Sesinde titreyen, bastırmaya çalıştığı bir kırılganlık vardı.
— Bu gece... hiçbir şey düşünme.
Küçük bir sessizlik oldu.
— Sadece burada olduğumuzu düşün.
Bir nefes daha aldı.
— Sadece... ikimizi.
Kübra yutkundu.
Kalbi, uzun zamandır unuttuğu bir duyguyu yeniden hatırlıyordu.
İkisi de sustu.
Ama o sessizlik rahatsız edici değildi.
Aksine, aylarca söylenememiş cümlelerin yerini alıyordu.
Bir süre sonra Ulus yavaşça sandalyesini geri itti.
Ayağa kalktı.
Elini ona uzattı.
Bakışları hâlâ aynı yumuşaklığı taşıyordu.
— Gel...
Kübra gözlerini kaldırdı.
Ulus hafifçe gülümsedi.
— Biraz yürüyelim.
Kübra elini uzattı.
Parmakları Ulus'un avucuna değdiği an, Ulus'un nefesi değişti.
Sanki uzun zamandır kaybettiğini sandığı bir parçasına yeniden kavuşmuş gibiydi.
Elini dikkatlice kavradı.
Ne sıktı...
Ne de bırakacak kadar gevşek tuttu.
Birlikte ışıkların biraz dışına doğru yürümeye başladılar.
Kalabalığın olmadığı, yalnızca gecenin ve ay ışığının eşlik ettiği küçük bir açıklığa geldiler.
Ay ışığı Kübra'nın yüzüne vuruyor, rüzgâr saçlarını usulca savuruyordu.
Gölgeleri, toprağın üzerinde birbirine karışıyordu.
Ulus durdu.
Yavaşça ona döndü.
Elini dikkatlice beline koydu.
Bakışlarını gözlerinden ayırmadan konuştu.
Bu kez sesi yeniden kararlıydı.
Ama o eski sertliğinden eser yoktu.
Kararlılığı incitmek için değil, korumak içindi.
— Kübra...
Kübra nefesini tuttu.
Ulus gözlerinin içine bakmaya devam etti.
— Bu gece...
Sözlerini tamamlamadan önce kısa bir an sustu.
— Seni hiçbir şey incitmesin diye dünyayı susturdum.
Kübra'nın gözleri doldu.
Söyleyecek hiçbir şey bulamadı.
Ulus yavaşça ellerini kaldırdı.
Yüzünü avuçlarının arasına aldı.
Başparmakları yanaklarında usulca dolaştı.
Aralarındaki mesafe yavaşça kapandı.
Ulus eğildi.
Nefesi dudaklarına değdiğinde geri çekilmedi.
Acele etmedi.
Sadece bekledi.
İzin ister gibi...
Kübra gözlerini usulca kapattı.
Ulus, onun sessiz cevabını aldıktan sonra aradaki son mesafeyi kapattı.
Öpücüğü aceleci değildi.
Ne de yılların özlemini tek bir ana sığdırmaya çalışan bir açlık taşıyordu.
Önce bir fısıltı kadar hafifti.
Sonra aylarca bastırılmış duyguların usulca gün yüzüne çıkması gibi derinleşti.
Kübra'nın elleri istemsizce Ulus'un gömleğine tutundu.
Ulus onu belinden sararak kendine biraz daha yaklaştırdı.
Ay ışığı üzerlerine düşerken zaman sanki akmayı bırakmıştı.
Öpücük sona erdiğinde Ulus alnını onun alnına yasladı.
Gözlerini kapattı.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra yalnızca onun duyabileceği kadar kısık bir sesle fısıldadı.
— Bu gece...
Derin bir nefes aldı.
— Sadece bana dönme...
Bakışlarını yeniden onun gözlerine kaldırdı.
— Kendine de dön, güzelim.
Kübra'nın gözlerinden sessizce bir damla yaş süzüldü.
Ulus başparmağıyla o damlayı usulca sildi.
Sonra onu yeniden kollarının arasına aldı.
Ne konuşmaya ihtiyaç vardı...
Ne de başka bir açıklamaya.
O gece, ay ışığının altında birbirlerine sarılırken ikisi de ilk kez aynı şeyi hissediyordu.
Belki de bazı yaralar, yalnızca sessizlikte iyileşmeye başlıyordu.
Bir süre sonra Ulus cebinden sigarasını çıkardı.
Çakmağın kısa sesi gecenin sessizliğine karıştı.
Sigarasından son bir nefes çekti.
Serin rüzgâr, uçurumun kenarında oturan ikisinin etrafında dolaşırken duman ağır ağır gökyüzüne yükseldi.
Sanki o duman bile Kübra'ya dokunmak istercesine yüzünün kıyısından süzülüp geçti.
Ulus başını ona çevirdi.
Bakışlarında karanlığın içinden taşan derin bir yumuşaklık vardı.
Yorgun...
İçten...
Ve teslim olmuş...
Sigarayı iki parmağının arasında tutarken alçak bir sesle mırıldandı.
— Rüzgârın yorduğu bir gece...
Kübra gözlerini ona çevirdi.
Ulus sözlerini tamamladı.
— Gözlerin düşüyor aklıma yine...
Bu sözler, gecenin sessizliğinde bir şarkının en kırılgan mısrası gibi aralarında kaldı.
Ulus gülümsedi.
Yorgun ama gerçek bir gülümsemeydi.
İkisinin de söyleyemediği ne varsa, rüzgâr onları alıp gecenin karanlığına taşıdı.
Gece ilerlediğinde dönüş yoluna çıktılar.
Şehir yeniden karşılarında belirmeye başlamıştı. Yol boyunca yine çok az konuştular. Bazen aynı sessizliği paylaşmak, uzun cümlelerden daha anlamlıydı.
Ulus, arabayı Kübra'nın evinin önünde durdurdu.
Motor sustu.
İkisi de birkaç saniye yerinden kıpırdamadı.
Sanki bu gecenin bitmesini ikisi de istemiyordu.
Ulus önce arabadan indi, sonra Kübra'nın kapısını açtı.
Kübra dışarı çıktığında soğuk rüzgâr yeniden yüzüne dokundu.
Ulus, onun elini bırakmadan apartmanın kapısına kadar yürüdü.
Kapı açıldı.
İçeri girdiklerinde binanın sessizliği dışarıdaki rüzgârı bile bastırmıştı.
O gece konuşulması gereken çok şey vardı.
Ama ikisi de biliyordu...
Konuşsalar kırılacaklardı.
Kırılmasalar...
Belki de ilk kez birbirlerinin yanında ağlayacaklardı.
Ulus montunu yavaşça omuzlarından çıkardı.
Tam o sırada gözleri Kübra'nın yüzünde durdu.
Yüzündeki yorgunluğu...
Korkuyu...
Ve bütün gece saklamaya çalıştığı kırılganlığı ilk kez bu kadar açık görüyordu.
Hiçbir şey söylemedi.
Sessizce yanına yaklaştı.
Elini usulca tuttu.
Parmaklarını avucunun içine aldı.
Sonra alçak bir sesle fısıldadı.
— Gel...
Kübra başını kaldırıp ona baktı.
Ulus'un gözlerinde ne baskı vardı ne de ısrar.
Sadece onu yalnız bırakmak istemeyen bir adamın içtenliği...
— Bu gece yalnız kalma.
Kübra hiçbir şey söylemedi.
Karşı koymadı da.
Sanki yıllardır bu cümleyi duymayı bekliyormuş gibi başını hafifçe eğdi.
Sessizce onun peşinden yürüdü.
🛏 O Gece
Yatak odasına girdiklerinde Ulus odanın ışığını loş bir seviyeye indirdi.
Yumuşak sarı ışık odanın içine huzurlu bir sessizlik yaydı.
İkisi de günün yorgunluğunu omuzlarında taşıyordu.
Ulus yatağın kenarına oturdu.
Kübra da sessizce yanına geçti.
Aralarında yine kelimeler yoktu.
Ama bu kez sessizlik onları birbirinden uzaklaştırmıyor, aksine aynı yerde buluşturuyordu.
Kübra yavaşça başını Ulus'un göğsüne yasladı.
Ulus derin bir nefes aldı.
Parmaklarını usulca onun saçlarının arasından geçirdi.
Her dokunuşunda biraz daha sakinleşiyordu.
Bir süre sonra dudaklarından yalnızca tek bir cümle döküldü.
— Uyuyabilirsin...
Elini saçlarından ayırmadı.
— Buradayım.
Kübra gözlerini kapattı.
Uzun zamandır ilk kez kendini güvende hissediyordu.
Ulus da başını geriye yasladı.
Aylar sonra ilk kez ikisi de aynı huzurun içinde uykuya daldı.
📍 Sabah
Kübra gözlerini yavaşça açtı.
İlk duyduğu şey Ulus'un düzenli nefes alışverişiydi.
Göğsü sakin bir ritimle inip kalkıyordu.
Sessiz...
Huzurlu...
Güven veren...
Başını hafifçe kaldırıp yüzüne baktı.
Sabahın süzülen ışıkları Ulus'un yüzündeki sert çizgileri yumuşatmıştı.
Onu ilk kez bu kadar savunmasız görüyordu.
İçinden sessizce geçirdi.
"Keşke... her şey hep böyle masum olsaydı."
Tam doğrulacakken gözü odanın karşı köşesine ilişti.
Konsolun altında duran eski, kilitli ahşap bir sandık...
Daha önce hiç dikkatini çekmemişti.
Merakı ağır bastı.
Sessizce yataktan indi.
Sandığın yanına çömeldi.
Parmaklarını kapağın üzerindeki eski işlemelerde gezdirdi.
Sanki yılların yükünü taşıyan sessiz bir hatıraydı.
Tam kapağa dokunacakken arkasından Ulus'un sesi duyuldu.
— Kübra...
Kübra irkilerek arkasına döndü.
Ulus doğrulmuştu.
Bakışları sandığın üzerinde sabitlenmişti.
Gözlerinde hem korku...
Hem de yıllardır sakladığı ağır bir teslimiyet vardı.
Sesi bu kez çok daha kısıktı.
— Dur...
Kübra şaşkınlıkla ona baktı.
Sonra yeniden sandığı işaret etti.
— Bu... ne Ulus?
Ulus uzun süre cevap veremedi.
Boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı.
Bakışlarını sandıktan ayırmadan konuştu.
— Aras'ın...
Sesi hafifçe titredi.
— Bana bıraktıkları.
Kübra'nın kalbi sıkıştı.
Fısıltı hâlinde sordu.
— Mektuplar...
Ulus başını yavaşça salladı.
— Evet.
Odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Kübra dizlerinin üzerine çöktü.
Gözlerini sandıktan ayırmadan konuştu.
— Ulus...
Kısa bir nefes aldı.
— Belki...
Belki bütün cevaplar bunun içindedir.
Ulus başını kaldırdı.
Kübra'nın gözlerinde bu kez korkudan çok umut vardı.
— Bize bütün bu kötülükleri yaşatan adam...
Sesi titreyerek devam etti.
— Belki Aras onunla ilgili bir şey yazmıştır.
Bir ipucu...
Bir açık...
Belki de...
Bunu bitirebiliriz.
Ulus'un yüreği derinden sızladı.
Çünkü Kübra ilk kez intikam almak için değil...
Bir çıkış yolu bulmak için bu sandığa bakıyordu.
Ulus gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Sonra sessizce sordu.
— Emin misin?
Bakışlarını yeniden ona çevirdi.
— Bu sandığı açarsak...
Kelimeler boğazında düğümlendi.
— Her şey değişir.
Kübra, gözlerini onunkilerden ayırmadan cevap verdi.
— Zaten her şey değişti, Ulus.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Hiçbir şey aynı değil artık.
Önce duraksadı bu sandık buraya nasıl ne zaman geldi dedi Ulus hem benimleydi açmaya cesaret edemedim bu bir kısmı malikanede birde büyük olan var onu açtım …
Bakıştılar Ulus kafasını eğdi eskiyi hatırladılar çünkü o sandığın ortaya çıktığı gün ikisi ayrılmıştı .Kübra neyse hadi dedi.
Ve yavaşça elini uzattı.
Parmakları, sandığın soğuk metal kilidine dokundu...
Kilidin soğuk metali, Kübra'nın parmaklarının altında sessizce bekliyordu.
Odanın içindeki hava ağırlaşmıştı.
Ne Kübra konuşuyordu...
Ne de Ulus...
İkisi de o sandığın açılmasıyla birlikte geçmişin yeniden karşılarına çıkacağını biliyordu.
Kübra yavaşça başını kaldırdı.
— Ne kadarını okudun?
Ulus'un bakışları sandığın üzerinde gezindi.
Derin bir nefes aldı.
Sonra kısık bir sesle cevap verdi.
— Çok değil...
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi.
— Bir kısmını.
Kübra gözlerini yeniden sandığa çevirdi.
Artık geri dönüş yoktu.
Yavaşça kapağı kaldırdı.
Yıllardır saklanan kâğıtların kendine özgü kokusu odaya yayıldı.
Düzenli bir şekilde yerleştirilmiş mektuplar...
Eski fotoğraflar...
Notlar...
Ve Aras'ın el yazısıyla yazılmış zarflar...
Kübra, en üstte duran mektubu dikkatlice eline aldı.
Kâğıdın kenarlarını parmaklarının arasında usulca düzeltti.
Ulus hiçbir şey söylemeden onu izliyordu.
Bu kez okuyacak olan Kübra'ydı.
Dinleyecek olan ise Ulus...
Aralık 2019 – Aras'ın Sandığı
Kübra'nın Ellerinde Açılan İlk Mektup
Kübra zarfı yavaşça açtı.
Parmakları hafifçe titriyordu.
İçindeki kâğıdı çıkarırken derin bir nefes aldı.
Sonra okumaya başladı.
— Bu mektubu okurken nefesimin nasıl kesildiğini sen duyamazsın Aras... Ama ben her kelimeni içimde hissediyorum.
Sandığın soğuk metaline dokunduğum an...
Sanki yıllardır susturulmuş bir kalp yeniden atmaya başladı.
Mektubu açtığımda ilk dikkatimi çeken şey yazının titrekliğiydi.
Her harfte bir yük...
Her cümlede yarım kalmış bir hayat vardı.
Ve okumaya başladım...
O an Aras'ın sesi, yılların ardından yeniden bu odada yankılanıyormuş gibi hissettim.
"Kübra..."
Bu hitapta durdum.
Ulus'un abisi...
Beni hiç tanımamıştı.
Öyleyse adımı nasıl biliyordu?
İçimde büyüyen meraka rağmen okumaya devam ettim.
"Seni hiç tanımadım... Ama kardeşimi tanıyan herkesi tanımış kadar olurum."
Bu satır içimde derin bir yere dokundu.
Yavaşça devam ettim.
**"Ulus seni sevdiği için yazıyorum bu mektubu.
Onun koruyamadığı yerde seni ben uyarmalıyım."**
Boğazım düğümlendi.
Birkaç saat önce omuzlarıma bıraktığı şal...
Ay ışığının altında birlikte yürüdüğümüz o sessiz yol...
Dudaklarında duran o kırılgan gülümseme...
Bir anda gözlerimin önünden geçti.
"Ulus'a yaklaşan tehlike, önce onun sevdiği kadına yaklaşır."
Kalbim sıkıştı.
Telefonuma gelen gizli numarayı düşündüm.
Camdaki buğunun üzerine yazılan cümleyi...
Kapımın önüne bırakılan solmuş çiçeği...
Aras sanki yaşadığım bu geceyi yıllar öncesinden görmüş gibi yazmıştı.
**"Kübra...
Seni izleyen biri olacak.
Ulus'un karanlığını değil...
Senin ışığını hedef alan biri."**
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Ellerim titremeye başladı.
Okumaya devam ettim.
"Bu kişi Kömür değil."
Bir an durdum.
Gözlerim satırların üzerinde donup kaldı.
İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk büyüyordu.
**"Bu kişi daha sessiz...
Daha takıntılı...
Seni incitmek için değil...
Sahip olmak için yaklaşacak."**
İstemsizce gözlerimi kapattım.
Furkan'ın gönderdiği mesaj yeniden zihnimde yankılandı.
"Dansın güzeldi. Ama ben daha güzelini izledim."
Bütün vücudumu ince bir ürperti sardı.
Aras devam ediyordu.
"Ulus'un hayatındaki en zayıf yer sensin."
Bu cümle canımı acıttı.
Hem gerçekti...
Hem de ağırdı.
Sanki beni korumaya çalışırken aynı anda omuzlarıma görünmez bir yük bırakıyordu.
Ardından gelen satırı okumaya devam ettim.
**"Ve zayıf noktalara ilk saldıranlar...
Gölgeden yürüyenlerdir."**
Bir an durdum.
Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı atıyordu.
Her satır, biraz önce yaşadıklarımı yeniden gözlerimin önüne getiriyordu.
Sanki Aras, yıllar önce oturmuş ve yaşayacağım bu geceyi tek tek kâğıda dökmüştü.
Derin bir nefes aldım.
Titreyen parmaklarımla mektubu çevirdim ve okumaya devam ettim.
**"Ulus bu gece sana yaklaştıysa...
Bil ki karanlık da aynı gece size yaklaştı."**
Gözlerim doldu.
O an Ulus'a baktım.
Sessizce beni izliyordu.
Yüzündeki ifade, yıllardır taşımaktan yorulduğu yüklerin izini taşıyordu.
Tek kelime etmiyordu.
Belki de Aras'ın her satırını benden önce defalarca kendi içinde yaşamıştı.
Başımı yeniden mektuba çevirdim.
**"Seni korkutmak için değil...
Kendini yalnız sanma diye yazdım."**
Boğazımdaki düğüm biraz olsun çözüldü.
Uzun zamandır kimsenin beni gerçekten anlamadığını düşünüyordum.
Yaşadığım korkular...
İçimde büyüyen yalnızlık...
Hepsini tek başıma taşıdığıma inanıyordum.
Ama Aras...
Beni hiç tanımadığı hâlde, sanki içimdeki sessizliği görmüş gibiydi.
Bu satırlar yalnızca bir uyarı değildi.
Aynı zamanda omzuma bırakılmış görünmez bir el gibiydi.
**"Kübra...
Ulus seni severken hata yapabilir.
Ama bil ki...
Seni kaybetmek onun sonu olur."**
Bu cümlede gözlerim satırların üzerinde uzun süre kaldı.
İçim sızladı.
İstemeden başımı kaldırıp Ulus'a baktım.
Gece boyunca bana tek bir şeyi bile zorlamayan...
Her adımımda benden izin alan...
Yalnızca iyi olmamı isteyen adam, şimdi sessizce karşımda duruyordu.
Aras'ın bu satırları, onun bütün suskunluğunu tek cümlede anlatıyordu.
Mektubun sonuna yaklaşırken bir başlık daha dikkatimi çekti.
"Sana bir tavsiyem var."
İçimde büyüyen merakla okumaya devam ettim.
**"Bir gün bir gölge seni rahatsız ederse...
Onunla tek başına savaşma."**
Parmaklarım mektubun kenarını biraz daha sıkı kavradı.
Nefesimi tutarak devam ettim.
**"Ulus'un yanında dur.
Çünkü o karanlık sana değil...
Onun üzerinden yürümek isteyecek."**
Bir damla gözyaşı usulca yanağımdan süzüldü.
Kâğıdın üzerine düştü.
Mürekkebin kenarında küçük bir iz bıraktı.
O anda anladım.
Bu savaş hiçbir zaman yalnızca benimle ilgili olmamıştı.
Beni hedef alan karanlığın asıl amacı, Ulus'a ulaşmaktı.
Ben yalnızca onun en zayıf noktasıydım.
Mektubun son satırlarına geldim.
Ellerim hâlâ titriyordu.
Gözlerimi silip son kez okumaya başladım.
**"Ve unutma Kübra...
Karanlık, ışığa âşık olandır.
Sen ışığı taşıyorsun.
Bu yüzden seni seçtiler."**
Cümle bittiğinde odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Yavaşça mektubu kapattım.
Uzun süre konuşamadım.
İçimde yalnızca tek bir cümle yankılanıyordu.
*"Aras beni tanımadan anlamış...
Ulus beni severek koruyamamış...
Ama karanlık çoktan beni seçmiş..."*
Kübra'nın elleri hâlâ mektubun üzerindeydi.
Ulus sessizce ona yaklaştı.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece omzuna usulca dokundu.
İkisi de biliyordu...
Bu sandığın içindeki her mektup, yalnızca geçmişi anlatmayacaktı.
Aynı zamanda henüz başlamamış savaşın da kapısını aralayacaktı.
Kübra mektubu yavaşça kapattı.
Odanın içine çöken sessizlik, ikisinin de omuzlarına ağır bir yük gibi oturmuştu.
Ulus, sandığın kapağına uzun süre baktı.
Yıllardır açmaya cesaret edemediği geçmiş, artık yalnızca ona ait değildi.
Kübra da o yükün bir parçası olmuştu.
Tam o sırada Ulus'un telefonu titreşti.
Ekrana baktı.
Şems arıyordu.
Ulus derin bir nefes aldı.
Çağrıyı açtı.
— Söyle Şems.
Karşı taraftan gelen ses her zamankinden daha ciddiydi.
— Acil toplanmamız lazım.
Ulus'un yüzündeki ifade değişti.
— Ne oldu?
— Telefonda anlatamam.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Herkes geliyor.
Ulus gözlerini kapattı.
— Tamam.
Telefon kapandı.
Kübra sessizce ona baktı.
— Bir şey mi oldu?
Ulus başını hafifçe salladı.
— Henüz bilmiyorum.
Montunu eline aldı.
Sandığa son kez baktı.
— Döndüğümüzde devam ederiz.
Kübra mektupları dikkatlice yeniden sandığın içine yerleştirdi.
Kapağı kapatırken parmakları birkaç saniye metal kilidin üzerinde kaldı.
İçinde garip bir his vardı.
Sanki o sandık yalnızca geçmişi değil...
Henüz yaşanmamış geleceği de saklıyordu.
Ulus kapıya yöneldi.
Kübra da sessizce peşinden yürüdü.
Dışarıda sabah yeni uyanıyordu.
Fakat ikisinin de hissi aynıydı.
Asıl karanlık...
Şimdi başlıyordu.
📍 İstanbul – Öğle Saatleri
Ulus ve Kübra evden ayrıldıktan yaklaşık kırk dakika sonra...
İstanbul'un kalabalık caddelerinden birinde, siyah cephesiyle dikkat çeken gösterişli bir bina sessizce yükseliyordu.
Dışarıdan bakıldığında yalnızca seçkin müşterilerin girdiği lüks bir gece kulübü gibi görünüyordu.
Gündüz olduğu için giriş kapıları kapalıydı.
İçeride ise bambaşka bir hareketlilik vardı.
Koridorlarda çalışanlar dolaşıyor, güvenlik görevlileri telsizlerle konuşuyor, alt kata inen ağır demir kapılar ardı ardına açılıp kapanıyordu.
Yuvarlak masanın etrafında Şems, Ali ve Nail oturuyordu.
Masanın üzerine açılmış dosyalar, haritalar ve birkaç telefon bırakılmıştı.
Kapı açıldı.
Vincenzo içeri girdi.
Üzerindeki siyah ceketi omzuna atmış, elindeki kahve bardağından son yudumu alıyordu.
Şems başını kaldırdı.
— Nihayet.
Vincenzo omuz silkti.
— Trafik vardı.
Necati alaycı bir ifadeyle güldü.
— İstanbul'da mı?
— Yoo... Mars'ta.
Şems başını iki yana salladı.
— Başlama yine.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan hızlı adımlar duyuldu.
Elinde kalın bir dosyayla Mina içeri girdi.
Masaya dosyayı bıraktı.
— İstediğiniz evraklar.
Vincenzo dosyaya şöyle bir baktı.
Sonra hiç istifini bozmadan konuştu.
— Yavaş yavaş Dosyayı masaya bırakırken biraz daha sert vurursan bina çökecek.
Mina gözlerini devirdi.
— Çok istiyorsan ediyorsan bir dahakine kafana bırakırım.
Nail kahvesini içerken öksürdü.
Şems gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Vincenzo sandalyesine yaslandı.
— Günaydın sana da.
— Sana günaydın demek için iyi bir sebep göremiyorum.
— Ben görüyorum.
— Neyi?
— Sabah sabah insanın sinirini bozma yeteneğini.
Mina kollarını göğsünde birleştirdi.
— Senin sinirin bozuluyorsa bu benim problemim değil.
Vincenzo derin bir nefes verdi.
Kendini tutmaya çalışıyordu.
Ama Mina'nın her cümlesi sabrını biraz daha zorluyordu.
Ali, Şems'e eğilip fısıldadı.
— Beş dakika.
Şems kısık sesle cevap verdi.
— Ben üç dakika veriyorum.
Mina dosyadaki birkaç sayfayı çevirdi.
— Bu raporları kim hazırladı?
— Ben.
— Hiç şaşırmadım.
Vincenzo kaşını kaldırdı.
— Hayırdır?
— Yazı düzeni bile felaket.
— Okuyabiliyorsan sorun yok.
— Göz doktoruna gitmeyi düşünmedin mi?
— Düşündüm.
— Sonra?
— Seni görünce vazgeçtim.
Nail bu kez kahkahayı bastıramadı.
Mina sinirle ona döndü.
— Gülme.
Nail hemen ellerini kaldırdı.
— Ben yokum.
Vincenzo yerinden kalktı.
Ellerini beline koydu.
— Mina...
Mina hiç geri adım atmadı.
— Efendim?
Vincenzo derin bir nefes aldı.
Etrafına bakındı.
Gözü pencerenin üzerindeki perde kornişine takıldı.
Başını hafifçe yana eğdi.
Sonra eliyle kornişi gösterdi.
— Delirtme adamı...
Masadakilerin bakışları bir anda ona döndü.
Vincenzo aynı ciddiyetle devam etti.
— Seni şu kornişe asarım...
Kısa bir duraksamanın ardından yüzünde alaycı bir ifade belirdi.
— Sabah köşeye...
Bir adım daha yaklaştı.
— Akşam ortaya gelirsin.
Oda bir anda kahkahaya boğuldu.
Şems masaya vuruyordu.
Ali gülmekten konuşamıyordu.
Nail başını eğmişti.
Mina ise tek kaşını kaldırdı.
Hiç etkilenmemiş gibi kollarını göğsünde birleştirdi.
— Bitti mi?
Vincenzo şaşkınlıkla baktı.
— Ne?
— Tehdidin.
Bir adım daha yaklaştı.
Aralarında yalnızca birkaç santim kalmıştı.
— Asacaksan as.
Vincenzo istemsizce duraksadı.
Mina'nın gözlerinde en ufak bir korku yoktu.
Tam tersine...
Onu sinir etmekten keyif alan bir ifade vardı.
Şems kahvesinden bir yudum alıp başını iki yana salladı.
— Geçmiş olsun oğlum.
Vincenzo gözünü Mina'dan ayırmadan sordu.
— Bana mı dedin?
— Sana.
Ali sırıttı.
— İlk defa biri seni susturdu.
Vincenzo homurdandı.
— Susmadım.
Mina dosyasını alıp kapıya yönelirken arkasına bile bakmadan konuştu.
— Kendini öyle avut.
Kapı kapanınca odada birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Şems, Vincenzo'ya dönüp gülümseyerek sordu.
— Ne oldu?
Vincenzo omuz silkti.
— Hiç.
Ali kıkırdadı.
— Emin misin?
Vincenzo istemsizce kapının kapandığı yere baktı.
Sonra hemen bakışlarını kaçırdı.
— İşimize bakalım.
Şems ile Ali birbirlerine kısa bir bakış attılar.
İkisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Bu ikilinin atışmaları daha yeni başlıyordu...
📍 Aynı Yer – Birkaç Dakika Sonra
Odadaki kahkahalar yavaş yavaş dinerken Vincenzo ciddileşti.
Masadaki dosyayı önüne çekti.
Az önceki atışmadan eser kalmamıştı.
Şems de gülümsemesini toparlayıp sandalyesinde doğruldu.
— Tamam çocuklar, eğlence bitti.
Ali önündeki haritayı açtı.
— Sabah erken saatlerde iki farklı ihbar geldi.
Nail dosyadan birkaç fotoğraf çıkarıp masaya bıraktı.
Fotoğrafların biri apartman girişine aitti.
Diğeri ise uzaktan çekilmişti.
Şems, fotoğrafları masanın ortasına doğru itti.
— Bunlar bu sabah geldi.
Vincenzo tek tek incelemeye başladı.
Kaşları hafifçe çatıldı.
— Kim çekmiş?
— Bilmiyoruz.
— Gönderen?
— Anonim.
Odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Tam o sırada kapı yeniden açıldı.
Ulus içeri girdi.
Üzerinde siyah montu vardı.
Yüzündeki sakin ifade, içeridekilerin yüzünü görünce yerini ciddiyete bıraktı.
Herkes ayağa kalktı.
Şems söze girdi.
— Hoş geldin.
Ulus kısa bir baş hareketiyle karşılık verdi.
— Ne var?
Ali önündeki fotoğrafları ona uzattı.
— Önce bunlara bak.
Ulus fotoğrafları eline aldı.
İlk kareyi dikkatlice inceledi.
Hiçbir şey söylemedi.
İkinci kareye geçti.
Bakışları sertleşti.
Fotoğrafın kadrajında Kübra'nın apartmanı vardı.
Karşı binanın çatısından çekilmişti.
Ulus'un çenesi istemsizce kasıldı.
— Ne zaman?
Nail cevap verdi.
— Bu sabah.
— Emin misiniz?
— Saat bilgisi doğrulandı.
Ulus fotoğrafları masaya bıraktı.
Parmaklarını çenesine götürdü.
Derin düşünüyordu.
Şems sessizliği bozdu.
— Sence tesadüf mü?
Ulus hiç düşünmeden cevap verdi.
— Hayır.
Ali öne eğildi.
— Bizi mi izliyorlar?
Ulus gözlerini fotoğraftan ayırmadı.
— Hayır...
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti.
— Beni değil.
Masadakiler aynı anda ona baktı.
Ulus'un sesi her zamankinden daha soğuktu.
— Kübra'yı.
Odanın havası bir anda değişti.
Şems kollarını göğsünde birleştirdi.
— Elimizde isim yok.
— Olacak.
— Nereden eminsin?
Ulus başını kaldırdı.
Bakışları sertleşmişti.
— Çünkü hata yapacak.
Tam o sırada masanın üzerindeki telefon titreşti.
Herkesin gözü ekrana çevrildi.
Bilinmeyen numara...
Ulus telefonu eline aldı.
Mesajı açtı.
Ekranda yalnızca tek satır vardı.
"Çiçek solmaya başladı mı?"
Ulus'un yüzündeki ifade dondu.
Mesajın altında gönderen yoktu.
Sadece gönderildiği saat...
Ve tek bir fotoğraf...
Fotoğraf açıldığında odadaki herkes sessizliğe gömüldü.
Kübra...
Apartmanının önünde...
Sabah evden çıkarken çekilmişti.
Hiçbiri konuşmadı.
Ulus telefonu yavaşça masaya bıraktı.
Çenesindeki kas yeniden belirginleşti.
Sesi alçaktı ama içinde bastırılmaya çalışılan büyük bir öfke vardı.
— Artık bu tesadüf değil.
Şems derin bir nefes verdi.
— Ne yapıyoruz?
Ulus tek tek masadakilere baktı.
Kararı çoktan vermişti.
— Bundan sonra...
Kübra bir dakika bile yalnız kalmayacak.
Ulus'un sözlerinin ardından odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Kimse itiraz etmedi.
Çünkü masadaki herkes, onun sesindeki öfkeyi de endişeyi de aynı anda hissedebiliyordu.
Ali önündeki dosyayı kapattı.
— Evin çevresini kontrol ettirelim.
Nail başını salladı.
— Giriş çıkış kameralarını da tekrar inceletirim.
Şems, Ulus'a baktı.
— Kübra'ya anlatacak mısın?
Ulus birkaç saniye sustu.
Cevabı kolay değildi.
Kübra zaten son birkaç saatte yaşadıklarıyla sarsılmıştı.
Kapısının önüne bırakılan çiçek...
Camdaki yazı...
Gizli numaradan gelen mesajlar...
Bir de şimdi bu fotoğraflar...
Derin bir nefes aldı.
— Hayır.
Şems kaşlarını çattı.
— Emin misin?
— Şimdilik bilmesi gereken kadarını biliyor.
Ali söze girdi.
— Ama hazırlıksız yakalanmasını da istemeyiz.
Ulus, fotoğraflardan birini yeniden eline aldı.
Uzun uzun baktı.
— Hazırlıklı olacak...
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti.
— Ama korkarak yaşamayacak.
Telefonunu cebine koydu.
Masanın üzerindeki anahtarını aldı.
— Ben gidiyorum.
Şems ayağa kalktı.
— Tek başına mı?
— Evet.
— Ulus...
Ulus durmadan cevap verdi.
— Önce onun yanına uğrayacağım.
Kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken arkasını döndü.
Bakışları bu kez tek tek arkadaşlarının üzerinde gezindi.
— Bugünden itibaren...
Sesindeki kararlılık odayı doldurdu.
— Kübra'yla ilgili en ufak bir gelişme olursa, saat kaç olursa olsun beni arayın.
Kimse tek kelime etmedi.
Ulus kapıyı açıp dışarı çıktı.
Kapı kapandığında Şems derin bir nefes verdi.
Ali başını iki yana salladı.
— Onu uzun zamandır böyle görmemiştim.
Nail sessizce mırıldandı.
— Çünkü bu kez mesele kendisi değil.
Şems gözlerini kapıya çevirdi.
— Mesele, kaybetmekten korktuğu tek insan.
Dışarı çıktığında hava kararmaya başlamıştı.
Ulus aracına bindi.
Motoru çalıştırdı.
Direksiyona tutunan elleri istemsizce sıkıldı.
Aklında yalnızca iki şey vardı.
Aras'ın mektubu...
Ve Kübra'nın farkında bile olmadan adım adım içine çekildiği karanlık.
Aracı çalıştırdığı sırada, şehrin bambaşka bir noktasında başka biri de sessizce telefon ekranına bakıyordu.
Furkan...
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Ekranda Kübra'nın yeni çekilmiş fotoğrafı duruyordu.
Parmağıyla fotoğrafın üzerinde yavaşça gezindi.
Ardından telefonu kilitledi.
Masanın üzerindeki solmuş çiçeği eline aldı.
Kendi kendine alçak bir sesle konuştu.
— Daha başlangıç...
Çiçeğin kurumuş yapraklarından biri kopup yere düştü.
Furkan onu izledi.
Sonra yüzündeki gülümseme yavaşça büyüdü.
— Sarmaşık kök saldıktan sonra...
Artık sökmesi çok zordur.
Pencereye doğru yürüdü.
İstanbul'un ışıkları gecenin içinde tek tek yanıyordu.
Bakışları karanlığa gömülürken son kez fısıldadı.
— Kaçabileceğini sanma, Kübra...
— Ben acele etmeyi sevmem.
Perde yavaşça kapanırken, telefon ekranı bir kez daha aydınlandı.
Gönderilmeye hazır yeni bir mesaj...
Alıcısı:
Kübra Yörükçü.
Mesajın içinde yalnızca iki kelime vardı.
"Yakında görüşeceğiz."
Karanlık, bu kez gerçekten harekete geçmişti.