İçeriğe geç

MELODİ

Bölüm 3 · 7 dk okuma

MELODİ

Bölüm 3

BEKLENİLMEYEN GELİŞME

"Ece nereye gidiyorsun?"

Kulaklarımı dolduran babamın sinirli sesiyle yine bir kez daha o eve geldiğime pişman olmuştum çoktan.

"Sana ne ya, SANA NE!" diye bağırmıştım babama, beni önemsiyormuş gibi yapmasını kaldıramıyordum.

"Ece kendine gel bak elimden bir kaza çıkacak." babam arkamdan bana bağırırken ben çoktan çantama ihtiyacım olan kıyafetlerimi koyup bir an önce bu lanet olası evden çıkmak istiyordum.

" Buraya gelmek hataydı" deyip sessizce kendime kızıyordum bir nevi. ben ceketimi giyip kapıya yöneldiğim sırada, arkamdan gelen sesi duymamla öfkeyle yerimde kalakalmıştım.

"Kaya abi, sen annemin yanına çıkar mısın? ben hallederim burayı" Babam öfkeyle yukarı çıktığı sırada karşımda o pisliği görmeye asla alışamayacağımı bir kez daha anlamıştım. kırk iki saniye boyunca yüzüme o pislik gülümsemesiyle baktıktan sonra ben çoktan kapıya ulaşmıştım bile.

"Ece, Hemen gidiyor musun? biraz daha kalsaydın, çay falan ikram etseydi Suna." çay diyordu ya yüzüme bakıp utanmadan çay diyordu, bana yaptığı, yaşattığı onca şeyden sonra hala kal diyebiliyordu. Adımı ağzına alması bile bana göre yeterince büyük bir utanç kaynağıydı.

"sen benimle dalga mı geçiyorsun? sana daha kaç kere söyleyeceğim benim karşıma çıkma diye." öfkeyle yüzüne baktığım sırada o bundan hiç etkilenmemiş gibi sırıtarak suratıma bakmaya devam ediyordu.

"Evimize gelen sensin" duyduğum bu saçma cümle karşısında resmen beynimden vurulmuşa dönmüştüm.

"EVİNİZ Mİ! EVİNİZ, NE ARA BU BOK ÇUKURU SENİN EVİN OLDU KEREM," öfkemi asla kontrol edemiyordum. Her dakika daha da fazla öfke doluyordum ona karşı. gözlerimin içine bakma cesaretini kendinde buluyorken bir de hala bana cehennem ettiği bu evden 'evimiz' diye bahsedebiliyordu.

İyice Kerem'e yaklaşıp ölümden farksız buz gibi sesimle kulağına eğildim.

" kimin evinde oturduğunu asla unutma Kerem Ünal, bir gün, bu ev sandığınız yer, bir enkaza çevrilecek ve ben seni o enkazın altına gömeceğim. " deyip doğrulmuştum çoktan, iki dakika önce bana 'evimize gelen sensin' deyip yüzüme pis pis sırıtan o heriften eser kalmamıştı, bu da yüzümde daha büyük bir gülümsemenin oluşmasına sebep oluşmuştu.

"Şimdi evimde doya doya oturabilirsiniz." Kerem'in bir şey söylemesine fırsat bırakmadan ben cehennemimin kapısından çoktan çıkmıştım bile...

:)

Arabaya bindiğim sırada telefonumun çalmasıyla kendime gelmiştim. telefonda adını okuduğum isimle yüzümde gülücüklerin oluşması saliselerimi almıştı.

"babyy" Deniz'in aramasıyla sesimde az önce sinir küpüne asla dönmemişim gibi bir neşe oluşmuştu. Benim şu hayattaki tek neşe kaynağım olabilirdi.

"Neredesin baby ya seni beklemekten ağaç oldum burada" demişti Deniz'in sıkılgan sesi

"Geliyorum ya eve uğramak zorunda kaldım maalesef ki" dedim beni anlamasını isteyen bir sesle

"Hee şimdi anlaşıldı, gelince konuşuruz. I love you "

"Okey, I love you to baby" telefonu kapatmamızın ardından hemen rehberde başka birini aramaya koyulmuştum. telefon uzun uzun çalmasının ardından sonunda açılmıştı

"Evet" diyordu tüm soğuk sesiyle,, şirkete yaklaşmış olmalılardı çünkü benim. bir hayli bu evde zaman kaybettiğim ortadaydı.

" Yoldayım, şimdi geçiyorum şirkete"

" Tamam yaklaştık bizde "

:)

Telefonu kapatmamızın ardından yirmi üç dakika on iki saniye sonra şirketin kapısının önündeydim en az on yada on beş adamıyla beraber, sevgili dedeciğim de tüm ciddiyetiyle beni bekliyordu.

"Sonunda gelebildin, bir sorun mu var?" diye sordu beni kontrol etmek istercesine

" Her zaman bir sorun var. Bu artık sıra dışı bir durum değil bizim için. Bu arada beni bekleme inceliğinde bulunduğun için teşekkürler ama artık içeri geçsek mi" konuşmasına fırsat vermeden şirketin ana kapısından içeriye girmiştik. gördüklerim karşısında küçük dilimi yutacaktım resmen buraya gelmeyeli yıllar olmuştu ve bu zaman zarfında da epeyce değişmişti, ayrı bir krallık gibiydi resmen. Gerçi özel bir birim yetiştirildiğini göz önüne alırsak bu kadar şık ve benim deyimimle krallığa benzemesi oldukça olağandı. Gözlerimi bu ihtişamdan nihayet çekebildiğim sırada tüm ciddiyetimi tekrar toplamıştım. etrafta ki öğrencilerin bize şaşkınlıkla baktıklarını anca fark edebiliyordum. açıkçası savaşa gider gibi simsiyah giyinip büyük bir egoyla yürüyen ve arkalarında on beş tane adamın olduğu iki kişi çokta sıradan bir durum değildi.

yanımıza gelen uzun boylu takım elbiseli ve tahminimce güvenlikten sorumlu olan biri yanımıza gelmişti

" hoş geldiniz bay Dragan, Ece hanım" görevli bize selam verdikten sonra başımla selam verme inceliğinde bulunmuştum. Dragan onu bile yapmaya tenezzül etmemişti çünkü ona göre, oldukça sıradan bir insandı, hiç bir statüsü olmayan, saygı görmeye değer olmayan biriydi.

"Oğlum nerede acaba, babasını karşılamaya gelmiyor mu?" diye sordu karşımızda ki bizim adımızı bilen ancak bizim adını bilmediğimiz adama ama kendisi de biliyordu dayımın onun ayağına, onu karşılamak için asla gelmeyeceğini.

" kendileri önemli bir toplantıdalar efendim. Beni görevlendirdiler sizi yukarı çıkarmak için. Sizinle özel olarak konuşacağını da belirttiler" dedi nazik bir sesle adını bilmediğimiz adam ama dayımın Dragan'la özel olarak konuşup bana söylemeyeceği konu da aklıma takılmıştı.

" pardon acaba Deniz bey nerede biliyor musunuz" dedim, burada böyle sessiz sessiz oturmak hiç içimden gelmiyordu.

" Ömür bey, nöbetçilerle beraber toplantıdalar Ece hanım, az sonra biter toplantıları ben burada olduğunuzu haber veririm kendilerine " kafamı nezaketen anladım anlamında salladıktan sonra Dragan, adını bilmediğimiz adamla birlikte yukarıya çıkmıştı çoktan, bende yanımda on beş korumayla birlikte bahçenin ortasında kalakalmıştım. az ilerideki oturmak için özenle dizayn edilmiş, ormanın bir parçası gibi duran koltuklara yönelmiştim. oturduğum anda buranın niçin dizayn edildiğini anlamıştım bile. Etraftaki öğrenciler birbirleriyle şakalaşıyor ve cidden eğleniyor gözüküyorlardı. Burayı Ekiple kıyaslamam mümkün bile değildi.

Ben şirketi baştan aşağı incelerken önümde duran bir grup kızın arkamdaki ormana doğru heyecanla baktıklarını fark etmiştim, ne olabilirdi ki onlarda bu kadar heyecan yaratacak? arkamı dönüp olayı anlamaya çalıştığım sırada ormanın az ilerisinde belki benden altı, yedi metre uzaklıktaki kum torbasını adeta haşat etmeye yemin etmiş birini izlemeye koyulmuştum. uzun boylu, koyu kumral, ve ciddi anlamda six pack'leriyle göze çarpıyordu. neden üstünde bir şey yoktu ki? tamamen gösteriş meraklısıydı, buradaki onlarca kızı o gösterişli kaslarıyla etkileyebileceğini sanıyordu ukala. önüme dönüp bana ikram edilen çaydan bir yudum aldığım sırada bir yandan da elimdeki George Orwell 'in 1894 kitabını okuyordum. 'sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir harekettir.' diyordu George Orwell. Fazlasıyla haklı bir düşünceydi çoğu insana göre ama bence asıl önemli olan insanların bu sahtekarlık denen kavramı neden yapma ihtiyacı hissetmeleriydi.

bir kaç dakika sonra Dragan dışarı çıkmış ve yanıma doğru ilerliyordu.

"Gel benimle" deyip beni kolumdan tutup neredeyse dış kapıya kadar götürdükten sonra planladığımız işte bir terslik olduğunu anlamamam için aptal olmam gerekirdi.

"Ne oldu Dragan bir terslik mi var?" dedim meraklı gözlerle

"dayın senin burada kalmanı istiyor, nöbetçilerle beraber" ne dediğinin farkında mıydı nöbetçilerle kalmak da ne demekti, benim zaten bir ekibim vardı plan asla bu değildi.

" Plan bu değildi ve sen dedin plana sadık kalacağız diye" kapının önünde kafa kafaya vermiş bu saçma olayı tartışıyorduk ve böyle bir şeyin olması oldukça imkansızdı.

" Evet, dedim ama artık kartlar değişti. Ömür bir şeylerin farkına varmış olmalı ve seni olabildiğince yakınında istiyor, eğer nöbetçilerin grubuna dahil olursan içeriden bilgi almamız daha kolay olacaktır." demişti olabildiğince sakin bir sesle.

" Bu çok riskli, her an her şey mahvolabilir." evet endişeliydim hem de fazlasıyla ancak kendim için değil. Denizde nöbetçilerin bir üyesiydi ve ona en ufak bir şey olmasına asla izin veremezdim.

" Yapacağımız hiç bir şey yok, elimize geçen bu fırsatı değerlendirmeliyiz." Dragan derin bir nefes alıp gökyüzü mavisi gözlerimin en derinine bakarak devam etti

" çok az kaldı kızım, çok az .Bu iş biter bitmez kartlar yeniden dağıtılacak ve tüm kartel adamları önümüzde diz çökecek, başta da o " o da diz çökecekti, şu hayatta uğruna yaşadığım en büyük intikamım ve en büyük korkum, nefret ettiğim çocukluğum ve beş yaşım. hepsinin intikamıydı bu, hepsinin acıları, artık bu acılarımın intikamını almak boynuma borç olmuştu. Hiçbir yapılan unutulmaz ve öfkesi asla dinmezdi. Ben bunu beş yaşımdan öğrenmiştim. Unutmazdım, unutamazdım bana yapılanları ve daha fazlasını, bu lanet yola çıkış amacımı asla unutamazdım.

" Deniz'in ve dayımın kılına zarar gelmeyecek, diğerleri umurumda değil. Eğer onlara en ufak bir şey olursa plan iptal." demiştim kendimden emin bir sesle. her ne kadar bu savaş benim için önemli olsa da şu hayattaki tek ailem olan Deniz ve dayım benim için çok daha değerliydiler.

Dragan, başını tamam anlamında sallamış ve iki adım atıp bana sarılmıştı. " nöbetçilerin bir lideri var, Emre Karabey ona çok dikkat et. Zekidir ve fazlasıyla da acımasız, onun yerle bir edersen nöbetçilerde yıkılır." benden nöbetçilerin arasına girip bir hain olmamı istiyordu ve sonucunda da bu yola çıkış amacıma ulaşacağımı söylüyordu ama tek bir şeyin farkında değildi bu yolda sadece nöbetçileri yerle bir etmekle kalmayacaktım, bu savaşta her iki tarafta zarar görebilecekti ve ben bunu yapmaya çoktan hazırdım...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.