İçeriğe geç

Melekler ve Şeytanlar Akademisi

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Melekler ve Şeytanlar Akademisi

Bölüm 1

Sonun Başladığı yer.

Bölüm 1 – Sonun Başlangıcı

Hava nemliydi o gün. Seraphine Kael, annesinin cenazesinden sadece altı gün sonra, siyah cübbesini çıkarıp mezuniyet töreninde bir tebessüm sergilemek zorunda kaldı. Yüzündeki sahte gülümsemenin ardında bir karmaşa gizliydi; bir yanda hayatının en büyük kaybı, diğer yanda ise en büyük başarılarından biri. Her şey garip bir şekilde yan yana yürüyordu – tıpkı ölümle yaşam gibi.

Tören sonrası, arkadaşlarının ısrarıyla küçük bir kutlamaya katılmayı kabul etti. Belki de bir nebze unutmak için. Gecenin ilerleyen saatlerinde, şehrin ışıkları gözlerinde dans ederken arabasına bindi. Radyoda eski bir klasik çalıyordu. Şoför koltuğunda yalnızdı, ama kafasının içinde onlarca ses yankılanıyordu: annesinin sesi, tören salonundaki alkışlar, kendi suskunluğu…

Ve sonra…

KARANLIK.

Fren sesi, çarpışma. Metalin ezilişi. Camın çatlayışı. Kalbin aniden durması.

Sessizlik. Sonsuz gibi gelen bir an.

Sonra gözlerini açtı.

Toprak kokusu yoktu. Hava rüzgarsızdı ama tenine bir serinlik değmiş gibiydi. Gözlerinin önünde bembeyaz bir ışık vardı ama bu ışık yakmıyordu; aksine içini boşaltan bir huzursuzlukla doluydu.

Üzerinde hâlâ bir mezuniyet cübbesi vardı ama cübbenin rengi griye dönmüş gibiydi.

Ayağa kalktığında etrafına baktı. Hiçbir şey tanıdık değildi. Sonsuz bir boşluk, bembeyaz bir zemin…

Ama o zemin bile tam anlamıyla beyaz değildi. Sanki ışıkla gölgenin arasında sıkışmış bir boşluktu burası.

Ve orada… onu izleyen biri vardı.

Caelum Virel.

Uzun boylu, sarsıcı, neredeyse parlayan teniyle bir adam. Gözleri sabitti ama içinde fırtınalar kopan bir okyanus vardı sanki. Üzerinde sade ama zarif bir kıyafet; ne zırh, ne cüppe. Gerçek dışı bir huzurla yaklaştı Seraphine’e.

Caelum: Korkma. Henüz hiçbir şey bitmedi.

Seraphine’in gözleri büyüdü. Geriye bir adım daha attı, ama zemin onu tutuyormuş gibi değil, yutuyormuş gibi hissettirdi. Nefesi kesildi. İçinde bir şey… parçalanıyordu. Annesinin ölümüyle başlayan boşluk, şimdi kendi ölümüyle sonsuz bir kuyuya dönüşüyordu.

“Hayır… hayır!” diye fısıldadı önce.

Sesini tekrar duyduğunda artık fısıltı değildi.

“Ben… ben öldüm mü? Hayır! Bu olamaz!”

Ellerini başına götürdü. Ayakta durmakta zorlandı. Dizleri titredi ve sonunda çöküverdi. Elleriyle bembeyaz zemini yumrukladı.

“Hayır! Daha yeni mezun oldum! Daha… yaşamadım bile!

Annemin ardından gidecektim, onun yokluğuna alışacaktım, yaşamaya çalışacaktım… Sen bana ölmemi mi söylüyorsun?”

Caelum sessizdi. Onun gibi biri için bile bu an fazlaydı. Seraphine’in gözyaşları süzülmüyordu, ama ruhu ağlıyordu. Sesindeki çatlak, içindeki çığlığı bastırmaya yetmiyordu artık.

“Ben istemedim… Gitmek istemedim… Ben daha başlamamıştım bile!”

Bir süre yalnızca kendi çöküşünün yankısı duyuldu. Bu dünyanın sessizliği bile onu avutamıyordu.

Gözlerini sımsıkı kapadı. Uyanmak, dönmek, kaçmak… her şeyi denemek istedi.

Ama olmadı.

Çünkü artık burası, onun gerçekliğiydi.

Caelum nihayet adım attı, yavaşça yaklaştı. Diz çökmek yerine, Seraphine’in yanında durdu. Yukarıdan değil, eşit bir yerden konuştu.

“Her Seçilmiş geçer bu çöküşten. Senin hissettiklerin, seni güçlü yapacak. Ama bu dünyada, ağlamak bile bir seçimdir Seraphine Kael.”

Seraphine başını kaldırdı. Gözlerinde isyan, korku, kırgınlık… ve çok derinlerde bir şey daha vardı:

Merak.

“Aetherion ne?” diye sordu boğuk bir sesle.

Caelum’un gözlerinde hafif bir kıpırtı oldu.

“Yeni hayatının başladığı yer.”

Bölüm 2 – Aetherion Bahçesi

Seraphine gözlerini açtığında, artık beyaz boşluk yoktu. Yerini rüyaları bile kıskandıracak bir manzara almıştı.

Gökyüzü, mor ve altın tonlarının dans ettiği büyülü bir tablo gibiydi. Yerden göğe uzanan şelaleler, zamanın akışını unutmuşçasına yukarıya doğru akıyor; havada süzülen kristal damlalar etrafına gökkuşağı halkaları çiziyordu. Toprak ise adeta yaşayan bir varlıktı—Seraphine her adım attığında, altında efsanevi çiçekler açıyor, sonra birer fısıltı gibi kayboluyordu.

Ağaçlar öylesine devasa ve güzeldi ki, dalları arasında ışıklardan oluşmuş kuşlar ötüyor, yapraklar arasından akan esinti melodiler fısıldıyordu. Bu, bir bahçeden çok, bir ilahi beste gibiydi.

Ve hemen karşısında, dimdik ve görkemli bir yapı yükseliyordu:

Aetherion Akademisi.

Gotik mimarinin zirvesi olan devasa şato, karanlık ve aydınlık arasındaki ince çizgide kurulmuştu. Siyah taşları gümüş damarlarla süslüydü, kulelerinin ucunda yıldızlar gibi parlayan taşlar yer alıyordu. Vitray pencerelerden dışarı sızan ışık, içeride hem bilgi hem de sırlar barındığını gösteriyordu.

Seraphine bu büyüleyici manzarayı hayranlıkla izlerken, yanında tanıdık bir ses belirdi:

“Hoş geldin, Seraphine Kael.”

Başını çevirdiğinde onu gördü. Daha önce o beyaz boşlukta karşılaştığı kişi: Caelum.

Artık daha netti. Uzun boylu, genç… ama sıradan bir genç değil. Cildinde ay ışığı parlıyor gibiydi, gözlerinde ise bin yıllık bilgeliğe rağmen hâlâ parlayan bir merak vardı. Üzerindeki kıyafet sade ama asaletti. Kanatları henüz görünmüyordu, ama Seraphine onların varlığını hissedebiliyordu—tüy değil, kutsal bir varlığın yankısı gibi.

“Burası neresi?” diye sordu Seraphine, hâlâ büyülenmiş şekilde.

Caelum gülümsedi. Gülümsemesi hem sıcak hem gizemliydi.

“Burası Aetherion. Arınma Diyarı. Senin yeni evin. Burada, seçilmiş ruhlar yeniden şekillenir. Burada, gerçek potansiyelin ortaya çıkacak.”

Seraphine bir adım geri attı, ama bu kez zemin ona güven verdi. “Ama neden ben? Ben sadece… sıradan bir öğrenciydim. Mezun bile tam olamadım.”

“Sen sıradan değilsin, Seraphine,” dedi Caelum, gözlerini ondan ayırmadan. “Sen Seçilmişsin. Ruhunun titreşimi bu diyara uyumlu. Henüz bilmiyorsun, ama içinde saklı olan güç… bu dünyanın dengesini değiştirebilir.”

Sonra elini uzattı. Avucunda parşömene benzeyen ışıklı bir nesne belirdi.

“Bu, senin kaderin. Aetherion Akademisi’nde seni neler bekliyor, hangi seçimleri yapacaksın—hepsi burada yazılacak. Ama satırları sen yazacaksın.”

Seraphine ona baktı. İlk kez… içinde bir kıvılcım hissetti. Belki korku, ama aynı zamanda umut.

Parşömeni aldı.

Ve kaderi işlemeye başladı.

Bölüm 3 – Eşikten Geçiş

Seraphine, Caelum’un eşliğinde Aetherion Akademisi’nin devasa giriş kapısına adım attığında, göğsünde ince bir baskı hissetti. Gözleri yukarı doğru kayarken, gotik mimarinin detayları nefesini kesti: Ejderha motifleriyle oyulmuş sütunlar, melek kanatlarını andıran taş kemerler, tavanda dönen yıldız haritası gibi parlayan semboller… Her şey hem kadim, hem de büyülüydü.

Kapılar, kendi kendine ağır ağır açıldı. İçeriden yayılan serinlik ve tatlı tütsü kokusu Seraphine’in tenini okşadı.

Ama adımını içeri attığında…

Gözler. Her yerde gözler.

Koridor boyunca yürüyen öğrenciler birer birer başlarını çevirip ona baktı. Kimi şaşkınlıkla, kimi hafif alayla, kimileri ise saf bir merakla. Fısıltılar yayıldı. “Yeni gelen mi?”, “Caelum’un yanında…?”, “Düşmüş bir ruh mu?” gibi kelimeler yankılandı.

Seraphine, bakışların altında eziliyormuş gibi hissetti. Elleri istemsizce cübbesinin kollarını sıktı, adımlarını hızlandırdı. Ufacık bir hata yapacak olsa düşecek gibiydi. Kalbi göğsünde değil, boğazında atıyordu.

Caelum ona baktı, hafif bir gülümsemeyle fısıldadı: “Alışacaksın. İlk gün herkes için böyle.”

Koridorun sonunda büyük çift kapılı bir odaya ulaştılar. Kapının üzerinde parlayan eski dilde bir yazı vardı: Veritas Lux Mea – Gerçek, benim ışığımdır.

Caelum kapıyı açtı ve kenara çekildi. “Müdür seni bekliyor. Bundan sonrası sana ait.”

Seraphine içeri adım attığında loş ama huzur dolu bir odayla karşılaştı. Duvarlar kitaplarla kaplıydı, tavandan sarkan kristal avize, odanın ortasında yavaşça dönen bir zaman küresiyle birlikte parlıyordu. Masanın arkasında yaşlı ama dimdik duran bir kadın oturuyordu. Saçları gümüş gibi, gözleri ise zümrüt yeşiliydi. Kıyafeti sadeydi ama üzerinden yayılan aura tartışmasızdı: otorite.

“Hoş geldin, Seraphine Kael,” dedi müdür. “Ben Arctavia. Aetherion Akademisi’nin Baş Yönetici Ruhuyum.”

Seraphine hafifçe eğildi, ama konuşmakta zorlandı.

Arctavia dosyasını açtı. “Ölümün ardından Aetherion’a çağrılan her ruh gibi senin de burada bir sürecin olacak. Derslere katılacaksın, ruhunun potansiyelini keşfedeceksin. Burada sadece bilgi değil, denge de öğreneceksin. Ruh gücünü kullanmayı, sınırlarını tanımayı, hatta… eğer yeterince cesur olursan, onları aşmayı.”

“Anladım… sanırım,” diyebildi Seraphine çekingen bir sesle.

Arctavia gülümsedi, ilk defa ifadesi yumuşadı. “Merak etme. Yolun yalnız yürünmeyecek. Seni yatakhanene götürecek bir rehberimiz olacak. Aynı zamanda odanı da paylaşacağın kişi… muhtemelen yakın arkadaşın olacak.”

O anda kapı tıklandı. İçeri bir kız girdi. Uzun, siyah dalgalı saçlar, soluk ama asil yüz hatları, gözlerinde karanlık ormanlar gibi gizemli bir derinlik vardı.

“Bu, Ravena. Sınıf arkadaşın, oda arkadaşın ve… belki kader ortağın.”

Ravena, Seraphine’e dikkatle baktı. Gözleri inceleyiciydi ama yargılayıcı değildi. “Yeni gelen sensin, ha?” dedi hafif bir sırıtışla. “Umarım horlayanlardan değilsindir.”

Seraphine şaşkınlıkla güldü. İlk defa ortamda bir sıcaklık hissetti.

“Ben… sanmıyorum?” dedi mahcup bir ifadeyle.

Ravena elini uzattı. “Ben Ravena. Merak etme. Burada herkes ilk başta kendini kaybolmuş gibi hisseder. Sonra yavaş yavaş… ya yolunu bulur, ya da burası seni yutar.”

Seraphine onun elini sıktı. İçinde bir kıpırtı vardı. Korku muydu, heyecan mı, umut mu? Belki hepsi birden

Bölüm 4 – Gece ve Kıvılcım

Ravena’nın eşlik ettiği taş merdivenlerden yukarı çıkan Seraphine, Aetherion’un yatakhane koridoruna ulaştığında hâlâ gözlerinin önünde müdürün söyledikleri dönüyordu. “Yolunu bulur ya da burası seni yutar.” Seraphine, hangisi olacağı konusunda en ufak bir fikre sahip değildi.

Oda 317.

Kapıyı Ravena açtı, içeri girmesi için hafifçe başını salladı. Oda genişti, gotik detaylarla süslenmişti. Tavanda küçük bir galaksi gibi dönüp duran ışıklar vardı. Pencereden dışarı bakınca, akademinin arkasındaki sonsuz bahçelerin manzarası görünüyordu.

“Burası bizim küçük lanetimiz,” dedi Ravena gülümseyerek. “Ama alışınca… vazgeçemiyorsun.”

Seraphine yatağının kenarına oturup etrafa baktı. “Burada her şey çok… gerçeküstü.”

Ravena çantasını yatağın köşesine attı. “Senin gibilerden pek gelmez buraya. Ruh titreşimin farklı… hissediliyor. Bu, ya çok iyi bir şeydir… ya da çok tehlikeli.”

Seraphine kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”

“Bazen insanlar ölümlerinden sonra sadece ölü kalır. Ama bazıları… ölümlerinden sonra yaşamaya başlar. Senin hangi tarafta olduğunu zaman gösterecek.”

Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Ravena pencereden dışarı bakarken, Seraphine hafifçe gülümsedi. “Sen buraya nasıl geldin?”

“Ben mi?” dedi Ravena alaycı bir ifadeyle. “Benim hikâyem pek huzurlu değil. Ama senin gibi saf değildim hiç. Neyse, zamanla anlarsın.”

Seraphine ona minnettar bir bakış attı. O an, ilk defa burada yalnız olmadığını hissetti.

Odanın dışında bir zil çaldı. “Akşam yürüyüşü vakti,” dedi Ravena. “Koridorlar serin olur ama dedikodular sıcak kalır.”

Seraphine, Ravena’yla birlikte loş taş koridorda yürürken, duvardaki vitraylardan süzülen solgun ışıklar adımlarını takip ediyordu. Karşıdan gelen birkaç öğrenci dikkatle onlara baktı. Ravena, omzunu silkti.

“Bakışları umursama. Hepsi kendi karanlıklarıyla meşgul. Ama… biri var ki, ondan çekinmek akıllıca olur.”

Seraphine tam Ravena’nın ne demek istediğini soracakken, karşı köşeden bir grup öğrenci döndü. Kahkahalar, uğultular ve… güçlü bir aura.

Grubun merkezinde yürüyen uzun, siyah pelerinli bir çocuk vardı. Saçları gece gibi siyahtı, gözleri… koyu kırmızıya çalıyordu. Yüzündeki ifade hem alaycı, hem rahatsız edici şekilde güzel. Yanında, ateş kırmızısı saçlı, sivri boynuzlu bir şeytan kızı koluna girmişti ve fazlasıyla ona yakın duruyordu.

Lucifer.

Aetherion’un en tehlikeli, en büyüleyici öğrencisi. Disiplin cezası rekorlarıyla, büyüdeki dehasıyla ve kalpleri kolayca çalıp paramparça etmesiyle tanınıyordu. Kimse onun neden burada olduğundan emin değildi; kimileri cezalandırıldığını, kimileri ise kendi isteğiyle geldiğini söylerdi.

Seraphine duraksadı. Kalbi, kendi iradesinden bağımsız olarak daha hızlı atmaya başladı.

Lucifer göz ucuyla ona baktı.

Ama bu bakış… basit bir meraktan ibaret değildi. Gözlerinde hem bir şefkat vardı—sanki onu ilk kez gören birinin büyülenmesi gibi—hem de küstah bir üstünlük. “Zayıfsın ama ilginç,” der gibiydi.

Yanındaki kız Lucifer’e bir şeyler fısıldadı, ama Lucifer dinlemiyor gibiydi. Gözleri Seraphine’in üzerindeydi. Hafifçe başını eğdi, alaycı bir selam gibi.

Seraphine’in boğazı kurudu. Adımlarını hızlandırmak istedi ama dizleri sanki taş kesilmişti. Onun bakışları… bir boşluğa düşmek gibiydi. Hem çekici, hem de tehlikeli. Ravena hafifçe omzuna dokundu. “Sakın onunla göz göze gelme,” diye fısıldadı. “O… oyun oynamaz. O, seni bilerek yakar.”

Lucifer gülümseyerek yoluna devam etti. Seraphine dönüp arkasına bakmadı ama içinde bir şeyin kıpırdadığını biliyordu.

Ve o anda, kaderin taşları sessizce yer değiştirdi.

Bölüm 5 – Fısıltılar ve Yansımalar

Gece, Aetherion’un gökyüzünü mora boyamıştı. Ay değil, yavaşça dönen bir galaksi aydınlatıyordu kampüsü. Sessizlik yoktu—duvarlardan yankılanan melodik uğultular, rüzgarla birlikte eski zamanların hikâyelerini fısıldıyor gibiydi.

Ravena ve Seraphine yürüyüş yolunda yan yana ilerliyorlardı. Ravena siyah deri montunun yakasını kaldırmış, ceplerine ellerini sokmuştu. Seraphine ise hâlâ etrafa şaşkınlıkla bakıyordu—her ayrıntı yeni bir masal gibiydi.

“Bu yer… gerçekten de hayal gibi,” dedi Seraphine, başını göğe kaldırarak.

“Hayaller ve kâbuslar aynı yatakta uyur burada,” dedi Ravena, gözleri hınzırca parlayarak.

Seraphine hafifçe güldü. İlk defa gerginliği azalmış gibiydi. “Peki senin en çok dikkatini çeken ne oldu buraya geldiğinde?”

“İtiraf edeyim,” dedi Ravena, omzunu hafifçe Seraphine’e çarparak, “ilk günümde koridorda tam da senin gibi yürürken biri bana çarptı. Göz göze geldik. O an içimde hem alev, hem de buz dolaştı.”

Seraphine başını çevirdi. “Lucifer… değil mi?”

Ravena sinsice güldü. “Doğru tahmin. Buranın en çekici felaketi.”

“Ne… ne demek o?” dedi Seraphine, merakla ama temkinli bir sesle.

“Lucifer burada herkesin dikkatini çeker ama kimse onun ne istediğini tam olarak bilmez. Zekâsı ölümcül, büyüsü kusursuz, egosu ise galaksiler arası. Birini isterse… alır. Ama aldığı şeyi tutmaz. Yakar.”

Seraphine’in yüzü kızardı. “Bugün bana… farklı baktı sanki. Ama belki de sadece bana öyle geldi.”

Ravena durdu, Seraphine’e döndü. “Yok, hayır. Gözlerimi senden ayırmamıştı. Gördüm. Lucifer öyle kolay kolay kimseye öyle bakmaz. Bu… ilginç.”

“İlginç kötü mü?” diye sordu Seraphine.

“Hayır,” dedi Ravena biraz yavaşlayarak, “ama riskli. Lucifer seni isterse, sadece seni tanımak için değil… seni çözmek için yaklaşır. Ve çözülenler… genelde kendilerini kaybeder.”

Seraphine derin bir nefes aldı. Yürümeye devam ettiler. Bahçeye vardıklarında, şeffaf yapraklı bir ağacın altına oturdular.

“Peki sen? Hiç… onunla yakın oldun mu?” diye sordu Seraphine çekinerek.

Ravena hafifçe güldü. “Ben mi? Yok. Biz… nasıl desem… birbirimize mesafeli saygılar sunarız. Ama Lucifer, yalnız kalmak istemeyen bir yalnızdır. Yanında hep birileri olur, ama kalbine kimse girmez. Belki sen… farklı olursun. Ama sakın kendini kaybetme, Seraphine. O karmaşık biri. Ve bazen karmaşa seni içine çekmeden seni bile fark etmez.”

Seraphine cevap veremedi. Lucifer’in o bakışı zihninde yankılanıyordu. Şefkatliydi ama soğuk, ilgi doluydu ama yırtıcı. Tanımadığı biri tarafından çözülüyormuş gibi hissetmişti. Ve bu onu hem ürkütmüş, hem de büyülemişti.

“Belki de hiçbir şey olmaz,” dedi Seraphine, kendi kendini ikna etmeye çalışarak.

“Belki de,” dedi Ravena. “Ama burası Aetherion. Burada hiçbir şey ‘sadece’ olmaz.”

O gece, galaksiler gökyüzünde sessizce dönerken, Seraphine’in içindeki karmaşa daha yeni doğuyordu.

Bölüm 6 – Gölgede Karşılaşma

Gece çökmüştü Aetherion’un üzerine. Gökyüzündeki dönen yıldız halkaları yavaşlamış, sessizlik kampüsün damarlarına kadar sızmıştı. Herkes odasında ya da meditasyon salonlarında derin uykulara gömülürken, Seraphine… kaybolmuştu.

Bahçelerin arasından geçip büyü kütüphanesini ararken yanlış bir koridora sapmıştı. Duvarlardaki semboller farklıydı burada, daha eski ve daha… karanlık. Loş ışık, gölgeleri uzatıyor, taş duvarlar üzerindeki kabartmalar sanki gözlerini takip ediyordu.

Adımlarını hızlandırırken içinden Ravena’nın sesi yankılandı: “Gece yalnız çıkma, Seraphine. Aetherion’un sessizliği bazen seni kendine yedirir.”

Ve sonra… bir ayak sesi.

Durdu.

Birden bire arkasından bir ses geldi. Hafif alaycı, ama melodik bir ton:

“Kayboldun mu küçük yıldız?”

Seraphine hızla döndü.

Lucifer.

Koyu gri kazak, siyah pantolon, yakasında hafif yırtık bir akademi rozeti. Saçları gelişigüzel dağılmış, elleri ceplerinde. Tavrında bir tehdit yoktu ama… varlığı bile yeterince baskındı.

“Yoksa beni mi arıyordun?” dedi gözlerini hafifçe kısarak.

Seraphine dudaklarını araladı ama konuşamadı. Kalbi deli gibi atıyordu.

Lucifer bir adım yaklaştı. “Ne oldu, dilini mi yuttun? Yeni öğrenciler genelde ya çığlık atar ya da tapar. Senin hangisi olacağını merak ettim.”

“Ne kadar kibirlisin,” dedi Seraphine, cesaretini toplayarak. “Sana ihtiyacım yok.”

Lucifer başını eğip hafifçe güldü. “İhtiyaç başka, yönünü kaybetmek başka. Şu an ikincisi gibisin. Koridorun bu tarafı yasaklı bölgeye çıkıyor. Biraz daha ilerlesen… dönüşün olmazdı.”

“Senin ne işin var burada o zaman?” diye sordu Seraphine.

Lucifer omzunu silkti. “Benim için yasak diye bir şey yok, Seraphine.”

İsmini söyleyişi bir şarkı gibi yankılandı.

“Beni tanıyor musun?” diye sordu şaşkınlıkla.

Lucifer ona doğru eğildi, sesi alçaldı. “Burada kimse, rastgele seçilmez. Ve sen… özellikle ilginçsin.”

Seraphine gözlerini kaçırdı, ama Lucifer bakışlarını kaçırmadı.

“Ben odamı bulurum,” dedi Seraphine hızlıca yürümeye çalışarak.

Lucifer ise arkasından adımlarını sessizce sürdürdü. “Biliyorum. Ama ben yine de seni götüreyim. Aetherion, bazen insanların niyetini duvarlardan bile daha önce çözer.”

Seraphine istemeye istemeye durdu. Lucifer yanına geldi, ikisi koridorda yan yana yürümeye başladılar. Lucifer konuşmuyordu artık, sadece yürüyordu. Ama Seraphine, her adımda onun varlığını sanki etrafında sarılmış bir büyü gibi hissediyordu.

Odasının önüne geldiklerinde durdular.

Lucifer başını yana eğdi. “Kabus görürsen beni çağırma. Ama sabah olursa… yine görüşebiliriz.”

Bir göz kırptı ve döndü. Gölge gibi koridorun karanlığına karıştı.

Seraphine kapının önünde kalakaldı.

Kalbi hâlâ hızlıydı. Bu çocukta bir şey vardı… ama ne olduğunu tanımlamak imkânsızdı. Çekici mi? Evet. Tehlikeli mi? Fazlasıyla.

Ve belki… çoktan başlamıştı bile...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.