İçeriğe geç

Melez kalp:Esaret

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Melez kalp:Esaret

Bölüm 1

Bölüm 1: Kayıp

İnsanlar yaşadığı sürece hayatları sürekli değişime uğrar. Yerler değişir, izler değişir; kelimeler, insanlar, varlıklar, duygular... Bense değişimin âlâsını yaşayacağımı bilmeden hayatıma devam ediyordum.

Zaten her şey bir anda olmaz mıydı? Kararlar bir anda alınırdı, duygular bir anda değişirdi. İnsan beyni kararını çoktan verirdi ama kalbi beyin kontrol edemezdi. Duygular kalpte esirdi ve beyin kararını verdiğinde duygulara hak tanımazdı.

Bu kararı ne ben vermiştim ne de duygularım beni buraya getirmişti. Gelmeyi seçmeyen ben, onun için kalmayı seçmiştim. Her şeyi geride bırakmış, sadece ona güvenmiştim. Bir zamanlar kalbime sapladığı aşk hançerinden farklı olarak, gerçek bir hançer saplamıştı karnıma. Gözlerim gözlerinde... Saçımdaki beyaz tutamlar kanın koyu rengine bulanmış, siyah kısımlar ise fazlasıyla dağılmıştı. Beyaz duygularımı, siyah hafızamı yansıtıyordu.

"Vanora," dedi tek nefeste, elini hançerden

çekmeden. "Affet melez. Affet benim güzel Vanora'm."

Geldiğim dünyada yaşanmayacak, imkansızlığına iddiaya girebileceğim yaşantılar bu evrende beni bulmuştu. Ya kalmayı seçtiğim için hissediyordum buraya ait olduğumu ya da melez kalbimin ait olduğu adamı bulduğumu düşündüğüm için.

Şimdiki Zaman

Gece kitabımı komodinin üzerine koyup uyuduğumu hatırlıyordum. Sonrasında hafızam beni terk etmiş; kırmızı yapraklı bir ağacın altında, çağ dışı bir elbiseyle ve kafamda altından bir taç ile uyandım. Nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim olmamasıyla beraber kafam çok karışıktı. Ayağa kalkıp etrafa bakındığımda bana doğru koşan bir kadın vardı. Yunan mitolojisinden çıkmış kadar güzel, daha önce hiç görmediğim bir kadın kadar zarifti.

"Prenses Vanora, nerelerdeydiniz böyle?" Ne dedi o? Bana mı dedi? İsmim Vanora bile değildi. Prenses mi dedi? Hâlâ rüyada olmalıydım. Aksi halde bunu açıklamaya kelimelerim yetmezdi.

"Pardon, bana mı dediniz?" Kadın şok olmuş bir şekilde bana baktığında vücudumu incelemeye başladı.

"Siz iyi misiniz? Kafanızı mı vurdunuz?"

Sanırım bir rüya değildi. Bu bir rüya değildi! Sakin ol, sakin ol... Önümde iki seçenek vardı: Ya kendim olmayıp Vanora olmayı seçip gerçekleri öğrenmeye çalışacaktım ya da kafayı sıyırıp buradan dümdüz tabana kuvvet koşacaktım. İlk seçenek gayet makuldü.

"Hayır iyiyim, hadi gidelim."

"Herkes sizin düğünden kaçtığınızı düşünmüştü, sizi iyi görmek güzel."

Ya sabır, ne düğünü be! Ben daha nerede olduğumu bilmiyordum; etrafımda garip garip kırmızı yapraklı beyaz ağaçlar, üzerimde çağ dışı bir elbise, kafamda bir taçla ne yapıyordum ben böyle?

İçimden bunları desem de elbette dışıma vuramadım. Yanımdaki kadının dediğine göre saat öğleyi geçmişti ve düğün akşamdı. Ve evet burda saat kavramı yoktu. Yani buradan kaçmak için yeterli vaktim vardı ama önce neler olduğunu çözmeliydim.

Yanımdaki kadını takip ederek ilerlediğimde koskocaman bir sarayın önüne gelmiştik. Bu da neydi böyle?

"Oha, ne kadar büyük!" Kadın bana anlamamış gözlerle bakıyordu, açık vermemeliydim. Sarayın kapısının önünde filmlerdeki gibi zırhlı şövalyeler vardı. Durumu toparlamak adına: "Şey, yani daha önce hiç dışını bu şekilde incelememiştim," dedim.

Kadın tebessümle kapıya doğru ilerleyip eteklerinin ucunu kaldırarak bana bir selam verdi. Bazı şeyleri anlayamasam da bunun bir rüya veya kabus olmadığını şu an çok net bir şekilde anladım.

Burası farklı bir evrendi ve burada bana prenses sıfatıyla sesleniyorlardı. O halde annem ve babam yani annem ve babam olarak anılan insanlar kral ve kraliçe olmalıydı. Sarayın içine doğru ilerlediğimde her bir adımda daha çok şok oluyordum.

Sarayın içi neredeyse tamamen kırmızı ve ahşap tonlarındaydı; fantastik bir filme ışınlanmış gibi hissettiren tablolar ve vazolar vardı. Yanıma tekrardan bir kadın yaklaşıyordu. Sanırım bu sarayda erkeklerden çok kadınlar vardı. Bu garipti çünkü Türkiye'de kadınların ev işi dışında bir iş yapması bile hor görülürken, burada erkekler kadınlara hürmet ediyordu.

"Pardon, telefonunuzu kullanabilir miyim?" diye sordum yanımdaki kadına.

"Anlamadım Prenses Vanora, neyimi?"

"Telefon... Hani arama falan." Umutla kadının telefonunu çıkarıp vermesini bekliyordum hâlâ; telefon diye bir şeyi hiç duymamış olacak ki bana deliymişim gibi bakıyordu. Burayı da toparlamam lazımdı; neyi konuşup neyi konuşmayacağımı şimdi daha iyi anlamıştım.

Demek ki teknolojinin "t"si bile yoktu burada. Peki burası neresiydi?

"Kusura bakmayın, ben gördüğüm bir rüyanın etkisindeyim de saçmalıyorum. Beni odama götürebilir misiniz? Başım biraz dönüyor da." Kadın benim için endişelenmiş olacak ki hemen koluma girdi. Bir taktik bulmam lazım. Düşün Neva, düşün...

"En yakın arkadaşımı odama çağırır mısınız rica etsem? Onunla konuşacaklarım var."

"Lyra'yı mı?" Sanırım en güvendiğim oydu, ilk aklına gelen o olduğuna göre.

"Evet, evet, onu odama çağırır mısınız?" Hayatımdaki en büyük kumarı şu an burada oynuyordum. Düğüne tahminen üç saat kadar vardı ve benim buradan çıkmam gerekiyordu.

Odama, yani Vanora denilen şahsın odasına geldiğimizde şok olmuş bir şekilde etrafa bakıyordum. Kadın dışarı çıkıp kapıyı kapatmıştı. Vanora denilen şahsın odası... Hayır, hayır, burası bir oda olamazdı çünkü tam olarak benim evimle aynı büyüklükteydi! Lyra denilen kadın odama girdi; onu gördüğümde sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hissettim. Koşup sarıldığında ise tepkisiz kalıp benden ayrılmasını bekledim.

"Vanora neden geri döndün? Buralardan gideceğini söylemiştin." Lyra'nın elini tutup yatağa oturttum.

"Bak sana bir şey söyleyeceğim ama bana deli muamelesi yapmayacaksın."

"Ne delisi, ne muamelesi Vanora? Ne diyorsun?"

"Bak, ben Vanora değilim ve neden burada olduğumu bilmiyorum. Şu an korkuyorum çünkü burası benim yaşadığım evren değil." Kız birden ayağa kalktığında ben de kalktım. Bana şok olmuş gözlerle bakıyordu ama garip olan şey daha sonrasında söyledikleriydi.

"Tahmin etmeliydim böyle bir şey yapacağını. Kahretsin!" Neler olduğunu anlamış gibi bakıyordu bana. Neyi tahmin etmişti? Her şey şu an yeterince karışık bir hal almışken açıklamayı hak ediyordum.

"Neler oluyor? Ben niye buradayım ve sen bunun sebebini biliyorsun, açıkla!" Fazlasıyla sinirliydim. Tam kız ağzını açıp konuşmaya başlayacaktı ki içgüdüsel olarak avucumu sıktım. O anda gök gürüldemesiyle büyük bir şimşek çakması bir oldu.

"Bak, öncelikle sakin ol. Hislerini bu şekilde kullanmaman gerekiyor. Doğacak sonuçlar kimse için iyi olmaz."

"Ne hissi, ne sonucu ya, neyden bahsediyorsun sen!"

Bir şimşek daha çaktı. Sonrasında odanın kapısı bir anda açıldı. "Vanora, ne halt ediyorsun sen!" Lyra saygıyla öne eğildiğinde bunun muhtemelen kraliçe, yani annem hayır, hayır annem değil Vanora'nın annesi olduğunu anladım. Sertçe bileğimi tutup bir şeyler mırıldanmaya başladı ve pencereden güneşin ışıltısı odaya doldu.

"Bu evlilik olacak; barış için kızım, barış! Sen de bunu kabullensen çok iyi olacak. Marcos birazdan gelir," dedi ve odadan çıktı.

Lyra'nın bana açıklaması gereken şeyler vardı ve açıklayacaktı da. "Sakinim," dedim derin bir nefes alırken. "Sadece anlat, neler oluyor?" Lyra bana korkarak bakarken aslında o bakışın korku değil mahcubiyet olduğunu anlamam çok uzun sürmedi.

"Vanora senin sen, Vanora'nın yerindesin. Yani bu bir büyü ve üzgünüm, bir geri dönüş yolu yok." Başını eğip mahcup bir şekilde benden defalarca özür diledi.

"Benim buradan kurtulmam lazım," dedim kendi kendime. Ama ilk önce nasıl bir rol oynayacağımı bilmeliydim. O kız, Vanora hakkında fazlasıyla bilgili gibi gözüküyordu.

"Üzgünüm, buradan bir çıkış yolu yok. Ona engel olmalıydım..." Kızın mahcubiyetine üzülmem yetmiyormuş gibi bir de Vanora denen o sinsiye üzülüyordum. Belli ki zorla evlendiriliyordu ve kimse bunu hak etmiyordu, barış için olsa bile.

"Nasıl davranmam gerek Lyra? Vanora neleri sever? Nasıl bir karakteri var? Her şeyi anlat bana."

Uzun bir süre nasıl bir yol izlemem gerektiğini, Vanora'nın neleri sevip sevmediğini konuştuk. Her kelimenin sonunda buradan bir çıkış olmadığını, geri dönmenin bir yolu olmadığını altını çize çize tekrar tekrar anlatıyordu Lyra. Ki eğer bir ihtimal bile olsa ve buradan gidemezsem en azından Vanora'nın nasıl bir kişilik olduğunu öğrenmiştim. En sevdiği renge kadar her şeyi ezberlemiştim. Tek bir şey kalmıştı.

"Peki düğün kiminle? Yani Vanora'nın evleneceği adam kim?"

"Vanora'nın evleneceği adam değil, senin evleneceğin adam. Bu hayata alışman gerek ve yemin ederim ki bu sır benimle mezara kadar gidecek prensesim." Saygıyla sarf ettiği cümleler bir başkaldırıyı engellemeye çalışsa da her anlattığı şeyde umut ağacımın dalları teker teker kopmuştu zaten.

"Adı Marcos Vex. Mordino Krallığı'nın tek varisiydi. Babası ölünce tahta geçti ve o zamandan beri düşmanlığın üzerine bin kattı. Buldukları tek çözüm ise bir evlilik. Siz melez olduğunuz için de sizinle evlenmeyi uygun gördü." Diyerek bana elle çizilmiş çok profesyonel bir resim gösterdi.

Bu zamanda nasıl bu kadar profesyonel çizim yapabilmişlerdi, merak konusuydu. Ayrıca benimle evlenmeyi mi uygun gördü? Ben onunla evlenmeyi hiç uygun görmemiştim ama onu ne yapacaktık? Ayrıca melez de neyin nesiydi?

"Melez de ne?" dedim sorularımı dışa vurarak.

"Babanız Mordino Krallığı'nda tanınan üstün bir şövalyeydi. Anneniz Etril, babanız Mordino kanı taşıdığı için siz de melezsiniz. Saçınızın rengi o yüzden değişik. Bu krallıkta doğan bütün insanlar beyaz saçlıdır; Mordino kanı taşıyanlar ise siyah. Siz hepsinin bir karışımı, adeta bir meleksiniz."

"Tamam her şeyi anladım ama 'şövalyeydi' derken ne demek istedin? Öldü mü ya da artık şövalye değil mi?"

"Maalesef bir seferde hayatını kaybetti."

Vanora'ya daha fazla üzülmeye başladım. Annesi onu düşmana satacak kadar cani, babasını görmemiş kadar yalnız bir hayatı olmuştu. Ve eğer ben onun, o ise benim yerime geçmişse; şu an muhtemelen kendi başında evde oturuyordur.

Çünkü benim kimsem yoktu, onun da benden farkı olduğunu sanmıyordum ama en azından onun bir telefonu vardı!

"Lyra, eğer dediğin adam bu kadar kötüyse, diğer adıyla 'Ölüm Kralı' diyecekleri kadar caniyse ben evlenmek istemiyorum. Bana yardım et." Adeta yalvarıyordum ona. Onunsa güveni bir kere kalbini kırmış, ikinci kere pişman olmamak için ayağa kalkıp odayı terk etmişti.

Lyra ile konuşurken zaman o kadar hızlı geçmişti ki tam olarak tahminen bir saat falan vardı. İkinci seçeneği seçme zamanı ise çoktan gelmişti: Tabana kuvvet diyecektik, başka şansımız yoktu. Odadan çıktığımda kapıda bekleyen iki şövalyeye sadece hava alacağımı söyleyip saraydan çıktım. Saraydan biraz uzaklaştıktan sonra koşmaya başladım.

Sadece koşuyordum; nereye gittiğime bakmadan, nefeslenmeden sadece koşuyordum. Kadının beni bulduğu yere geldiğimi fark ettiğimde durdum.

Burası... Burası çok değişikti. Ormanın yaklaşık yüz metre kadar ilerisinde siyah ağaçlarla dolu başka bir yer vardı. Oranın bu ülkeye ait olduğunu hiç düşünmüyordum. Siyah ağaçların içine doğru ilerlemeye başladım. Neredeyse akşam olmuş, hava kararmıştı. Yokluğum ise çoktan fark edilmiş olmalıydı; fazla vaktim yoktu.

Siyah yapraklar içinde dolanmaya devam ederken havanın iyice kararmasıyla birlikte daha hızlı koşmaya başladım. Duyduğum sesler ürkütücüydü; rüzgarın uğultusu ve soğukluğu açıkta kalan omuzlarımı üşütmüştü. Ormanın derinliklerine doğru ilerlemektense patika yolu takip etmenin daha iyi bir fikir olabileceğini düşündüğüm için patika yolu takip etmeye başladım. Neden bunlar benim başıma geliyordu? Hayır yani, dünyada onlarca, binlerce kadın varken neden ben mesela?

Bir süre sonra bunları iç sesimle değil, resmen kendi kendime konuşarak yürüdüğümü fark ettim. Ensemde bir nefes sesi duyduğumda ise durmam bir oldu. Karşımda duran şey... Karşımda duran şey kırmızı kanatları olan bir iskeletti! KARŞIMDA KOCAMAN KIRMIZI KANATLARI VE SİVRİ DİŞLERE SAHİP BİR İSKELET DURUYORDU. Avazım çıktığı kadar bağırdığımda bir ses bana doğru yaklaştı.

"Melez!"

Bu da kimdi böyle? Benim bir ismim vardı; en azından bu evrende kullanılan bir adım vardı yani. Bana doğru yaklaştığını gördüğüm siyah giyimli adamın arkasına saklandım.

"Bu da ne!"

Kılıcını çektiğinde ve saniyeler içinde o canavarın kafasını yerinden kopardığında ise artık hiç sakin değil, tir tir titriyordum. Tekrardan içgüdüsel olarak korkudan avucumu sıktığımda bir şimşek çaktı, sonra bir tane daha ve bu sefer sabahkinden değişik bir şekilde yağmur yağmaya başladı.

Baştan aşağı ıslanmaya ve donmaya başlamıştım. Hayır hayır, gerçek anlamda donmuştum; kıpırdayamıyor, korkudan sadece titriyordum. Adam arkasını döndüğünde onun Marcos olduğunu anlamıştım ve bu, o detaylı muhteşem çizim sayesindeydi.

"Sen ne halt ediyorsun bu saatte burada?"

Cevap vermeyi, lafını ağzına tıkmayı gerçekten çok isterdim ama şu an sadece titriyordum.

"Sen iyi değilsin, seni daha önce hiç böyle görmemiştim."

Gözlerimi yavaşça kapattığımda daha yüksek bir şekilde bir gök gürültüsü duyuldu; sonrasında ise bütün bir şehri aydınlatabilecek kadar parlak bir şimşek çaktı.

"Lanet olsun Vanora, yapma şunu!"

Ben yapmıyordum! Hayır yani, ben yapıyorsam bile bilerek yapmıyordum, isteğim dışı olan bir şeydi. Üzerindeki siyah pelerin gibi olan şeyi çıkartıp omuzlarıma örttüğünde, onun anlatılandan daha merhametli biri olabileceğini düşündüm.

"Düğün Vanora... Geç kalmak istemeyiz. Bunu sonra konuşacağız müstakbel eşim."

Hayır, o gerçekten kötü biriydi! Şu durumda tek düşündüğü düğündü ve bu inanılmazdı. Beni saraya doğru tekrar döndürdüğünde ise geri dönüş planım tamamen bozulmuş, başladığım yere geri dönmüştüm. Yağmur ise hâlâ durmamıştı.

"Kızın iyi değil Anastasia. Şu düğünü yapalım bitsin ve gidelim," dedi net bir şekilde. Bana burada fikrimi soran olmayacak mıydı?

"Gidelim, benim güzel Vanora'm."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.