İçeriğe geç

Melce

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Melce

Bölüm 1

Güğümlerin sesi

Güğümlerden taşan soğuk su, Zehra’nın fistanının eteklerini sırılsıklam etmişti ama o bunun farkında bile değildi. Omzundaki ağaç çıpaya asılı bakraçların ritmik tıngırtısı, köyün dik yokuşunu tırmanırken kalbinin gümpürtüsüne karışıyordu. Çeşme başındaki o bitmek bilmeyen kadın laklaklarından sıyrılıp eve bir an önce varma telaşındayken, meydandan yükselen o boğuk, vahşi uğultuyu duydu.

Toz bulutunun içinden yükselen öfkeli haykırışlar, köy kahvesinin önündeki çınar ağacının yapraklarını titretiyordu.

Zehra adımlarını hızlandırdı. Bakraçlar birbirine vurup acı bir çınlamayla sarsıldı, su yola saçıldı. Meydana yaklaştıkça kalabalığın çemberi daralıyor, küfürler netleşiyordu. Tozun dumana karıştığı o curcunanın tam ortasında, yerde acı içinde kıvranan, yüzü gözü kana bulanmış o tanıdık gömleği gördü.

Abim... Dağ gibi abim yerde.

Gözleri karardı. Göğsüne saplanan o keskin sancıyla omuzundaki çıpayı, saatlerce sıra beklediği o buz gibi suları tek bir hamlede yere fırlattı. Bakır güğümler büyük bir gürültüyle taşa çarpıp yuvarlanırken, Zehra çoktan kalabalığı yara yara ileri fırlamıştı.

Sesi boğazında düğümlendi, sadece bir hırıltı olarak çıkabildi. Kalabalığın korkak, sinmiş bakışları arasından sıyrılıp kendini abisinin üzerine siper etti. Tozlu toprağa diz çöktüğünde elleri abisinin kanlı yüzünü buldu. Ali’nin gözleri şişmiş, patlayan dudağından sızan kan çenesine akıyordu.

"Abiciğim! Abi, aç gözünü!" diye feryat etti Zehra, bir eliyle abisinin başını göğsüne bastırırken, diğer elini körü körüne havaya savurarak gelen darbeleri engellemeye çalıştı. "Vurmayın! Allah rızası için vurmayın, günahtır!"

"Çekil ulan aradan!"

Zehra, elindeki gümüş saplı kırbacı havada hırsla şaklatan o gölgeye doğru başını kaldırdı. Gözlerindeki yaşların arkasından, köyün ağasının oğlu Selim’in kibirli yüzü belirdi. Üstü başı dağılmış, öfkeden soluyordu.

Selim, havada asılı kalan kırbacı indirmeden önce duraksadı. Karşısında korkudan titreyen bir kız beklerken, gözlerinden resmen ateş fışkıran, hırçın bir kısrak gibi ona meydan okuyan bu kızı ilk defa bu kadar yakından görüyordu. Saçları tel tel yüzüne yapışmış, o narin, kırılgan bedenine tezat bir öfkeyle dimdik bakıyordu ona. Selim'in yüzündeki gaddar ifade bir anlığına dondu. Bu köyde ona böyle bakabilen tek bir canlı doğmamıştı. Kızın bu gözü kara hali zihninde tekinsiz bir merak uyandırdı; bakışları derinleşti, garip ve anlamlandırılamaz bir dikkatle Zehra’yı süzdü. Ardından hiçbir şey söylemeden kırbacını indirdi, arkasını dönüp kalabalığı yararak uzaklaştı.

Zehra ise arkasından bırakılan o tuhaf bakışın farkında bile değildi. Çevredekilerin isteksiz yardımıyla abisini yerden kaldırdı. Ali’nin sağ bacağı feci şekilde darbe almıştı, basamıyordu. Zehra, abisinin kolunu omzuna attı; Ali acıyla inleyip topallayarak adımlarını sürürken, birlikte köyün çıkışındaki sağlık ocağının yolunu tuttular.

Sağlık ocağının loş koridorunda, hemşire Ali’nin bacağını sarıp ağır ezilme olduğunu söylerken Zehra oturduğu sedyenin kenarında hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu. Hemşire odadan çıkar çıkmaz abisinin eline yapıştı.

"Niye yaptın abi?" dedi, sesi titreyerek. "Niye kavga ettin o zalimlerle? Bilmez misin Selim’in arkası kavidir, ağa oğludur? Ne istedi o zalimler senden?"

Ali, şişmiş göz kapaklarının arkasından kız kardeşine çaresizlikle ve derin bir suçlulukla baktı. Esas sebebi, yani Selim’in kahveye gelip "Bana Zehra’yı vereceksiniz, ananızdan babanızdan kalan o devasa borcu da sileceğim" dediğini, kendisinin de "Benim satılık kardeşim yok!" diyerek ağa oğlunun yüzüne tükürdüğünü asla söyleyemezdi.

Ali acıyla yutkundu, kız kardeşinin saçını okşamak istedi ama eli havada kaldı. "Toprak meselesi Zehra... Eski husumet işte, susamadım," diye yalan söyledi. "Sakın... Sakın evde Zümrüt’ün yanında da açma bu konuyu. Sakın bilmesin niye kavga ettiğimi."

Sağlık ocağından çıktıklarında hava kararmaya yüz tutmuştu. Ali, kız kardeşine tutunup acıyla topallayarak, köyün en köhne mahallesindeki evlerinin kapısına kadar gelebildi. Kapıyı, kucağında bir buçuk yaşındaki ağlayan bebeğiyle Zehra’nın yengesi Zümrüt açtı.

Zümrüt, kocasının yüzünü gözünü kan içinde, bacağını da sarılı görünce yüzünü ekşitti. Kucağındaki çocuğu alelacele sedire fırlatır gibi bıraktı. Endişeden ziyade, başına yeni bir yük açılmış gibi öfkeyle doluydu.

"Ali! Bu ne hal? Ne getirdin yine başına!" diye bağırdı Zümrüt, ardından nefret dolu gözlerini direkt Zehra’ya çevirdi. "Sırf uğursuzluksun kızım sen bu eve! Bir gün de şu eve hayırlı bir haberle gelmedin. Çeşmeye yolladık, abini leş gibi eve taşıttın!"

Zehra, yengesinin bu haksız azarlarına alışkındı ama canı yanıyordu. Hiç cevap vermeden kucağında ağlayan küçük yeğenini aldı, bağrına basıp pışpışlayarak susturmaya çalıştı.

Zümrüt burnundan soluyarak Ali’nin başına dikildi: "Zaten ananızdan babanızdan kalan o dağ gibi borçların altında eziliyoruz, ağanın kasasında senetler bekliyor! Şimdi bu bacakla tarlaya da gidemezsin. Biz ne yiyip ne içeceğiz ha? Nasıl ödenecek o borçlar?"

Ali acıyla başını duvara yaslarken, Zehra kucağındaki masum sabinin yüzüne bakıp sessizce gözyaşı döktü. Evde ne bir dirhem un vardı ne de borcu kapatacak bir çare. Ama en çok da Selim’in o meydandaki tekinsiz, bir anlık değişen bakışları genç kızın içine sinsi bir korku gibi yerleşiyordu. Abisinin ondan sakladığı o büyük pazarlıktan habersiz, yaklaşan fırtınayı hissetmeye başlamıştı.Sabahın ilk ışıkları evin küçük pencerelerinden içeri sızarken, sofrada çıt çıkmıyordu. Ortaya konan bir avuç zeytin, bayat ekmek ve yarım kase çökelekten başka bir şey yoktu. Ali, sargılı ayağını sedyenin altına gizlemeye çalışarak sessizce ekmeğini çiğniyordu ama Zümrüt’ün öfkeli soluyuşu küçük odayı çoktan germişti.

Zümrüt çay bardağını sertçe sofraya bıraktı. "Eee Ali? Böyle ne kadar oturacaksın?" diye başladı dırdıra. "Ayağım sakat deyip yatacak mısın? Ağanın kapısına borç günü geldi dayandı. Adamlar kapıya dikilince bu kırık bacağını mı göstereceksin onlara?"

Ali yutkundu, sabır çekerek başını eğdi. "İşe gideceğim Zümrüt, topallayarak da olsa gideceğim. Kapat çeneni artık, çocukların rızkını arat mıyım ben sana?"

Tam o sırada beşikteki bebek, anne ve babasının yükselen seslerinden korkarak feryadı kopardı. Zümrüt arkasına bile bakmadan, "Al işte, uğursuzluk tepemizde!" diye söylendi.

Zehra hemen yerinden kalkıp beşiğe koştu. Yeğenini kucağına alıp bağrına bastı, yüzünü yüzüne sürterek pışpışlamaya başladı. Annesinin emaneti abim, yengemin diline kuşa döndü... diye geçirdi içinden. Kucağındaki sabiyi sallayıp kulağına ninniler fısıldayarak sakinleştirdi, yüzündeki yaşları sildi.

Zümrüt, Zehra’nın bebeği susturmasını fırsat bilerek emirlerini sıralamaya başladı zaten. Evin bütün ağır işlerini, un elemesini, ahır temizliğini her zaman Zehra’nın üstüne yıkardı. Yine öyle yaptı. Gözlerini kıstı, parmağıyla kapıyı gösterdi:

"Bebekle oyalanıp durma, kalk! Akşama çamaşır yıkanacak, hamur yoğrulacak. Evde bir damla su yok. Yürü çeşmeye, güğümleri doldur getir!"

Zehra yavaşça bebeği beşiğe bıraktı. İçinde dün yaşananların korkusu hala dipdiriydi ama yengesinin bu evde koparacağı kıyametten daha büyük değildi o korku. Üstelik dün meydanda abisini o halde görünce can havliyle fırlattığı, o kargaşada unutup bıraktığı bakır güğümlerini geri alması gerekiyordu.

Eski hırkasını omuzlarına attı. Sabahın serin, ayaz havası yüzüne çarparken evden çıktı. Adımları ağır ağırdı; kalbi daralıyor, ayakları onu dün o tozun dumana karıştığı, Selim'in tekinsiz bakışlarıyla üzerine yürüdüğü o meydana, güğümleri düşürdüğü yere doğru çekiyordu.Zehra, sabahın tenha vaktinde dün o dehşeti yaşadığı meydana geldiğinde kalbi göğsüne sığmıyordu. Çınar ağacının altı dünkü arbedenin izlerini taşıyordu; toprak ezilmiş, savrulmuştu. Gözleriyle etrafı taradı ve çalıların dibine, tozun toprağın içine yuvarlanmış bakır güğümlerini gördü. Eğilip güğümlerin tozunu eliyle silkelemek için uzandığı an, arkasından yaklaşan gölgeyi fark edemedi.

Daha ne olduğunu anlayamadan, bileğine kelepçe gibi dolanan etli ve güçlü bir el onu hırsla geriye doğru çekti.

Zehra’nın ağzından küçük bir çığlık koptu ama o el, genç kızın narin bedenini kahve duvarının arkasındaki loş, tenha sokağa savurarak duvara sıkıştırdı bile. Sırtı buz gibi taş duvara çarptığında, karşısında dünkü o kibirli, gaddar yüzü gördü. Selim’di bu. Üzerine sinen ağır tütün ve viski kokusuyla kızın nefesini keserken, o tekinsiz, karanlık gözlerini Zehra’nın yüzüne dikmişti.

"Bırak! Bırak beni, ne istiyorsun!" diye çırpındı Zehra. Bileğini kurtarmaya çalıştıkça Selim daha da bastırdı, aralarındaki mesafeyi sıfıra indirdi.

Selim, kızın hırçın çırpınışlarına aldırmadan yüzünü Zehra’nın boynuna, saçlarına doğru yaklaştırdı. Başındaki yazmanın kenarından sarkan o dalgalı, hırpalanmış saç tutamlarını derin bir nefesle kokladı. Zehra’nın midesi bulandı, tiksintiden gözlerini kapattı. Bu adamı, köydeki diğer kızları kandırıp tenhalarda, ahırlarda kuytularda kırıştıran o ahlaksız hallerini bilmeyen yoktu. Şimdi o kirli elleri ve nefesiyle kendisinin tepesindeydi.

"Niye inat ediyorsunuz kızım?" diye fısıldadı Selim, sesi boğuk ve emreder gibiydi. "Abin dün o kadar dayağı niye yedi sanırsın? Söyle o abine, inat etmeyi bıraksın. Gelsin, seni bana versin; bitsin bu iş. Dağ gibi borcunuz silinsin, bir kalemde gitsin."

Zehra işittiği sözlerle donakaldı. Göğsü hızla inip kalkarken, abisinin dün hastanede yüzünü kaçırarak "Toprak meselesi" deyişi geldi aklına. Demek abisi onu korumak için, onu bu adama satmamak için canını ortaya koymuş, o dayağı yemişti.

Selim, kızın sessizliğini fırsat bilerek yüzünü daha da yaklaştırdı, gözlerinde o kibirli, dokunulmaz ağa edası vardı. Zehra hem korkudan tir tir titriyor hem de bu adamın varlığından, tenine yaklaşan nefesinden feci şekilde tiksiniyordu. Selim’in serbest kalan eli, kızın çenesini sıkıca kavrayıp yüzünü kendine doğru kaldırdı: "Düşün taşın Zehra... Bu borç sizi bitirecek. Ama benim kadınım olursan, o abini de o yengeni de ihya ederim."Asla!"

Zehra’nın dudaklarından dökülen bu tek kelime, sokağın duvarlarında bir tokat gibi patladı. Selim’in gözlerindeki o kibirli, kendinden emin pırıltı daha sönmeye fırsat bulamadan, Zehra narin bedeninden beklenmeyecek bir hırsla bacağını kaldırdı ve Selim’in bacaklarının arasına, tam özel yerine hedef gözetmeksizin sert bir tekme savurdu.

"Ah!"

Selim acı dolu boğuk bir feryatla iki büklüm olup gerilerken, Zehra’nın bileğindeki tutuşu gevşedi. Genç kız o saniyelik boşluktan faydalanıp kendini geriye attı. Yerde duran bakır güğümlerini can havliyle kavradığı gibi arkasına bile bakmadan, sokağın çıkışına doğru deli gibi koşmaya başladı. Arkasından Selim’in acı ve öfkeyle karışık savurduğu küfürler yükseliyordu ama Zehra durmadı, nefesi kesilene kadar koştu.

Kendini köy çeşmesinin başına attığında kalbi adeta göğüs kafesini parçalamak istiyordu. Titreyen elleriyle güğümleri buz gibi akan suyun altına bıraktı. Dizlerinin bağı çözülmüştü; çeşmenin yanındaki yosun tutmuş büyük taşa kendini adeta bıraktı.

Güğümden taşan suyun o şırıltılı sesi, genç kızın zihnindeki fırtınayı dindirmeye yetmiyordu. Gözleri boşluğa takıldı, elleriyle yüzünü kapattı. Tiksintiden, Selim’in dokunduğu çenesini fistanının ucuyla hırsla sildi.

Asla... diye geçirdi içinden. Asla o zalimin kadını olmam. Ölürüm de o konağa adımımı atmam.

Düşünceler dalga dalga geçmişin acısını canlandırdı yüreğinde. Bu borç, sadece bir para meselesi değildi ki... Babası, o ağa kapısının bitmek bilmeyen senetlerini ödeyebilmek için gece gündüz demeden, canını dişine takarak çalışmıştı. O borç yüzünden, tarlada güneşin alnında çalışırken kalbi dayanmamış, göçüp gitmişti bu dünyadan. Babasının ölüm fermanı olan o senetlerin sahibine, katillerine nasıl yar olacaktı? Abisi dün bu yüzden o kırbacın önüne atmıştı kendini. Masum anasının emaneti, babasının katiline teslim olmasın diye kan revan içinde kalmıştı.

Güğümlerden taşan suyun sesiyle irkilip kendine geldi. Su artık bakır kenarlardan yola sızıyordu. Zehra, gözündeki yaşları aceleyle silip ağırlaşan güğümleri kulplarından kavradı. Eve doğru, yengesinin dırdırına yetişmek üzere adımlarını hızlandırdı. İçindeki korku ve öfke bir yumru gibi boğazına oturmuştu.

Mahallenin dar sokaklarına girdiğinde, kulaklarına neşeli çocuk sesleri geldi. Tozlu yolun ortasında, yaşları sekiz ile on arasında değişen beş altı çocuk, bezden yapılma eski bir topla hararetli bir maç yapıyordu. Zehra’nın elinde ağır güğümlerle topallayarak (hızlı yürümekten yorulmuştu) geldiğini gören çocuklardan biri, ayağındaki topu neşeyle ona doğru yuvarladı.

"Zehra abla! Yakala, pas!" diye bağırdı küçük ömer, yüzündeki kocaman gülümsemeyle.

Top, Zehra’nın çarıklarının ucuna kadar gelip durdu. O an, sokaktaki o saf çocuk neşesi, genç kızın üzerindeki o kara bulutları bir anlığına da olsa dağıttı. Çocuklar etrafını sarıp, "Hadi abla, bir kere vur!" diye tezahürat yapınca, Zehra elindeki ağır güğümleri yavaşça yere bıraktı. Yüzüne çöken o kederli ifade, çocukların masumiyetiyle hafif bir tebessüme döndü. Fistanının eteklerini toplayıp topa hafifçe vurdu ve çocukların oyun çemberinin tam ortasına, hayatın tüm acımasızlığına inat neşeyle katıldı.Zehra’nın yüzündeki o emanet tebessüm, sokağın başından yükselen kulak tırmalayıcı motor sesiyle anında dondu. Çocukların neşeli çığlıkları bıçak gibi kesildi. Dar sokağın taş duvarlarını yankılatarak, ağanın o kara, heybetli arabaları tozu dumana katarak hızla içeri girdi. Çocuklar can havliyle kendilerini duvar diplerine, kapı eşiklerine atarken, Ömer’in az önce neşeyle peşinden koştuğu bez top, simsiyah, devasa tekerleklerin altında kaldı. Büyük bir gürültüyle ezilip patlayan topun sesi, Zehra’nın kalbinde patladı.

Korku, bir zehir gibi yeniden damarlarına yayıldı. Arabalar yavaşlamadı bile; tozu toprağı çocukların, Zehra'nın üzerine savurarak hızla ilerledi ve tam da Zehra’ların dökülen, boyası solmuş evinin önünde acı bir fren sesiyle durdu.

Abim... Ali abim!

Zehra yerdeki güğümleri nasıl kavradığını, o ağır bakırların kollarını nasıl koparırcasına acıttığını hissetmedi bile. Güğümlerden sarsıntıyla dökülen sular çarıklarını ıslatırken, genç kız sokağın tavanı kaplayan toz bulutunun içinde deli gibi eve doğru koştu. Nefesi boğazına batıyor, az önce Selim’e attığı tekmenin intikamı bir balyoz gibi tepesine iniyordu.

Evin avlusuna adımını attığı an, kulakları yırtan o feryadı duydu. Yengesi Zümrüt, kapının eşiğinde dizlerinin üzerine çökmüş, başındaki tülbenti yolup dizlerini döverek hıçkırıklarla ağlıyordu. Ama Zehra’nın gözü yengesini görmedi. Bakışları, Zümrüt’ün hemen önünde, tozlu toprağın üzerine çuval gibi bırakılmış, kanlar içindeki o bedene çakıldı.

Ali’yi... Dağ gibi abisini bu sefer hiç acımadan, öldüresiye dövmüşlerdi. Zaten sakat olan bacağı tuhaf bir açıyla bükülmüş, yüzünde dünden sağlam kalan ne varsa darmadağın edilmişti. Üzerindeki gömlek parça parça beline dolanmıştı. Belli ki hastanede alelacele sarılan beyaz sargılar yeniden kan kusmuş, bembeyaz bezler kırmızıya boyanmıştı. Ağanın adamları, Ali’yi hastaneden zorla çıkarıp, adeta bir ibret vesikası gibi kendi evinin kapısına fırlatıp atmışlardı.

Zehra’nın ellerindeki güğümler büyük bir gürültüyle taşa çarparak devrildi, çeşmeden taşıdığı o temiz sular abisinin kanına karışarak toprağa sızdı.

"Abi!" diye çığlık attı Zehra, kendini Ali’nin cansız gibi yatan bedeninin üzerine bırakırken. "Abi ne olur aç gözünü, ne olur!"

Zümrüt ise gözyaşları içinde, öfkeden deliye dönmüş bir halde Zehra’nın omzuna yapıştı, kızı hırsla sarstı: "Senin yüzünden! Hep senin yüzünden! Ağanın adamları bağırdı gitti, 'O inatçı kızınız Selim Bey'e karşı gelmeyecekti' dediler! Ne yaptın ağanın oğluna, ne ara göz koydu sana? Bak abini öldürdüler, bizi bitirdiler uğursuz! Şimdi kim ekmek getirecek bu eve, kim ödeyecek o dağ gibi borçları!"

Zehra, yengesinin sarsıntılarıyla sarsılırken abisinin morarmış, kanlı yüzüne bakakaldı. Selim’in o tekinsiz, pis fısıltısı kulaklarında yankılandı: "İnat etmeyi bıraksın, gelsin seni bana versin." Vermemişti işte Ali. Canı pahasına kardeşini o ahlaksıza teslim etmemişti. Şimdi ise bunun bedelini, evlerinin kapısına atılmış bu yarı ölü bedenle ödüyorlardı.Zehra’nın yüreğindeki korku, o dar sokakta eziLen bez top gibi unufak olmuş, yerini simsiyah, köklü bir nefrete bırakmıştı. Gözlerinden akan yaşlar artık çaresizlikten değil, Selim’in adını her düşündüğünde içini kavuran o intikam ateşindendi.

O kapkara günün geri kalanı, hastane koridorlarının o keskin, geniz yakan ilaç kokusu altında bir kabus gibi geçti. Ali’nin durumu ağırdı; ameliyattan sonra onu beyaz önlüklü adamların hızla ittiği sedyede, üzeri cihazlarla kaplı halde yoğun bakıma alırlarken görmüşlerdi sadece. Ardından hastane polisleri gelmişti ifade için. Ancak o soluk ışıklı odada, polisin karşısında Zümrüt de Zehra da Selim’in adını ağızlarına bile alamadılar. Korku, bir yılan gibi dillerine dolanmıştı. Biliniyordu ki Selim’in adı o kağıtlara geçerse, o yoğun bakımın fişini çekmek ağa için çocuk oyuncağıydı. Ali’yi korumanın tek yolu, yine o zalimlerin karşısında susmaktı.

Gece yarısını çoktan geçmişti. Zümrüt, kucağında açlıktan ve yorgunluktan sızıp kalmış bir buçuk yaşındaki bebeğiyle, yoğun bakım kapısındaki plastik sandalyelerden birine yığılmış, iç çeke çeke ağlıyordu. Zehra ise sandalyeye oturacak dermanı kendinde bulamamış, buz gibi mermer zemine sırtını dayayıp dizlerini göğsüne çekerek yere çökmüştü. Gözlerini karşıdaki gri kapıya dikmiş, içeriden gelecek tek bir hayırlı haberi bekliyordu.

Ancak Zümrüt’ün göz yaşlarının arkasında, uykusuzluktan kızarmış gözlerinde bambaşka bir hesap dönüyordu.

Zümrüt, ağanın adamlarının kapıya Ali’yi atarken savurduğu o sözleri düşündükçe taşları yerine oturtmuştu. Selim, Zehra’yı istiyordu. Ali bu yüzden canından oluyordu. Zümrüt kucağındaki sabiye, sonra da yerde perişan halde oturan görümcesine baktı. Kocası yoğun bakımda can çekişirken, evdeki o ödenemez dağ gibi borçlar birer karabasan gibi tepesine çökerken faturayı çoktan Zehra’ya kesmişti.

Ali uyanır mı, uyanırsa sakat mı kalır belli değil... diye geçirdi içinden Zümrüt, gözlerini kısarak. Biz bu borcun altında ezilip yok olacağımıza, bu kız o konağa gidecek! Başka çare yok.

Ama Zehra’nın o hırçın, "Asla" diyen dik başını kırmanın, Ali uyandığında onun sesini kesmenin bir yolunu bulmalıydı. Köy yerinde bir kızı rızası olmadan göndermek zordu ama namusuna bir leke sürülürse, akan sular dururdu. Zümrüt’ün zihninde sinsi, zehirli bir planın tohumları o mermer koridorda filizlenmeye başladı.

Köyün o dedikoducu, fitnebaz kadınlarını düşündü. Yarın ilk iş köye döndüğünde, çeşme başında, kapı önlerinde sinsice laf taşıyacaktı. "Selim tenhada Zehra’yı kıstırmış... Kızın güğümleri bile meydanda kalmış, aralarında bir şeyler varmış, Selim kızın saçını başını koklamış, Zehra zaten dünden razıymış..." diye fısıldayacaktı kulaklara. O dedikodu çığ gibi büyüyecek, birkaç güne kalmadan tüm köy "Selim, Zehra’nın namusu oldu artık" diye çalkalanacaktı.

O zaman ne Ali laf edebilirdi, ne de Zehra o hırçın başını dik tutabilirdi. Mecbur kalacaklardı. Zümrüt, kucağındaki çocuğuna daha sıkı sarılırken, yerde hiçbir şeyden habersiz, nefretle kapıyı izleyen Zehra’ya bakıp içinden sinsice fısıldadı:

Kendini yırtsan da paralasan da Zehra... O konağa gelin gideceksin. Gideceksin ki bizi bu cehennemden kurtarasın.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.