GÜZEL KIZ VE YAKIŞIKLI GENÇ
Prensesleri dahi kendine hayran bırakacak güzellikte bir genç kız yaşarmış bu diyarlarda. Herkesin beraber olmak istediği, kızların gıpta ederken dahi aşkla baktıkları bir kızmış.
Sarı saçları varmış öyle diyorlar ki burnu yeryüzünde ki en güzel burunlardan birinin örneğiymiş. Özellikle bundan bahsetmeleri güzelliğin temelinde burun detayını önemsediklerinden olsa gerek. Ne kadar da aciz bir düşünce… Öve öve bitiremedikleri bu güzel kız için son cümlelerini şöyle bitirirlermiş;
“ Barbie kadar güzel bir kız! ”
Sanırım Barbie ideal güzellik formatıydı bu dünya için. Tabi ki o güzel kız Barbie olarak tanımlandıysa Ken olmazsa olmazdı. Evet, bir gün o güzel kızımızın onun kadar güzel bir partneri olmuştu. Elbette tek Ken o değildi lakin diğerlerinden daha çok seviyordu onu genç adam. Bu yakışıklı gencin kırık dökük bir ailesi vardı. Ayyaş bir babası, yaralı bir annesi…
Ve genç kızla tanışana kadar yaşadığı çapkın hayatı… Genç kız her istediği denildiği an yapılan, şımarık, narsist ve sevmeyi satın almaktan ibaret sanan bir mizaçla büyütülmüşken; yakışıklı gencin büyütüldüğü şartları bahane ederek yaptığı şeyler birbiriyle çakışmamıştı.
Lakin genç adamın bu hoyratlığı genç kızla tanışana kadardı. Annesi bu dünyada ki en değerlisiyken birden o değeri yüreği başka birisine daha layık görmüştü. Aşık olmuştu, aklı başında değildi. Kontrolsüzce, kendini harap edebilecek bir aşkla bağlanmıştı güzel kıza.
Bu hikayenin küçüğü yakışıklı gençti; büyüğü güzel genç kızımızdı. Size bir sır vermem gerekirse kadınların ruhunda taşıdığı anne benliği beraberlik yaşadığı ilişkiye de her zaman bulaşır.
Kızımız yaşça büyük olduğu için oğlana istediği gibi davranma hakkını kendinde buluyordu. Daha doğrusu bu hakkı ona yakışıklı genç tanımıştı. Dedim ya! Aklı başında olmaksızın vurulmuştu genç kıza.
Sizde takdir edersiniz ki bir gün güzel genç kız ayrılma kararı alacaktı. Bunu yakışıklı gence bildirmekte bu işin bir parçasıydı. Belki de oğlan için en iyisi buydu.
Kırık dökük bir aile de aldığı yarayı genç kıza bağlanarak kapatmamalıydı. Kendi üstesinden gelmesi gereken sorunlarını bir insana bağlarsa fazlasıyla yaralanacaktı.
İnsan aciz ve bencil bir ruha sahipti. Eğer kendisine karşı vazgeçilmezlik ve minnet duygusunu sezerse en başta bunu ona hissettirenden vazgeçerdi. Çünkü hayatına devam etmesi için yeterli egosu ve özgüveni tatmin edilmişti.
Güzel genç kız yakışıklı gence ayrılık mesajı atmadan önce beraberliği hakkında en yakın arkadaşına klişe sözler söyleyerek kendini vicdanen rahatlatma eylemine başvurmuştu bu seferde.
“Onu hak etmiyorum Asu. Beni benden daha çok seviyor. Ayrılmamız en doğrusu olacak.”
Belli ki yakışıklı gencin karşılıksız sevgisi ağır gelmişti ona ya da yakışıklı gençle de öncekiler gibi amacı sadece takılmaktı. İlerisini düşünmemişti. Ya da birisinin onu bu denli sebepsiz sevebileceğini…
“Cemre lütfen saçmalama! Bu kurduğun cümleler de neyin nesi, romantik bir çizgi romanda değiliz. Sizin aileleriniz bile tanıştı. Sana öncekileri unutmadıysan çocuğa umut verme dedim! Sen gittikten sonra o çocuğun acısı kitap sayfalarını çevirdiğinde geçmeyecek. Bir dön bak onda açacağın yaraya.”
Sadece gözleri dolmuştu güzel kızın. Dost acı söylerdi ne de olsa. Haksızlığının yüzüne vurulması onu daha da sinirlendirmişti. Gerçekten de ucuz romantik bir aşk kitabında olduğunu varsayarak yaşıyordu duygularını. Fakat aramaya bile tenezzül etmeden ayrılığını bir mesajla kapatan birisinden ne beklenebilirdi ki?
Yakışıklı genç mesajı görür görmez dünyası o an yıkılmış bir yığın duygu olarak kaldı. Aslında yeni okuldan çıkmış sevdiğiyle geçirdiği bu çetrefilli haftayı ona unutturmak için sürpriz yapmaya gidiyordu. Birden ağlamaya başladı. Buğulanan gözleri ardında hıçkırarak mesaja yeniden baktı. Bunun doğru olmasını istemiyordu. Ağlıyordu çünkü “Erkekler ağlamaz diyen onun kadar sevmemişti güzel bir kızı."
Her ne kadar gözyaşını silse de yeniden dökülmeye devam ediyorlardı. O silsin isterdi şimdi gözyaşlarını. Hızlıca rehbere girdi ve onu aradı. Adını en başa mühürlemişti hiç gitmeyecekmiş gibi…
Telefon uzunca bir çalıştan sonra açıldı. Boğazı düğümlenmişti sanki. Sadece hıçkırıklar içinde ağlıyordu. Yapacağı başka bir şey yoktu zaten.
“Özür dilerim Cemre. Yanlış bir şey yaptıysam özür dilerim.”
Zar zor bu cümleleri kurabildi. Yeniden hıçkırarak ağlamaya devam etti. Sevgisi; sevdiğinin onun ağlayan sesini duymasından duyacağı acizlikten daha büyüktü. Utanmalıydı güzel kız kendinden! Yaptığı her şeyden utanmalıydı.
Haksız ve bencil olmasına rağmen aldığı özürden, sevilmek başkalarını daha da güzelleştirirken aldığı sevgiyi güzelleştiremediğinden, her zaman utanmalıydı.
Ama telefonun diğer ucunda aklından geçen tek şey hala ‘Ben onu hak etmiyorum.’ Klişesiydi.
Lakin yakışıklı gencin kalbine usta bir çilingir olarak zorlanmadan girmişti. Mesken tuttuğu yerin sahibi onu kolay kolay yerinden söküp atamayacaktı.
Günler sonra yine beraberliklerini tek taraflı ayakta tutmaya çalışan yakışıklı genç bu olayı da hafızalardan silmişti. Yeniden genç kızın gönlünü hoş etmiş onunla ayrılıklarını kısa tutmuştu. Tek taraflı bu yersiz çabası ilişkilerini bir süre ayakta tutmaktan ve yakışıklı genci yaralamaktan başka bir işe yaramayacaktı.
MERYEM
Sanırım bu ilişkide sadece kalbi her zaman kırılmış bir erkek karakteri ve bencil bir kız karakterini gözlemleyeceğim. Bir insan nasıl bu kadar kör olabilir anlamış değilim. Kızın onu eşi değil de uşağı yapması an meselesi!
Demek ki kör aşıklar sayesinde mutlu evlilikler var. Fakat bu hikayenin sonunu çok merak ediyorum. Acaba çocuk bu tek taraflı çabadan yorulup ayrılacak mıydı? Yoksa dünya için başka bir kör aşığın daha mı mutlu bir evliliği olacaktı?
Bu arada kendimi tanıtmam gerekirse ben Meryem KAYHAN. Bütün bu yaşananların içinde üçüncü bir göz gibiyim. Sadece izliyor ve kendi payıma düşeni alıp sessizce bitenlere şahit oluyordum. Hayatımı bir kitaba aktaramayacak kadar sıkıcı ve planlı yaşasam da başkalarının hayatını kitap yapacak kadar iyi bir gözlemciyimdir.
Hata yapmaktan ve yara almaktan fazlasıyla uzak durduğum için şu ana kadar şahit olmadığım insan tipi kaldı mı bilmiyorum. Belki bir aşk doktoru belki de bir psikiyatri uzmanı olabilirdim bu gidişle. Son sınıf olmama rağmen hala insanları gözlemlemekten onların hayatını üçüncü biriymişim gibi yaşamaktan vazgeçmedim.
Aldatılmaktansa başkasının nasıl aldatıldığını görerek bundan kaçınmak beni daha hasarsız yapar öyle değil mi? Beni bulacak beyaz atlı prens gelene kadar bu korkaklığım yüzünden hayatı yaşamaya değil de izlemeye gelmiş biri olarak kalacağım gibi görünüyor. Bu huyumdan ancak kör bir aşık olduğum da vazgeçebilecektim. Yakışıklı genç gibi…
Öyle ki sadece aşk konusunda da böyle değildim sırtıma yiyebileceğim darbelere karşın sadece tek bir arkadaşa sahibim. Ondan darbe alsam da acıtmayacaktır muhtemelen. Başkalarının ne tür insanlardan nasıl darbeler yediğini fazlasıyla görme fırsatım oldu.
Sadık bir arkadaşa sahip olmak fazla arkadaşa sahip olmaktan iyidir.
Ailemin tek çocuğu değilim. Baş belası bir kardeşe de sahip olduğumu bilmeniz gerekiyor. Sanırım kapanan kısmetimin nedeni benimle aynı okulda olan erkek kardeşim.
Lise birinci sınıfa gitmesine rağmen son sınıf öğrencilerinin koridorunda takılmaktan vazgeçmiyor. Fakat ben de onu görmek bahanesiyle sürekli onları gözlemleyip kendime yeni hikayeler edinmeyi aksatmıyordum. Neyse ki seneye ondan kurtulacaktım.
Güne güzel bir enerjiyle uyandım. Etrafımda ki yastık tüylerini görünce birden kaşlarım çatıldı. Sonra dün Eren ile yaptığımız yastık savaşını hatırlayınca saçlarımı elimle düzelterek tebessüm ettim. Kalkıp yere saçılan tüyleri toplayacaktım ki odamın kapısı çaldı.
“Girebilirsiniz!”
Gelen kişi evde anneme yardım eden Safiye ablaydı. Aceleyle yatağımı düzeltip yerde ki tüyleri almaya yeltendim ki Safiye abla bana seslendi.
“Lütfen karışma Meryemcim. Sen aşağıya in kahvaltı hazır, biz Gülben’le hallederiz.
Birden yüzüm kızardı. Ona iş çıkarmak beni utandırıyordu. O hayvan Eren’e odadan çıkmadan burayı toplamasını söylemiştim!
“Kusura bakma Safiye abla. Dün toplamadan uyuyakalmışız. Siz kahvaltı etmeyecek misiniz?”
Safiye abla şefkat dolu bir gülümsemeyle saçımı okşadı.
“Hayır, canım bugün cumartesi Gülben ablanla erken çıkacağız. Annen şimdi çıktı. Bizde bir saate çıkarız.”
Doğru bugün izin günleriydi. Kafamı onaylar bir şekilde salladım.
Babamı iki ay önce kaybetmiştik. Ve evde sadece annemin gidişi söz konusu oluyordu artık. Yavaş yavaş günlük hayatımıza adapte olsak ta hala babamsız günler eksikti. O sırada Gülben abla da odama giriş yaptı.
“Günaydın Meryemcim. Eren odasında yok nerede olduğunu biliyor musunuz?”
Birden kısık bir titreşim sesiyle yatağıma yöneldim. Telefonum her zaman ki gibi titreşimdeydi. Çünkü ne zaman sesini açsam Eren’in şaka amaçlı yaptığı saçma sapan zil sesleri beni rezil ediyordu.
Arayan size bahsettiğim tek arkadaşım Gökçendi.
Gökçen’in babası Harun amca ve babam iki ay öncesine kadar ortaktılar. Annem anlamadığım bir sebepten ötürü ortaklığı anlaşmayla bitirmişti. Ve konu Harun amcanın itirazına kalmadan kapatılmıştı. Sonradan anladım ki zaten itiraz edecek bir şeyi de yoktu. Aksine utanmalıydı!
Bu olayı annemin telefonda asistanıyla yaptığı konuşmalarına izinsizce kulak misafiri olduğumda öğrendim. Zaten bize bu gibi şeylerden bahsetmekten hep kaçınırdı. Harun denen o haysiyetsiz babam öldükten hemen sonra hisselerin yarısından fazlasını kendi hesabına geçirmişti.
Bu konuda anneme sonuna kadar hak vermiş ve o adamı bir kaşık suda boğmak istemiştim. Bunları yeniden hatırlamak beni biraz üzmüştü. Çünkü ortaklık bozulduktan sonra aramıza ailelerimizden de kaynaklanan sebepsiz bir soğukluk girmiş sonrasında Gökçen’in benimle yaptığı duygusal konuşmasıyla olayları geride bırakmıştık.
Anneme gönlü yoksa Gökçen’le konuşmayı keseceğimi söylesem de onu babasından ötürü suçlamamam gerektiğini bunun yersiz olduğunu söylemişti. Ve ne gariptir ki her zaman ona yakın olmam konusunda beni tembihlemişti.
Gökçen babasından ayrı yaşadığı için beni her fırsatta onun yanına gönderiyordu. Her şeyi bir kenara bırakıp telefona yöneldim. Çünkü istesem de annem bu konuda ağzını açıp bana bir şey anlatmayacaktı. Sanki görecekmiş gibi yüzüme samimi bir tebessüm kondurarak telefonu açtım.
“Günaydın güzellik, nasılsın?”
Tebessümüm giderek büyürken onu yanıtladım.
“İyiyim, şey sen bana güzellik mi dedin?”
Karşı tarafın cevabın uzun sürmedi.
“Evet, güzelim, hoşuna gittiyse tekrar diyebilirim.”
Şu an kendimi gerçekten zor tutuyordum.
“Şe… Şey de…”
Repliğimi daha bitirmeden beni gülme krizi tuttu. Gökçen’in de haykırmasıyla resmen mesafeler arası kahkaha koridoru oluşturmuştuk. Şakasına Gökçen’in bana yaptığı ufak çaplı flört davranışları dışınca bu replik sınıfımızda ki aşk kuşlarına aitti.
Şuan onlar duymasa da özür dilerim fakat her yapışımız da gülmekten yıkılıyoruz. Oda da ki şaşkın bakışlara maruz kalsam da bizim bu halimize alışmışlardı artık.
İkimizde sakinleştiğimizde telefonu kapatıp mesajlaşmaya karar verdik. Çünkü birbirimizin cilve dolu sesini duyunca daha fazla kahkaha atasımız geliyordu.
Bugün benimle buluşmak istese de evde Eren’le tek kaldığımız için reddetmek zorunda kaldım. Gülben ve Safiye abla evin içinde gezerken yatağımın altından tıkırtı sesleri geldiğini duydum.
“Aaağğğ kafam! Kim koydu beni buraya?”
Bazen gerçekten bu çocuğun engelli olup olmadığı konusunda şüpheye düşüyorum. Yatağımın altına girmeyi nasıl becermişti? Ve asıl soru bütün gece orada mıydı?
“Safiye abla Eren burada! Merak etmeyin ben onu getireceğim birazdan.”
Daha fazla telaşlanmamaları için içeri seslendikten sonra yataktan inip aşağı doğru eğildim. Kafası diğer tarafa dönüktü ve hala bağırıyordu. Tabi ki de onu bu kadar kolay çıkarmayacaktım.
Çalışma masamın hemen solundaki dolabın kapağını açıp içinden keman yayını çıkardım. Bu arşeyi ona hediye edecektim tabi ki! Şeytani bir gülümseme ile yeniden yatağın altına girip arşeyi yüzüne doğrulttum.
“Bana bak küçük velet bugün evde beraberiz eğer buradan çıkmak istiyorsan bana kardeş sözü vereceksin!"
Masum bir yüz ifadesiyle bana baktı. Ağlayacak gibiydi ve bu benim hoşuma gidiyordu. Oraya nasıl girdi bilmiyorum fakat gerçekten sıkışmış gibiydi.
“Şartları aliyim, mecburen.”
Kafasına yandan arşeyle vurdum.
“Aliyim değil, alayım! Ne zaman düzgün bir Türkçen olacak?”
Dudaklarını büzerek bana baktı buradan çıkmak istiyordu. Çaresizken bu çocuğu daha çok seviyordum.
“Kural bir asker, ablanın sözünden çıkmak yok! Söz mü?”
Gülerek kollarını bana doğru uzatsa da bunu başaramadı.
“Kardeş sözü!”
Kahkaha atarak ona elimi uzattım. Bu kadar işkence yeterdi. Onu çıkardığım an bana sımsıkı sarıldı. Küçüklüğünden beri karanlıktan çok korkuyordu ve şuan kendimi kötü hissetmiştim. Saçını okşayarak onu aşağıya indirdim. Sofraya oturduğumuzda çatalıma salatalık alıp havaya kaldırdım.
“Vınnn araba geliyor! Kim fıstık yeşili, ayva şekilli, çekirdek desenli hıyar ister?”
“BEN!”
Oturduğu yerden ayağa fırlayıp salatalığı kaptı. Ağzındakini yuttuktan sonra çatalını domatese batırıp benim yaptığım gibi havaya kaldırdı.
“Vunn minibüs geliyor! Kim çilek kırmızısı, kavun şekillisi, badem desenli tomato ister?”
“BEN!"
Ayağa fırlayıp onun bana uzattığı domatesi bir çırpıda kaptım. Onun en sevdiği renk yeşil benim ki kırmızı olduğu için bu ikiliyi çok seviyorduk. Sonrasında ben elimde ki çatalı ona o elinde ki çatalı bana uzattı. Ne de olsa benimkiyle o, onunkiyle ben yemiştim. Favori kahvaltı başlangıcımız buydu. Her ne kadar büyüsek te…
Yemeğimi yerken yuttuğum son lokmadan sonra konuşmaya başladım. Bunu söylemesem ölürdüm.
“Bu arada ‘kavun şekillisi’ değil ‘kavun şekilli’ olacaktı.
Bana ters ters baksa da rahatlamıştım. Vazgeçemediğim bir başka huyum buydu. Ne yapabilirim? “Can çıkar huy çıkmaz."
“Çocuklar kahvaltınız bitti mi? Toplayıp çıkalım biz.” Ben tam cevap verecekken Eren atlayıverdi.
“Biz burada eşşek başı mıyız Safiye abla? Bir sofra da kaldıramayacaksak ölelim.”
Şuan gururla eserime bakıyordum. Alnından öpülesi bir çocuk! Eee tabi kimin kardeşi sonuçta. Ve bu sefer de hatasını görmezden gelecektim.
‘Eşşek değil eşek çocuk!’ Benliğimi susturamıyorum maalesef.
Safiye abla elini ısırıp masaya vurarak Eren’e kızdı. Gerçekten bu batıl şeylere inançları var mıydı?
Elini ısırıp masaya vurdu diye ölmeyecek değiliz ya. Hem ‘Allah korusun’ kelimesi rafa kalkmıştı da benim mi haberim yoktu.
“Aaa üstüme iyilik sağlık! Tövbe de Erenim. Elimize yapışmaz ya toplar giderdik.”
Olaya hiç dahil olmayı öğrencimin tekrar cevaplamasına izin verdim.
“Bizim de elimize mi yapışmaz ablam. Hem biz yedik biz toplarız. Değil mi ablacım?” Şuan patlamak üzere olan bir sevgi tomurcuğuydum.
“Tam olarak öyle! Lütfen her şeyden siz sorumluymuş gibi hissetmeyin. Hadi şimdi vakit kaybetmeden gidin.”
Safiye abla kendimizi bu kadar güzel yetiştirdiğimize ne kadar sevinse de bu tepkilerimizi sevmiyordu. Fakat başka türlü derdimizi anlatamıyorduk. Bunları babam bize öğretmişti. ‘
Orta da bir iş varsa yapması gereken kişi işin sahibidir. Ve sorumluluk her zaman kişinin kendisine ait olmalıdır.’
Bu tavsiyeleri her ne kadar iş kolik yapısıyla verse de bizim için bir altın değerindeydi. Özellikle Eren adına…