Tarih: 18 Ağustos 2019
Dört ay… Dört mevsim gibi geçmişti. Kübra için karanlığın en koyu hâli, Ulus içinse cehennemin bekleme salonuydu.
📍 Kayseri – Yörükçü Ailesi’nin Evi
Kübra oturduğu koltukta kamburlaşmıştı. Gündüzleri sessiz, geceleri ağlamaklıydı. Evde herkes onun etrafında daha yavaş hareket ediyor, daha alçak sesle konuşuyor, sanki yüksek çıkan her nefes Kübra’nın içindeki kırıkları biraz daha dağıtacakmış gibi davranıyordu.
Hastane değiştirmişti. Kayseri Şehir Hastanesi’nde geçici görevlendirme almıştı. Annesine “Bir süreliğine evime döneyim,” demişti ama herkes biliyordu; Kübra aslında dönmüyor, kaçıyordu. Çünkü ne Ulus olmadan ne nefes alabiliyor ne de Ulus’la yaşayabiliyordu.
Önündeki defteri açtı. Yeni aldığı kahverengi kaplı günlük, dizlerinin üzerinde sessizce duruyordu. Sayfanın üstüne tarihle birlikte birkaç kelime yazdı: “Bugün de ondan nefret etmeye çalıştım. Ama olmadı.”
Kalemi titredi. Bir süre sayfaya baktı, sonra devam etti: “Ben Ulus’u sevmiştim. O ise beni geçmişinin mezar taşına yazmış. Bunu nasıl sindireceğimi bilmiyorum.”
Sayfayı kapadı. Bir damla yaş defterin kapağına düştü.
19 Ağustos 2019 – Gün 1
Kübra o gün evden hiç çıkmadı. Sabah kahvaltıda tabağıyla oynaması annesi Semra’nın yüreğini burktu ama hiçbir şey söylemedi. Söylese ağlayacağını biliyordu. Gün boyunca pencerenin perdesi yarım açık kaldı. Kübra ara ara dışarıya baktı ama sokağın görüntüsünü bile taşıyamıyordu.
Telefonuna üç kez bildirim düştü. Hilal aradı. İnci aradı. Özgür yalnızca bir kalp mesajı attı. Kübra hepsini sessize aldı. Kızlar ısrar etseler de onun tek bir cümleye bile gücü yoktu.
O gün deftere yalnızca bir satır yazabildi: “Kalbim hâlâ Ulus’un adını fısıldıyor. Nefret etmek için dua ediyorum.”
Ve sayfayı yavaşça kapadı. Sanki kapadığı şey sayfa değil, kendi nefesiydi.
21 Ağustos 2019 – Gün 3
İlk nöbetine çıktı. Kayseri, yeni yüzleri ve yabancı kokusu Kübra’yı rahatlatmadı. Hastanenin beyaz ışıkları altında yürürken kendini oraya ait hissetmiyordu. İnsanlara “geçmiş olsun” derken bile sesi titriyordu.
Bir ara mesai arkadaşlarından biri şaka yapmaya çalıştı. Kübra başını bile çevirmedi. Gülmeyi unutalı çok olmuştu. Öğle arasında yemekhanedeki kalabalığa bakamadı. Yemeğini alıp arka bahçeye geçti. Günlüğünü açtı ve bugünün sayfasına şunu yazdı: “Kaçtım ama içim almıyor. Nereye gidersem gideyim o benimle geliyor.”
Telefon sessizdeydi. Kızlar yine aradı. Kübra yine cevap vermedi.
Dört ay… Bir insanın bir ömrü kadar değişebileceği uzunlukta bir zamandı. Kübra için geceleri sabaha bağlamayan karanlık, Ulus içinse cehennemin kapısında geçirilmiş sessiz bir bekleyişti bu. Her şeyin içten içe çürüdüğü, herkesin tam ortasında bir acıyla yaşadığı dört aydı. Kimse aynı kalmadı. Hiç kimse.
Kübra sabahları erken kalkıyor, yatağını düzeltiyor, yüzünü yıkıyor ama aynaya bakmıyordu. Aynada gördüğü kız artık kendisi değildi çünkü. Kayseri Şehir Hastanesi’ne geçici görevlendirme almıştı. Bunu “biraz kafa dinleyeyim” diye açıklamıştı ama gerçek ortadaydı; kaçıyordu. Ailesinin yanında olması bile içindeki çürümeyi iyileştirmiyordu.
Oturduğu koltuğun kenarında hep aynı defter duruyordu. Kahverengi kaplı bir günlük… Her gece açıyor, birkaç satır yazıp kapatıyordu. Kimse okumasın diye yastığının altına saklıyordu ama okunacak bir şey yoktu aslında. Acının notlarını kim okumak isterdi ki?
Semra, kızıyla ne kadar konuşmaya çalışsa da Kübra’nın cümleleri hep yarım kalıyordu. Hamit ise onu böyle görmekten sıkılmış kızına bunu yapanı neşesini söndüreni lanetliyordu yani Ulusa kızgındı. Kendini suçluyor, bazen geceleri sessizce dışarı çıkıyor, balkonda saatlerce düşünüyor ama asla çözüm bulamıyordu.
Davut her akşam eve uğruyordu. Sessizce… Kız kardeşine sarılıyor, sonra geldiği gibi çıkıp gidiyordu. Kübra konuşmasa bile Davut onun sessizliğini dinliyordu. Ama hiçbir şey Kübra’nın içindeki yarayı kapatamıyordu.
📍 İstanbul – Bozdoğan Malikanesi
Ulus bu dört ay boyunca yaşayan bir ölü gibiydi. Sabah kalkıyor, kahvesini alıyor, çalışma odasına geçiyor ama hiçbir dosyayı açmıyordu. Aras’ın sandığı masanın üzerinde olduğu gibi duruyordu. Mektuplarına dokunamıyordu. Her seferinde kapağı kaldırıp yalnızca birkaç saniye bakıyor, sonra geri kapatıyordu. Çünkü her bir satır, Kübra’nın yüzü gözün’ün önüne getiriyordu.
Hançer onu gözlüyordu. Konuşmak istiyordu ama konuşamıyordu. Ulusun düştüğü bu karanlık, her kelimeyi boğazına tıkıyordu. Özgür, Hilal, İnci… Hepsi dönüşümlü olarak gelip gidiyor, onu oyalamaya çalışıyordu. Ama Ulus kimseyle konuşmuyordu.
Telefonuna onlarca mesaj yazıyor ama gönderemiyordu. Kapısına yüzlerce kez gitmeyi düşünüyor, sonra kendi karanlığının içinde geri dönüyordu. Kendini affettiremiyordu. Kız onu dinlemeye bile gelmiyordu. Bu, Ulus Ayhan Bozdoğan’ın ilk defa yenildiği savaştı.
Saat 03:17’ydi. Ulus pencerenin önünde sigarayla bekliyordu. Gecenin karanlığı camlara yapışmış, malikanenin içindeki sessizlik insanın boğazına çöken bir ağırlığa dönüşmüştü. Hançer içeri girdi.
— Efendim… artık yatın.
Ulus gözlerini kapadı.
— O olmadan ben uyuyamam.
Hançer yutkundu.
— Nerede olduğunu biliyoruz. Ailesinin yanında
Ulus hafifçe başını salladı. Gözleri doldu.
— Keşke… keşke beni tanımasaydı.
Hançer, hayatında ilk kez Ulus’un yanına oturdu.
— O seni tanıdığı için güçlü oldu. Ama sen… onu tanıdığın için dağıldın.
Ulus’un içinde yarım kalmış bir cümle daha vardı. Sanki söylerse canı daha çok yanacaktı ama susarsa boğulacaktı.
— Ben… ona kirli geçmişimi yükledim.
Hançer sesini alçalttı.
— Ama aynı zamanda onu sevdiğini de gösterdin.
Ulus acıyla gülümsedi.
— Yetmedi.
Gözünden bir yaş süzüldü.
— Hiçbir şey yetmedi.
Dağlanan Bir Kardeşlik
Davut işine devam ediyordu ama her geçen gün Ulus’tan uzaklaşıyordu. İçinde biriken öfke, kız kardeşinin yüzündeki solgunluğu her gördüğünde biraz daha büyüyordu. Bir akşam dayanamadı. Malikanenin garajında Ulus’un karşısına dikildi.
— Abi! Kız kardeşimi böyle mi bıraktın sen? Ne yaptığını biliyor musun sen? Kübra’nın hayatı mahvoldu lan!
senin yüzünden!
Ulus başını kaldırmadı.
— Git Davut. Bu hâlde sana cevap veremem.
Davut’un yumrukları titredi. Gözlerinde hem öfke hem çaresizlik vardı.
— Keşke hiç tanışmasaydınız…
Davut hırsına yenik düştü ve Ulus’ bir yumruk attı, karşılık alamadı yere düşen Ulus dudağının kenarını eliyle sildi Davut’a baktı başını salladı ödeştik mi dedi
Davut ise henüz değil diyerek oradan ayrıldı. Arkasına bile bakmadan gitti. Ulus sadece boşluğa bakakaldı. Söyleyecek hiçbir şey yoktu. Çünkü Davut haklıydı.
📍 Kömür Cephesi – Karanlığın Sessiz Hazırlığı
Kömür dört ay boyunca ortadan kaybolmadı; yalnızca görünmedi. Necati ile kimsenin bilmediği tenha veya harabelerde buluşuyor, haritalar açıyor, isimler işaretliyor, eski defterleri karıştırıyor, kamera görüntülerini saatlerce izliyordu. Onun sessizliği, fırtınanın habercisiydi.
— Zamanı gelecek… Ulus Ayhan Bozdoğan’ın nefesini keseceğim.
Gözlerinde tek bir ışık vardı: İntikam. Ama bu sefer hedef yalnızca Ulus değildi. Onun sevdiği herkes hedef olacaktı.
Kübra geceleri uyuyamıyor, mutfakta su içmek için ayağa kalktığında bile göğsünde bir sızı hissediyordu. Ailesi duvar gibi arkasında duruyordu ama hiçbir şey acısını silemiyordu. Her kapı tıklaması onu irkiltiyor, her bilinmeyen numara Ulus sanıp kalbinin ritmini bozuyordu.
Ama açmıyordu. Çünkü affedemiyordu. Çünkü kırılmayı bir kenara bırakalım… paramparça olmuştu.
Ulus bir akşam yine sandığın başına oturdu. Sadece bir mektup açtı. Aras’ın el yazısı gözlerinin önünde belirince nefesi kesildi. Mektup kısa, net ve acıydı: “Eğer bir gün birini kendinden uzaklaştırırsan ve bu seni yıkarsa… o kişiyi sen değil kader seçmiştir, Ulus.”
Ulus gözlerini kapattı. Kübra’nın adını bile düşünemiyordu artık; çünkü her düşünüşünde nefesi daralıyordu. Ama düşünmeden de yaşayamadığını her geçen gün daha iyi anlıyordu.
📍 Kayseri – Bir Sonraki Sabah
Kübra işe hazırlanırken annesi kapıdan onu izliyordu. Saçları acıyla incelmiş, yüzü solmuştu. Semra kızının aynaya bakmadan hazırlandığını gördükçe içi parçalanıyordu.
— Kızım… iyi misin?
Kübra gülümsedi. Sadece gülümsedi. Sesi çıkmadı. Semra o gülümsemenin sahte olduğunu biliyordu. Ama hiçbir şey yapamıyordu. Bazen anneler bile çaresiz kalırdı.
Dört Ay Sessiz Bir Fırtına
Kimse konuşmadı. Kimse barışmadı. Kimse iyileşmedi. Ama herkes aynı sorunun etrafında dolandı: “Bu hikâyenin sonu nasıl bitecek?”
Kader bu sessizliği çok uzun süre taşımayacaktı. Bir yerde biri konuşacak, bir yerde biri dönecek, bir yerde biri kanatacak, bir yerde biri kurtulacaktı. Ama henüz değil. Şimdilik herkes kendi cehennemini tek başına yaşıyordu.
23 Ağustos 2019 – Gün 5
Bugün biraz iyiydi. Yalnızca biraz. Kübra evde balkona çıkıp hava aldı. Güneş tam karşısına vurduğunda Roma Köprüsü’ndeki öpüşmeleri aklına geldi. Kalbi göğsünde bir yumruk gibi sıkıştı.
Evin içinden annesinin fısıltısı duyuldu.
— Biraz yüzü gülüyor gibi…
Ama gülmüyordu. Sadece ağlamadığı bir an denk gelmişti.
Akşam günlüğe yazdı: “Hatırlamak lanet gibi. Unutmak da mümkün değil.”
Hilal en az beş kez aradı. İnci mesajlar attı. Özgür ses kaydı gönderdi.
— Kübra ne olur aç… bak özledik seni.
Kübra telefonu yüzüstü kapattı.
26 Ağustos 2019 – Gün 8
Semra ve Hamit’in sabırları taşmaya başlamıştı. Evde her şey Kübra’nın sessizliğine göre düzenleniyordu artık. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, televizyon açılmıyor, tartışılmıyordu.
Davut arayıp sordu:
— Kübra nasıl?
Hamit kısa bir cevap verdi:
— Kötü…
Davut bir süre sustu.
— Ulus her gün soruyor.
Hamit’in eli titredi.
— Artık sormasın. İt herif ne hakla merak ediyor .
Bugün Kübra günlüğe daha uzun yazdı: “Her uyandığım sabah, o gün Ulus’a kızmam gerektiğini söylüyorum kendime. Ama kalbim hâlâ onu savunuyor. Ben bu savaşı kaybetmekten yoruldum.”
Akşam kapı çaldı. İnci gelmişti. Hamit kızını çağırdı ama Kübra odadan çıkmadı. İnci kapının önünde on dakika bekledi. Kübra yine açmadı.
📍 Aras’ın Mektubu – 2009
“Kırılanın sesi duyulmaz… ama yankısı kaderi değiştirir.”
Kardeşim Ulus,
Bu satırları okuman belki dört ayı, belki dört mevsimi geçer… Ama bil ki ben senin kalbindeki çatlağı o geceden görüyordum. Bazı ayrılıklar sessiz olur, bazı ayrılıklar kavga ile, bazı ayrılıklar kan ile olur… Sizin ayrılığınız ise nefes keserek oldu. Ve bu, en ölümcül olanıdır.
Kardeşim… Kübra gitti diye kalbinin boş kaldığını sanıyorsun. Ama aslında içinde dolup taşan bir yer var: Söyleyemediğin tüm cümlelerin ağırlığı. Sen o kıza hiçbir zaman “git” demedin. Ama bir kere bile “kal” da demedin. O kendi yarasını susturarak seni sevdi. Sen kendi karanlığını taşıyamayıp onu incittin. Ve ikiniz de kırıldınız.
İşte kader bazen böyle çalışır: Aşkı vermez, sınar. Kalbi birleştirmez, böler. Yolu açmaz, daraltır. Çünkü karanlığın içinden geçen aşklar daha ağırdır.
Kübra’nın sessizliğini sakın yanlış okuma Ulus. Sessizliği nefret değil… korku. Sessizliği öfke değil… hayal kırıklığı. Sessizliği kaçış değil… korunma çabası. Senden değil, kendinden kaçıyor. Kendi kalbini, kendi zayıflığını, kendi teslimiyetini görünce korktu. Çünkü sen ona karanlığınla yaklaştın. O ise sana ışığıyla dokundu.
Fakat unutma kardeşim: Işığa yaklaşan karanlık da yanar. Karanlığa yaklaşan ışık da kör olur. İkiniz de yandınız. İkiniz de kör oldunuz. Şimdi birbirinizi göremiyorsunuz diye sevginizin bittiğini sanma. Sadece gölgedesiniz.
Ama gölgeler çekildiğinde biriniz diğerine tutunmak zorunda kalacak. Bunu siz seçmeyeceksiniz, kader seçecek.
Kardeşim… Dört ay susmak yenilgi değildir. Dört ay beklemek güçsüzlük değildir. Bazen kalbin dinlenmeye ihtiyacı olur. Bazen aşkın nefes alması gerekir.
Senin sessizliğin onu öldürmedi Ulus. Onun sessizliği seni bitirmedi. Ama ikinizin de sessizliği karanlığın kapısını tekrar araladı. Ve ben buradan bakınca görüyorum: Bir gün biri kapıyı açacak. O gün ya yeniden doğacaksınız ya da tamamen biteceksiniz.
Kübra’nın gözyaşlarına sakın kızma. Kendi sessizliğinden sakın utanma. Kırılan kalpler bir daha birleşmez sanılır. Ama ben bir şeyi senden iyi öğrendim kardeşim: Kırık kalpler doğru elde birleşirse eskisinden daha güçlü olur.
Sadece o elin kim olacağına kader karar verecek.
Sen bekle. Sabret. Karanlığına yenilme. Çünkü sen hâlâ o adla yaşamaya değer bir adamsın.
— Aras Ağa Bozdoğan
“Bazen gitmek iyileştirir, kalmak ise tamamlar… ama en çok sevmek büyütür.”
---
✒️ Yazardan– “Kırık Kalpler” Bölümü
Bu bölüm, hikâyenin en sessiz fakat en gürültülü kırılma anlarından biri.
Bazen karakterler birbirlerine bağırarak ayrılmaz; bir kelime bile edilmez…
Sadece sessizlik büyür, duvarlar yükselir, mesafeler kalbi paramparça eder.
Kübra’nın Kayseri’ye dönüşü ne bir kaçış ne bir yenilgi.
Bu, kalbin kendini korumak için aldığı en ilkel refleks.
Her kopuş, dışarıdan bakıldığında bir karar gibi görünür,
Ama içeride her zaman bir yara izi taşır.
Ulus’un İstanbul’daki çöküşü ise onun ilk defa gücüyle değil,
Kalbiyle sınandığı an.
Düşmanlarını yenmek kolaydı,
Ama kendisiyle yüzleşmek… onu en çok yoran savaş bu oldu.
Bu iki kalbin aynı anda kırılması, hikâyenin durağanlaştığı değil,
Tam aksine en çok şekillendiği yer.
Çünkü bazı yollar ayrıldığında biter.
Bazı yollar ise, ayrılarak kendini tamamlar.
Ve bu bölüm…
Okura şunu hatırlatmak için yazıldı:
Hiçbir büyük aşk, sessiz bir kırılma yaşamadan büyüyemez.
Sessizlik, bazen en yüksek çığlıktır.
Ve kırık kalpler, doğru zamanda yeniden karşılaşmak için kırılır.
---
🌙’’Sevgili Okurum.’’ (Yazarın Sessiz Fısıltısı)
“Bu bölümde hiçbir karakter iyileşemedi.
Ve bu, hikâyenin en doğru yeriydi.
Çünkü iyileşmek, önce en dipte kırılmakla başlar.”
🔥 Ulus
“Dört ay…
Dört ay boyunca her gece aynı yerde durdum; o gitmesin diye değil, geri dönmeye cesaret edemesin diye.
Ben onu korumaya çalışırken… kendimden kaçtım.
Kübra’nın sessizliği beni öldürmedi.
O sessizliğin arkasında hâlâ adımı söylemediğini bilmek öldürdü beni.
Keşke beni hiç tanımasaydı…
Ama tanıdığı için yaşıyorum hâlâ.
Ve o dönene kadar nefes almak bile bana ceza gibi geliyor.
O dönmezse… ben kim olurum bilmiyorum.”
---
---
🌑 Kübra
“Dört ay…
Dört ay içinde kaç kere kendime ‘geçecek’ dedim, bilmiyorum.
Geçmedi.
Ulus’tan kaçınca acının da geride kalacağını sandım.
Ondan uzaklaşınca düzeleceğini her şeyin biteceğini …
Geceleri uyanmayacağımı…
Kalbimin üzerindeki ağırlığın kalkacağını sandım.
Ama her sabah aynı gerçekle uyandım:
Ben ondan kaçarken, o benim içimde kaldı.
Onu sevmekten yoruldum demek istiyorum ama yalan.
Onu affetmemekten yoruldum.
Bir yanım ‘iyi ki gittin’ diyor,
Diğer yarım ‘keşke gitmeseydin.’
Kimseye söyleyemediğim şey şu:
Ulus bana kırılmadı… beni kırdı.
Ama en acısı, kırdığı yerde hâlâ onun adı atıyor.
İçimde bir yer, hâlâ onun gelişini bekliyor.
Bu bekleyiş beni öldürüyor…
Ama beklememek daha çok öldürür gibi geliyor.”