İçeriğe geç

MEHPARE

Bölüm 1 · 20 dk okuma

MEHPARE

Bölüm 1

Karanlığa Açılan Aydınlık Kapı

05.01.2023

İyi okumalar dilerim.

🍁

1.Bölüm:" Karanlığa Açılan Aydınlık Kapı "

Bir adım uzağımdasın kara gözlü çocuk,

Bir o kadar da uzaksın, saçlarını geceden çalan,

Biliyorum,

Hem önümdesin, hem arkamda

Bilmediğim şeyler de var ama,

Mesela,

Sensin, gecenin sanrısına yalvaran kara gözlü, sensin....

Bilmiyorum seni, yanıp kül olan kelebeğini,

Bilmiyorum, gözlerin sahte mi? Sahi mi?

Öyle gözlerin sahtesi olamaz gibi sanki,

Peki ya sen, sen nerdesin?

Sen nerdesin, gecenin minik yavrusu?

Sen nerdesin aydınlığa tezat düşen?

Sen nerdesin?

Kaybettiğimi sandığım sanrılar, aslında gerçeğin ön perdesiydi. Sanıyorum ki sırada oyunlar vardı.

İlk defa zihnim benimle oyun oynuyordu. O kadar ihtiyacım vardı ki şu anda benimle olmasına, birşeyler yapmama yardımcı olmasına.

Kendimi kapana kısılmış hissederken şu anda beni bu karanlıktan çıkaracak hiçbirşey bulamıyordum. Zihnimin içinde onlarca anı boy gösterirken kendimi en hissis halimle konumlandırmaya yemin etmiş gibiydim.

Şuanda duygularla hareket etmenin ne yeri ne de sırasıydı. Duygular işin içine karıştığı zaman böyle değil de en savunmasız halimle çığlıklarım duvarda yankılanıyor olurdu. Ya da çığlıklar her zaman olduğu gibi kalbimin içerisindeki küflenmiş duvarlarda yosun tutuyordu.

Oysa duygusuz olmak, hissizleşmek doğduğumda Tanrı'nın bana verdiği en büyük lütfuydu. Hisler insanın ayağına çelme takar ardına bakmasını sağlardı fakat bana bunlar öğretilmemişti. Ne olursa olsun ayaklarım zemine, en az adımın ne olduğunu bildiğim kadar kesin ve bakışlarım bir yırtıcı hayvanın gözune kestirdiği av kadar kendimden emin olmalıydı.

Kalbim, bulunduğum odanın sessizliğinde geçen her dakikanın ardından sesini kulaklarıma dolduruyordu. Kalabalığın sesi her ne kadar uzakta olsam da, kendini kulaklarıma sığdırıp, beni biraz daha geriyordu. Parmaklarımı birbirine geçirerek birkaç derin nefes aldım.

Yaklaşık birkaç dakika önce, bir saray yavrusuna benzeyen detaylarıyla oda demeye şahit isteyen alandan bir sürü insan çıkmış ve şimdi kocaman sarayın önünde beni bekliyorlardı.

Geniş omuzlarımdan, ince ayak bileklerime kadar uzanan, belimden devamı neredeyse bir gelinlik kadar kabaran bir elbiseyle birlikte ayağımda yüksek topuklu ayakkabılar vardı. Saatlerce burada oturup Olimpus hizmetlilerinin beni hazırlamalarını beklemiştim. Oysa ne yazık, sadece çok kısa bir süre benimle kalacaktı bu uğraş.

Bugün hayatım boyunca hiçbir zaman cesaret edemediğim, aklımın ucundan geçse korktuğum, korkutulduğum birşey yapacaktım. Ellerimden, ayaklarımdan ve başımdan gökyüzüne kadar uzanan fakat benim göremediğim kukla olduğumu belirten ipleri kestiğim gün bugün olacaktı. Nasıl yapacağımı asla bilemezken tek istediğim artık buradan kurtulmaktı.

Henüz daha çok küçük yaşlarda topuklu ayakkabılarla yürümeyi oğrensem de hiçbir zaman kendimi rahat hissedememistim. Ve bugün bu ayakkabılar canımı çok sıkacaktı. Birkaç adımda odamın bir diğer köşesinde bulunan boy aynasının karşısına geçerek kendime baktım. Olmak istediğim bu değildi asla, olmak zorunda bırakıldığım insandım. Bembeyaz tenimde kendini gösteren mücevherler, her kumaşı dünyalara bedel olan kıyafetler, bakımını daha kendim bile yapmaya fırsat bulamadığım saçlarıma uygulanan bakımlar... Bunlar bana çok fazlaydı, hemde çok fazla.

İnsanların sevinç nidaları arasından yükselmeye başlayan çan sesi o kadar kulak tırmalayıcıydı ki yüzümün buruşmasına engel olamadım. Yükselen çan sesleriyle birlikte kalabalığın sesi kendini bir kez daha belli etti. Vakit dolmuştu. Birazdan bu insanların beni görmesi için dışarıya çıkmam gerekiyordu fakat amacım bu yönde değildi. Yine yapmak istediğim birşey değil, yapmak zorunda kaldığım olan şeyleri yapacaktım.

En sonunda çan sesi durulduğunda kalabalığın da sesi kesildi. Hızlı adımlarla saray yavrusunu andıran odamın içinde yankılanan adım seslerimle, neredeyse bir duvarın yarısını kaplayan camın önüne geldim ve başımı dışarıya doğru uzattım.

Kral ve Kraliçenin el ele tutuşarak, bir insan boyunun iki katı kadar yüksekte duran kürsünün üzerinde, diğer elleriyle insanları gülerek selamlamalarını izledim. Yan yana yürüyüp tam kürsünün ortasında durduklarında halkın sesi hâla kesilmemişti. Altın rengiyle uyum sağlayan papatyalar ile dekore edilmiş saray avlusu o kadar genişti ki Olimpus halkının hepsinin bu önemli gün için toplanmasına rağmen avluda daha bir o kadar insanı alacak kadar yer vardı.

Kürsünün köşelerinde özenle diklimiş direkler ve onların üzerinde aynı bir gelinlik gibi süsleyen beyaz ve sarı tüller bulunuyordu. Her biri bir köşeden bir diğer köşeye kadar gevşek bir şekilde sarkan tüllerin üzerinde bir insan başı büyüklüğünde papatyalar boy gösteriyordu. Neden mi papatya?

Aynı Olimpus Krallığında olduğu gibi birçok krallığında bildiği gibi; papatyalar insanın parmak uçlarında iki seçenekten birinin cevabı olmak için hayattan koparılır. Olimpus'un sembolünün papatya olmasının sebebi ise sadece gösteriş. Sarı polenin etrafını çevreleyen dokuz beyaz yaprağın her birini "seviyor/sevmiyor" şeklinde koparırsanız alacağinız cevap her zaman seviyor olur. Evet bu kadar basit. Bir krallığın halkına verdiğini değeri göstermek için seçtiği ,sadece gosteriş için, bir sorunun cevabı olmak için yaprakları kopartılan bir papatyadır.

Olimpus toprakları içerisinde dokuz yapraklı papatya dışında hiç bir papatya çeşidine rastlanmaz. Elbette kral ve kraliçemizin bir planıdır.

Bakışlarımı kürsüden çekerek tekrar halka çevirdiğimde başımı iki yana sallayarak pencereden uzaklaştım. Zaten giymekten hoşlanmadıgım topuklu ayakkabıların altındaki ufak bıçak da işimi hiç de kolaylaştırmıyordu. Bacağımın hemen iç kısmında da bulunan ufak silah da, bıçak ile beraber beni bekliyordu.

Zorundaydım.

Kendimi korumak, Olimpus'un prensesini korumak zorundaydım.

Bencil olmalıydım belki de, kendimi korumak için öldürmeliydim.

Benden bunu istiyorlardı, yapabilir miydim?

Öl ya da öldür!

Hayır?

Ölme ve öldür!

İşte Olimpus'da yaşamak böyleydi. Aslında Olimpus'da yaşamak değil de Krallıkta yaşamak, Kralın ve Kraliçenin kızı olmak böyleydi. Onlar her zaman en iyisi olmaya çalışırken ardından sürüklediklerini hiçbir zaman umursamazlardı. Kızları olsalar bile. Eğer gerçekten bir hayat seçimim olsaydı normal bir Olimpuslu olmak isterdim. Ya da gerçekten de burada hiç olmamayı tercih ederdim. Bir davete katıldığım zaman çocuk yaşımla büyüklerin masasında oturmak yerine yaşıtlarımla oyunlar oynamak isterdim. Minicik yaşımda halkı selamlayan varis olmaktansa selamlanan bir çocuk olmak isterdim. Ve asla çikolata yediğim zaman kusmak zorunda bırakılmak istemezdim.

Fakat bu lanet olası farklılık beni öldürüyordu. Ellerimden çıkan parıltılı güçlerim yoktu. Olimpus'un en ücra köşelerinde yaşıyan, o darma duman evlerin içindekiler bile büyü yapabilirken, benim güçlerim yoktu. Kralın soyundan gelmiş olmama rağmen koskocaman Krallıkta benim dışında büyü yapamayan kimse yoktu. Ve bu farkındalık hiçbir şekilde dile getirilmez, dile getirildiği anda Kraliçenin gazabından kaçınılmazdı. Kendi sarayımızda da geçerli olan bu sert kural kendimi aptal gibi hissetmeme yetiyor da artıyordu bile.

Bildiğim kadarıyla annemin beni Olimpus'a getirmeye hazırlandığı yılda Arvinlerin meşhur saldırıları boy gösterdiği için Olimpus bir süreliğine çöküş yaşamıştı. Halktan herkesin seferber olduğu, Olimpus birliklerinin ve bilginlerinin hiç durmaksızın topraklarını korumaya çalıstığı bır dönemdi. Arvinler; kendilerini bir toprağa bağlı kılmayan göçebe bir şekilde yaşayan ufak bir karabüyü topluluğuymuş. Şimdiye kadar tam olarak soylarının devam ettiği bilinmese de topluluktan hâla birkaç Arvinli kaldığını da iddia edenler vardı. Eğer gerçekten de hâla topluluktan kalanlar var ise yaptığı katliamlardan yola çıkarak oldukça korkulası insanlar olmalıydılar. Annem bir bebeği olacağını öğrendiğinde Olimpus'da şenlikler gecelerce sürmüş ve çevre Krallıktan öne gelen liderler de, elbette halkımızı ve kral ve kraliçemizi tebrik etmişler. Olimpus'un bir varisi olacağının düşüncesi bile müttefiklerimizi heyecanlandırırken elbette de bundan şikayetçi olanlar da varmış. Olimpus'un çoğunlukta dostları olsa da bu krallıkta gözü olan birden fazla da düşmanı vardı. Annemin hamilelik sürecinde Olimpus türlü büyülerle donatılmış ve olası herhangi bir duruma karşı tedbir almış. Fakat o zamanlar karabüyüler için Olimpus'un şimdiki gücü yokmuş. Ve Arvinlerin saldırıları da Olimpus'a büyük ölçüde zarar vermiş. Ve bildiğim kadarıyla da mahzenlere dahi sızmaya başaran bir kaç Arvinlinin anneme olan suikastlarının sonucunda karabüyü beni etkisi altına almış ve şu ana kadar büyü gücüm hiçbir şekilde olmamış.

Bu hikaye bana böyle anlatılmıştı, inanıyordum.

Çünkü neden inanmayayım, değil mi?

Bulunduğum odanın hemen önünde bulunan holden adım sesleri duymaya başlayınca artık birşeyler yapmam gerektiğini fark ettim. Düşünüp de aklımda bir plan yapmamıştım fakat aklımda da birkaç şey vardı. Öncelikle kendime son bir kez daha sakin olmamı söyledikten sonra kabarık elbisem ile birlikte hemen odanın kapısının önüne geldim ve beklemeye başladım.

Adım sesleri gitgide yakınlaştı ve kapımın hemen önünde durdu. Ardından kapım iki kere tıklatıldı ve benden gelecek cevap beklenmeye başlandı. Derin bir nefes alarak sesimi güçlü tutmaya çalıştım. "Gel!" Gelenin kim olduğunu maalesef ki biliyordum.

Gelen adım seslerinin sahibi kapının kulbunu kavradı ve aşağıya doğru indirdi. Kapının ardına kadar açılmasının ardından odanın içine Bayer girdi. Üzerinde bembeyaz bir takım vardı. Geniş omuzlarını kavrayan ve önünde birbirine paralel düğmeler bulunan kalın bir ceket, altında ise yapılı bacaklarını saran yine bembeyaz bir pantolon vardı. Ve olmazsa olmaz her törende üzerinde bulunan kırmızı kuşağı vardı. Kırmızı kuşağın omuz kısımlarından sarkan sarı püsküller ve önünde, biraz ilerisinde büyükten küçüğe doğru sıralanmış sarı renkli yıldızlar vardı. Bembeyaz pantolonunun altında ise kırmızı asker botları vardı. Köşeli bir çenesi ve simsiyah gözleri vardı. Saçları ise her zaman olduğu gibi yine kısacıktı. Bir kızın gördüğü zeman tekrardan dönüp de bakacağı tipten bir erkekti. Ama ne yazık ki ona baktığım zaman, bir insanın sadece dış görünüşe bakarak kararlar almamayı hatırlıyordum. Fakat ben o kızlar değildim.

Bedeninin tamamını kapıdan geçirdikten sonra gözleri bana takıldı ve yavaşca parmak uçlarımdan başlayarak beni süzmeye başladı. Dudaklarının arasından çıkan ufak çaplı ıslığın ardından kapıyı eliyle geriye doğru iterek tamamen kapattı ve gözlerime baktı. "Aren, bebeğim." dedi ve vücudunu kapıya yaslayarak bir bacağını dizinden kırarak kapıya bastırdı.

Onun bu tavrına sadece yüzümü buruşturarak cevap verdim. Ve ona sırtımı dönerek aynanın önüne geçtim. Elbisemin kırışmış yerlerini düzenlerken aynadan bana baktığını görebiliyordum. Bende aynadan ona baktığım sırada, tam gözlerimin içine bakarak konuştu "Çok güzel olmuşsun, sanırım Gornolia'nın en şanslı erkeği ben olmalıyım " dedi ve ayağının tabanını kapıdan ayırarak daha dik durdu. Yüzünde tam da kişiliğine yakışır bir şekilde o sırıtışı gördüm. Tam anlamıyla iğrençti o sırıtış.

Ona olan duygularımı açıkça belli etmeme rağmen hâla aramızda oluşacak o küçük bir kıvılcımı bekliyordu .Oysa imkanı olmayacak bir bekleyişti bu.

"Benim güzelliğim ile senin en şanslı erkek olman arasında ne gibi bir bağ çözemedim Bayer" diyerek bomboş gözlerimle aynadan ona bakmaya devam ettim. Bu söylediğim onu beklediği gibi karşılamasa da hiç duruşunu bozmadan devam etti "Birazdan evlilik haberimiz halka duyrulacak Aren." Söylediği şey benim gerilmeme yetip de artarken kendisi hâla sırıtıyordu. Elbette onun eşi olacağımı mutlu bir evlilik yaşıyacağımızı felan düşünüyor olmalıydı. Duygusuz yüzümle ona aynadan bakmaya devam ederken Bayer de bana dümdüz bakmaya başlamıştı.

"Evet Bayer birazdan evlilik haberimiz halka duyrulacak ama...."

"Aması yok Aren" dedi ve derin bir nefes alarak bir kaç adım ilerleyerek bana yaklaşmaya başladı." Biz evleneceğiz Aren. Sen benim karım olacaksın, Sen iste ya da isteme."

Tabi efendim. Bana hiçbir duygu beslemeyen ve sadece cocukluğumdan bu yana bana takıntılı olan biriyle öylece evleneceğimi düşünüyor olamazdı değil mi? Ve bence düşünüyordu.

İnsanlar için bu kadar basitti herşey, ol diyince oldurmak yap diyince yaptırmak. Ailem beni Bayer ile evlendirme kararı aldığında nerdeyse hiç karşı çıkamamıştım. Çünkü buna hakkım yoktu. Eğer bir karşı çıkışım onların hoşuna gitmez ise geleceğimizin nasıl da harabeye dönüşeceği hakkında uzun bir süre konuşma dinlerdim. Kral ve Kraliçemize göre yani aslında annem ve babam (!) Olan bireylere göre Büyü dünyasından ileri gelen iki krallığın yani Olimpus ve Garnolia Krallığının, güzel prensesi ve yakışıklı prensi bir araya gelerek hem iki krallığı bir araya getirerek guclendirecek hem de kızlarını sonunda bilinen ve güçlü bir krallığa emanet edeceklerdi.

Bu zeka da nereden böyle?

Ona bakmadım ve kapıya doğru ilerlemeye başladım .Buradan o olmadan çıkamayacağımın bilincinde olarak kapının önünde bekledim ve ekledim "Gelmiyor musun Bayer?"

O da olduğu yerde dikilmeyi bırakarak yanıma doğru ilerlemeye başladı. "Geliyorum Aren , geliyorum."

Yanıma geldiğinde bende beklemeden hemen kapının kulbunu kavradım ve aşağıya doğru indirdim. Geniş sarayın içinde bir kolidorun en sonunda olan odamın önünde beraberdik ve neredeyse hiç ses yoktu. Hemen sarayın önünde bulunan kalabalıktan da neredeyse hiç ses gelmiyordu.

Bayer da yanıma geldiğinde, kolunu dirseğinden kırarak bana doğru uzattı. Hızla onun koluna girerek kolidorun sonuna doğru ilerlemeye başladık. Aramızda hiçbir diyalog olmadan kolidoru geçtik ve merdivenlerin hemen önünde durduk. Oldukça fazla basamak sayısı olan merdiven kenarları aynı sarayın önü gibi dekore edilmişti. Korkulukların her birinden bir diğerine uzanan beyaz tüller üzerlerinde ise papatyalar vardı. Merdivenden aşağıya doğru baktığımızda ise merdivenin sağ ve sol taraflarında hazır olda bekleyen askerler vardı. Her birinin saçları kısacık, elleri ise eldivenliydi .Bakışları sanki uzaklara dalmış gibi tam karşıya bakıyordu. Üzerlerinde kırmızı ve siyah renkleri ağır basan takımlar vardı. Oldukça ciddi duruyorlardı.

Bir kere daha olduğum yere ve zamana lanet ederken derin bir nefes aldım ve boşta olan diğer elimle elbisemin kenarlarından tutarak havaya kaldırdım. Ve Bayer'i beklemeden merdivenden aşağıya doğru ilk adımımı attım. Elim onun koluna sarılı olduğu için o da benimle birlikte ilerlemeye başladı. Merdivenlerden attığım her adımda gerginliğin biraz daha artıyordu ve kalbimin çarpıntısı elimde olmadan sesini kulaklarıma uğuldatıyordu.

Merdivenlerin ardından askerleri de geçtik ve Saraya açılan büyük kapının önüne geldik. Bizim gelmemiz ile birlikte koca kapı iki yanından gıcırdayarak ardına kadar açıldı. Kapıların açılmasıyla birlikte güneş kendisini bir kere daha belli etti ve etrafı bir alkış sesi talan etti. Kapının hemen önünde her basamağı incecik olan merdivenlerden, tam karşımızdaki kürsüye kadar kırmızı bir halı uzanıyordu. Kürsünün hemen üzerinde ise annem ve babam bize dönük bir şekilde yan yana durarak gülümsüyorlardı.

Annemin üzerinde iç tarafı beyaz bir geceliğe benzeyen sade bir saten vardı. Hemen üzerinde ise; her bir omuzundan ayaklarını dahi geçen sarı şeritler vardı. Şeritler annemin ince belinden, beyaz ve üzerinde altın işlemeleri bulunan bir kemer ile bir arada duruyordu. Ayağındaki ayakkabılar ise üzerindeki elbiseyle aynı renk olan bir karış uzunluğa sahip topuklu ayakkabılardı. Ay gibi bembeyaz olan yüzünde ise bakanın neredeyse göremeyeceği kadar, çok hafif bir makyaj yapılmıştı. Dalgalı saçları biraz daha hacimlendirilmiş ve sırtına doğru salınmıştı. Kulaklarına ise bir tanesi ay bir tanesi güneş olan altın küpeler eşlik ediyordu. Onu inceledikten sonra gözlerim yüzüne tırmandığında ise bana huzur vereceğini düşünerek daha derin gülümsemişti ve başını hafifçe yukarıya ve aşağıya doğru sallamıştır.

Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum fakat anneme bir tepki vermeden hemen yanındaki dağ dahi olsa yıkılmayacak olan o adama baktım. Babamın üzerinde her zamanki ciddiliğiyle mavi bir takım vardı. Önünde birbirine paralel siyah düğmeleri bulunan ceket, onun üzerinde ise bel kısmında yine siyah bir kemer vardı. Omuzlarından aşağıya doğru salınan siyah püsküllerin üzerinde her birinin anlamı birbirinden farklı olan oldukça fazla arma vardı. Altında ise aynı kumaştan bacaklarını ikinci bir deri gibi saran pantolon vardı. Pantolonunun paçaları görünmüyordu çünkü altında siyah bir askeri bot vardı. Ellerini arkasında birleştirmişti ve dimdik duruşuyla bizi izliyordu. Omuzlarına gelen saçlarını siyah bir lastikle tek bir teli dahi dışarıda kalmayacak şekilde toplamıştı. Biçimli kaşlarının ortasında derin bir çukur oluşmuştu. Sakalları ise tek bir tanesi dahi hizanın dışında olmayacak şekilde bicimlendirilmişti.

Bu güçlü adam göründüğünden de ötesiydi, fakat ben onun için neredeydim bu hayatta?

İkisi de güç bakımından birbirine benziyordu. Dışarıdan bakıldığı zaman asla devrilmeyecek gibi davranmayı ve düşmanlarına korku salmayı çok iyi biliyordu. Annemin sevimli gülüşünün ardında düşmanlarını bekleyen daha şen kahkahalar vardı. Ve bu yönlerini de biricik kızlarına öğretmeyi hiç ihmal etmemişlerdi. Aynı onlar gibiydim. Her hareketimin ardında gizlenen olayları, düşünceleri kimse bilmezdi. Çünkü insanlara zayıf yönünü gösterirsen o noktayı hedef alırlardı. Bizim yıkılmamamız gerekiyordu.

Fakat nedeni bilinmez, hep iyiler yıkılırdı.

Ben yıkılmazdım ama çünkü iyi değildim, güclüydüm.

Gözlerimi onlardan ayırarak hemen yanımda elimi koluna doladığım Bayer'e çevirdim. Dudakları iki yana doğru açılmış halkın sevgi gosterisine karşı bir teşekkür iletiyordu. Cıvık şey seni, eridi hemen tabi insanlar ona itaat edince.

Tekrar kürsüye doğru yürümeye başladık. O sırada bizler için toplanmış halk hâla sevinç nidaları atıyordu.

Bugün neler yapacağımı ve neden birşeyler yapmam gerektiği hakkında bir fikrim yoktu. Ailemin bu kadar ileri gideceğini hiç düşünmemiştim. Diğer konularda her ne kadar üzerime düşselerde bunu bir sebepe bağlamıştım. Diğer üyelere göre daha savunmasız olduğumun ben de farkındaydım. Her an bir saldırıya uğrama riskim çok yüksekti ve kendimi savunma konusunda büyü güçlerinin olmaması beni mağlup ediyordu.

Fakat herşeyin yanı sıra benim rızam olmadan evliliğe kadar karar almamaları beni herşeyden soğutuyordu. Oysa okuduğum romanlarda böyle olmuyordu.

Okuduğum romanlarda aşk vardı.

Aşk... Nasıl bir duyguydu bilmiyordum ama o duyguyu tatmak isterdim. Bu gidişle aşık olabilir miyim onu dahi bilmiyordum. Fakat Bayer'e karşı duygularım oldukça belliydi.

Burada doğduğum, nefes aldığım, yirmi bir senemi geçirdiğim bu topraklar bana her zaman oldukça yabancıydı. Belki omuzumdaki yükler, belki de yaşantımın sadece bir çizgi doğrultusunda olmasıydı. Ama sebebi ne olursa olsun artık hayatımın geriye kalan kısmını burada geçirmek istemiyordum. Gerçekten bir birey olarak yaşamak istiyordum, kukla olarak değil.

Şuanda ne yapacağımı bilmiyor olmama rağmen oldukça da kararlıydım. Saraylarda gerçekleşen davetlere katılmak dışında Olimpus'un dışına çıkma şansım pek olmamıştı. Belki yakınlarda minik köylerde kendimi gizleyerek hayatıma devam ederdim belki de hayat önüme başka seçenekler sunardı.

Bilmiyordum.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak da istemiyordum.

Ama ben yağmur damlalarını kucaklayan, belki çok cesur görünen, belki de korkak olan o kurak topraklardım.

Ben Aren; çöldeki parlayan tek kum tanesi.

Yağmuru kucaklayan, her damlasında biraz daha batan kum tanesi.

Birgün ışığı sönecek olan, o minik kum tanesi.

Zihnimi kurcalayan düşünceleri bir kenara atarak, koluna girdiğim Bayer ile birlikte annemin ve babamın yanına doğru ilerledim. Attığım her adımda sanki ayaklarımın altında topuklu ayakkabı değilde, bastığım her dakika ayak tabanlarımı paramparça edecek olan camdan oluşan bir zemine basıyordum.

Annemin ince ve zarif elinin usulca havaya doğru uzanmasiyla birlikte halkın da sesi eş zamanlı olarak kesildi. Şimdiyse geriye zihinleri köreltilmiş bir topluluğun, bakan ama görmeyen gozlerinde oluşan o hayranlık kalmıştı.

Bakıyorlardı fakat göremiyorlardı.

Kayboluyorlardı.

Kaybediliyorlardı.

İlk önce bir parmak şıklatma sesi ve ardından kulaklara adeta bir ninni mırıldanıyormuşçasına çıkan o naif ses.... "Siz Olimpus Halkı siz hoşgeldiniz, benim halkım hoşgeldiniz" ve ardından kulakları sağır edecek alkış ve sevinç nidaları.

Annem çenesini yukarıya doğru kaldırarak halkına gururla bakmaya devam ederken babamın da bir elini annemin beline koyarak aynı şekilde onlara karşılık verdiğini gördüm. Annem gurur duyuyordu halkıyla. insanların kendisine taptığını görüyor ve kendi kendini yüceltiyordu.

Kısa bir süre sonra yine avluyu sessizlik kapladı . Ardından da kraliçenin sesi. "Bugün neden burada olduğunuzu çoğunuzun tahmin edebildiğini biliyorum." Minicik çocukların bile yüzlerinde oluşan o gülümseme bana geride kalan bir buruk kalp hediye ediyordu.

Özgür olmalıydılar .
Kendi düşünceleri olmalıydı.
Tapmamalıydılar.

"Biricik kızım Aren artık büyüdü ve genç bir kız oldu. Bunu benim gibi sizlerde biliyorsunuz. O büyürken siz de ona şahit oldunuz." Ardından ışıltı saçan gözlerini bana çevirdi ve baştan aşağıya beni süzdü. Üzerimde olan elbiseye bile sığmak istemedim o an.

Annem bakışlarını benden çekerek, benden daha uzun boylu olduğu için Bayer'e biraz daha başını kaldırarak baktı. Bende Bayer'e baktım ve tuttuğum kolunun bir an kasıldığını hissettim. Heyecandan mıydı?.Annemi başını sallayarak onayladı ve ardından bakışlarını indirerek bana baktı. Ona boş gözlerle karşılık versem de bana dişlerini göstererek sırıttı. Annemin ve halkın gözü önünde olduğumun bilincine bakarak ona gülümsemeye çalıştım(!)

Dudaklarımın iki yanından kanlar akarak yırtılacağını sandım.

"Sevgili Bayer ve benim biricik kızım Aren birlikte bir gelecek sürdürmek için hazırlıklara başladı güzel halkım." her kelimesi beni toprağın altına alan bir mezar misaliydi. Üzerime toprak atansa annem ve kurmacalarıydı. Sahi, annem hangi gelecekten bahsediyordu ?Kendi yazdığı kaderimden mi bahsediyordu?

Öyle bir alkış tufanı koptu ki kulaklarımın içinde sesler yankılanmaya başladı. İstemeden de olsa yüzümü buruşturdum. Fakat bu çok kısa bir an için oldu, çünkü halk vardı. Olmazdı (!) Asıl zor olan seslere katlanmak değil de şimdisiydi. Annem bana bakarak gözleriyle hemen yanını işaret etti.

Hemen yanımda olan Bayer de durumu anladı ve kolunu hareket ettirerek elimi kolundan kurtardı. Bir-iki adım geriye çekilerek iki elini de önünde birleştirerek saygılı beyefendi moduna geçti. Bende olduğum yerde ellerimi elbisemin kenarlarına koyarak elbisemin havalanmasını sağladım. Bu sayede ayaklarımdaki yüksek topuklular gün yüzüne çıktı. Fakat ayağımın altındaki taşları kimse görmedi.

Ağır ağır kürsünün önüne doğru ilerleyerek annemin yanında durdum. Babam da annemin yanından ayrılarak benim diğer tarafıma geçti. İkisi de bir yandan elini belime koydu. Şimdi işte gösterişin tam zamanıydı. Babam gibi sert bir adamın bile dudakları iki yanına açılarak gülümsemesini ortaya koymuştu.

Adamın gülümsemesi için evlenmemiz gerekiyormuş.

Tam tersi olması gerekmiyor muydu?

Dışarıdan bakıldığında nasıl da güçlü bir aileydik böyle. Aslında içimizde de öyleydik faket ben herşeyi bozuyordum. Kendimi bu krallığa, bu halka ait hissetmiyordum. Her zaman pasif kaldığımın ve hayatımın ailem tarafından bir yola sokulduğunun farkındaydım. Rüzgar nereye eserse o tarafa doğru yalpalıyordum. Kendimi yaşıyormuş gibi hisstemiyordum. Yaşatılıyormuş gibi hissediyordum. Kendi başıma yaptığım hiçbir şey yoktu. Kararlarım, yediklerim, kıyafetlerim, saçlarım, tanıdığım insanlar, hepsi olması gerektiği gibiydi. Kendi hayatımda söz hakkım yoktu. Ve ben sert rüzgarlarda savrulmaktan parçalanmıştım.

"Öncelikle" kendi sesimdi bu. Annemin sesinin yanında sesimi kendim bile duyamamıştım. Oysa şu anda sesimi halka duyurmam gerekiyordu. Annem bunu fark etti ve ben kendimi yine bir çıkmazda hissettim. Kendi başıma konuşamamıştım. Gözlerimi annemden kaçırdım ve annemin parmaklarını şıklatmasını bekledim.

Annemin parmaklarından o naif ses yükseldi ve boğazımın derinlerinde bir yanma hissi hissettim. Hafifçe öksürerek boğazımı temizledim ve tekrardan konuşmaya başladım. Şimdi emindim ki sesim normalde olduğundan daha yüksek çıkacaktı. Her konuşma yapmam gerektiğinde aynı şey oluyordu. Kendi sihir güçlerim olmadığı için bu işi annem veya babam hallediyordu. "Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz." bu cümleyi söylediğim anda normalde bir alkış tufanının kopması gerekiyordu. Fakat avlu daha çok sessizliğe gömülmüştü. Ve bu beni daha çok geriyordu.

Boğazımın ilerisinde düğümlenen kelimeler birbirine zincir vururken orada bir sessizlik hüküm sürüyordu." Kral ve Kraliçemizin de bahsettiği gibi Bayer ile birlikte bir gelecek kurmayı düşünüyoruz. Ve siz değerli halkımızın da bilmesinin doğru olacağı kanaatine vardık." Cümleri art arda sıraladıktan sonra az öncekine nazaran daha fark edilir bir sessizlikle alkış başladı.

Dilimin ucunda başlayan kelimeler nedense hep çıkmazlara gebe kalıyordu.

Alkışı bozan babamın halka seslenen gür sesi oldu. "Bu harika haberi sizlerle paylaştık ve sırada ziyafet vakti" ardından parmaklarıyla yaptığı hareket sonucu, avluya açılan saray kapılarından üzerinde çeşitli yiyecek ve içecekler olan masalar belirdi. Belirli noktalara yerleşen masaların üzerindeki yemekler halk için oldukça dikkat çekiciydi. Halkın dikkati yemeklere çekilirken biz kürsüde yalnız kalmıştık.

Annem ve babam ellerini belimden çekti ve geriye doğru adımladılar. Annem neredeyse yerleri titretecek kadar sert adımlarla kürsüden inmek için adımlamaya başladı. Yanımdan geçerken de hiç hızını indirmeden ve bakmadan konuştu. "Aren, büyük salona!"

Annemin arkasından bakarken aklımdan söyleyeceği şeyleri geçiriyordum. Her zaman benden en iyisi en doğrusunu bekliyordu. Oysa ben de kendi kararlarım olsun isterdim. Hatalar yapmak isterdim Hatalar yaparak, doğrulara ulaşmak isterdim. Belki de o zaman neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilirdim. Ama şuanda hayatımda herşey doğru olarak konumlandırılmıştı. Eğer birgün buradan kurtulacak olursam ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Nasıl hayatta kalınabilir, onu biliyordum. Çünkü benim kendimi korumam gerekiyordu. Fakat kararlar, ben doğruyu nasıl seçecektim ki. Hayatımda yanlışa yer yoktu, bir yanlışla nasıl başa çıkılırdı? Yanıtlar zihnimin içinde takla atıyordu.

Annemin arkasından ilerlerken ona yetişmekte zorluk çekiyordum. Sert adımları ve dik başıyla neredeyse yerleri titretiyordu. Bense arkasında savrulan, ağacın dallarından firar eden o solmuş yapraktım.

Oldukça geniş olan kraliyet salonuna girdiğimizde annem ilerlemeye devam ederken ben hemen kapının önünde onu izliyordum. Salonun kapısı bile benim boyumun üç katıydı. Odanın asıl teması altın işlemeliydi. Neredeyse gördüğünüz her yerde sarı işlemeler vardı. Salonun bir yanı oldukça büyük olan kitaplıkla kaplıydı. İçerisinde çeşitli konular ele alınan kitapların çoğu Olimpus hakkında bilgilerdi. Kitaplığın hemen karşısındaki geniş duvarda ise her biri bir insan boyu kadar büyüklükte çerçevelenmiş tablolar vardı. Bu tablolarda Olimpus'un gelmiş geçmiş tüm yöneticileri ve ileri gelen isimlerinin resimleri vardı. Bildiğim kadarıyla bunlar el çizimleriydi. O kadar ustaca çizilmişlerdi ki bakıldığında el işlemesi olduğu fark edilmiyordu.

"Aren dişlerin nerede?" annemin sorusuyla etrafa göz gezdirmeyi bırakıp bakışlarımı anneme çevirdim. Salonun geniş penceresinin pervazına ellerini koymuş ve dışarıya doğru bakıyordu. Dalgalı saçları bel kıvrımına kadar uzanırken saçlarındaki altın işlemeli hoş toka göze çarpıyordu. Bir kaç adım ileriye doğru adımladım ve ellerimi önümde birleştirdim. "Anlamadım anne?"

Birden arkasını döndü ve tam gözlerimin içine bakarak hızlı adımlarla yanıma geldi. Doğruyu söylemek gerekirse şuanda bir kraliçe değildi. Ve fazlasıyla korkunçtu. Kesinlikle biraz önce halkın önünde şakıyan kraliçe gitmiş yerine Aren'in annesi gelmişti.

"Farkındaysan eğer, biraz önce sizin için çok mutlu bir haber verildi Aren, ama sen bir gülümsemeyi bile bana çok gördün" evet bu konuşmayı bu yaşıma kadar defalarca duymuştum ve duymaya da devam ediyordum.

"Üzgünüm, fark etmemişim. Dalgınım sanırım biraz."

"Dalgın felan olma Aren. Neden dalgınsın? Bir sorunun olacağını sanmıyorum herşeyin var. Mutlusun. Daha ne istiyorsun?"

Huzur?

Sanırım bugün oldukça sinirliydi. Fakat haklı değildi. Mutlu muydum? Sanmıyorum. Herşeyim var mıydı? Elbette vardı. Bunlar annem için yetiyordu ve artıyordu bile.

Birkaç adım daha ilerleyerek aramızdaki mesafeyi kapattı ve fısıldayarak konuştu. "Kendine gel Aren sen bu ailenin tek varlığısın" Kabul etmem gerekirse onun bu hali oldukça can sıkıcıydı.

" Üzgünüm, daha dikkatli olurum anne."

"Bayer çok yakışıklı."

"Evet anne, fakat..."

"Bayer Garnelia'nın lideri Aren!" Sesini mi yükseltmişti?

"Anne, bunları zaten biliyorum, beni neden dinlemi-"

"Onunla evleneceksin Aren, yuva kuracaksın ve müttefiklerimizi yanımıza davet edeceksin."

Görüyordum, onun gözlerinde hırsı görüyordum. Kaybolmayan, nefretle alevlenen hırsı biliyordum.

"Umarım Aren ,umarım olduğun konumun bir gün farkına varırsın ve büyürsün" ve arkasına bile bakmadan beni geride bırakarak salonu terk etti. Kısa bir süre dalgın gözlerle hâla olduğum yerde durdum. Ardından biraz önce annemin hemen önünde durduğu pencerenin önüne geldim. Bende ellerimi pervaza yasladım.

Güneşin etrafa saçılan ışınları her ne kadar güçlü olsada orayı asla aydınlatmıyordu. Hep bi karanlıktı orası. Orası neresiydi bilmiyordum ama yıkım beni çağırıyordu. Pencereden içeriye sızan ılık rüzgar her ne kadar bedenimi ürpertsede orada dakikalarca durdum ve karanlığı izledim.

Karanlığın ardındaki aydınlığı izledim.

Susuyorum, çünkü konuşsam sesim duyulmazdı

Konuşuyorum, çünkü sesim duyulsun istiyordum.

🍁

İlk bölüm bu kadardı canlarım, daha giriş olduğu için pek birşeyler anlamamış olabiliriz fakat devam edersek ileriki bölümlerde aydınlanacağız umarım.

Arenciğim canım balım peteğim....

Çok içime sinerek, içimden geldiğince ve kendimden birşeyler katarak yazıyorum Aren'i.

Bence sizde çok seveceksiniz.

Diğer bölümlerde görüşürüz bal peteklerim>

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.