İçeriğe geç

MEGALODON

Bölüm 2 · 8 dk okuma

MEGALODON

Bölüm 2

1. Bölüm-Malvina Adasına Seyahat-

Yaz tatilinde yapmaktan en çok keyif aldığınız şey ne?

Yüzmek?

Bisiklete binmek?

Akdeniz akşamları eşliğinde dans?

Pekala bence yaz tatili denince ilk akla gelenler deniz, kum ve güneş bu yüzden yüzmek en iyi seçeneklerden birisi.

Babam yaz tatili için memuriyetten izin aldığında Efe ile birlikte oldukça sevinçliydik. Bu arada Efe benden 7 yaş küçük erkek kardeşim kendisi tam bir uyuz.

Babam bu yazı yurt dışında geçireceğimizi söylediğinde heyecandan yerimde duramıyordum. Hemen bir düş penceresi açıldı ve ben sıcak iklimlere doğru bir yolculuğa çıktım: İtalya, Meksika, Yunanistan hatta Bahama adaları... Birbirinden güzel tatil anılarıyla dolu muhteşem bir seyahatin hayalini kurarken duyduğum yanıtla bu tatilin aslında hiç de benim sandığım gibi geçmeyeceğini anladım.

"Malvina adalarına gidiyoruz hem de 3 gün sonra."

Babamın yüzündeki sevince ortak olmak adına samimiyetsizce gülümsedim ve emin olmak adına sordum:

"3 gün sonra mı?"

Aslında 3 gün değil 3 hafta sonra demesini yeğlerdim çünkü bu fikre alışmam için haftalar geçmesi gerekiyordu.

Babam aldığı karardan son derece menun bir halde: "Aynen öyle üç gün sonra yola çıkıyoruz çocuklar, bu tatilin sizler için unutulmaz geçeceğini hissediyorum. Hadi herkes bavullarını hazırlamaya başlasın yolculuk beklemez!" dedi büyük bir neşeyle.

Onu hayal kırıklığına uğratmamak adına gülümsemeye devam ettim ama bu sahte gülüşten dolayı çene kaslarım gerilmişti. Efe ise baygın gözlerle babama bakıyordu. Babam büyük bir mutlukla salondan çıktığında öğürür gibi sesler çıkartıp arkasından dil çıkardı.

"Ben o garip isimli yere gitmem senede bir tatil hakkım var!"

Onunla aynı düşenceye sahip olduğum nadir anlardan biriydi. İsyanında haklıydı ama babamı üzgün görmek istemiyordum bu yüzden tüm cadolozluğumla yanına gidip: "Sus bakayim büyükler konuşurken küçüklere laf düşmez hemen odana çıkıp bavulunu hazırlıyorsun sonra da akşam yemeği için bana yardım ediyorsun!" dedim.

Aynı göz devirme hareketini bana da yaptı ve dil çıkarıp koşarak odasına gitti. Derin bir nefes alıp yavaş adımlarla ben de onu takip ettim.

Tatil yerini öğrendiğimde büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım ama sıra bavulumu hazırlamaya geldiğinde tam bir fiyaskoyla karşılaşmıştım. Geçen seneden beri boyum epey uzamıştı ve yeni elbiselere ihtiyacım vardı. Yeni bir düzen kurmakla uğraşan babama yük olmak istemediğim için kışlıklarla bir şekilde idare etmiştim ama yazın öyle olmuyordu. Dekolte sevmeyen birisiydim bu yüzden haddinden fazla kısalmış elbiselerimi giymem imkansızdı.

Her ihtimale karşı aralarından uzun olanlarını seçip ayırdım ve geri kalanlardan iyi görünümlü olanları alt komşumuza götürmek için temiz bir poşete koydum. Kapıyı çalıp beklemeye başladığımda içeriden gelen gürültüler sanki birinin yuvarlandığı izlenimini veriyordu. Tedirgince beklemeyi sürdürdüğümde evin en küçük kızı olan Tülay kapıyı açıp beni görünce büyük bir mutlulukla bacaklarıma sarıldı çünkü onlara her gelişimde bir şeyler getirdiğimi biliyordu. Diğer çocuklar da etrafımı sardığında ufak çaplı bir düşme tehlikesi atlatmıştım. En son Ayfer teyze de gelince kadro tamamlanmıştı. Elimdeki poşeti çocukların bağırışları eşliğinde ona uzattığımda çocukların yeni hedefi artık annelerinin elinde tuttuğu ve içinde yeni kıyafetlerin olduğu siyah poşetti. Ayfer teyze bir taraftan çocukları sakinleştirip bir taraftan bana teşekkür ederken onu daha fazla zor durumda bırakmamak adına iyi günler dileyip eve gitmek için merdivenlerden çıkmaya başladım. Henüz üç adım atmıştım ki korkunç bir gürültüyle donakaldım: "Yeter artık herkes içeriye girsiiiin!"

Ayfer teyzenin sesi tüm apartman boyunca yankılanmıştı ve annelerinden korkan çocuklar bir saniyeliğine susmuştu ama hemen sonra tekrar aynı gürültüler ve bağırışlar evin içini doldurmaya başlamıştı. Ayfer teyze 6 çocuk sahibi dul bir kadındı ve hemen altımızdaki katta yaşıyordu. Durumları pek iyi olmadığı için çoğu zaman komşularının yardımıyla geçiniyordu. En küçük çocuğu henüz 1 yaşında olduğu ve en büyüğü henüz yeni okula başladığı için çocuklarını birisine emanet edip çalışması pek mümkün değildi. Yine de bütün bu zorluklara rağmen dul maaşı ve komşularının yardımlarıyla geçinmesinin bir yolunu bulmuştu. Bazen bayram gibi özel günlerde tatlı yapıp tüm apartmana dağıtırdı. Fakir olsa da gönlü zengin birisiydi.

Eve girdiğimde gelen kokulardan babamın akşam yemeği için mutfağa girdiğini anladım. Mutfak kapısından içeriye baktığımda yalnız olduğunu gördüm ve sakinleşmek adına derin bir nefes alarak bizim ucubenin odasına doğru hızla yürümeye başladım. Her şeyi babama yıkmasının bedelini ona nasıl ödeteceğimi düşünürken hışımla odasına daldım. Tam da tahmin ettiğim gibi bilgisayarda oyun oynuyordu. Çıkan sese aldırmadan kulaklıkla bağlandığı oyunda karşı taraftaki rakibe söverken laptobun kapatma düğmesine bastım ve kulaklığına vurup kulağından düşmesini zevkle izledim. Bir anda siyah ekranla karşılaşınca: "Noluyor lan?!" diye bağırsa da beni fark edince olayı idrak edip: "Sen mi kapattın?!" diye bağırmaya devam etti.

Ona tezat gayet sakin bir ses tonuyla: "Babama akşam yemeği için mutfakta bir yardımcı lazım bu kişi de sen oluyorsun." dedim.

Hışımla ayağa kalkıp: " Bana ne ya sen yardım et ben oyun oynuyorum!" diye bağırsa da benden küçük olduğu için boyu daha kısa olan kardeşime tepeden dik dik bakıp: "Bir daha oyun oynamak istiyorsan şimdi hemen babamın yanına gidiyorsun yoksa sen yokken bilgisayarını bozarım bir daha da oyun falan oynayamazsın!" dedim.

Oflayıp puflayıp yerdeki kulaklığını aldı ve odadan çıkarken kapıyı çok sert kapattı. Herhalde binadaki tüm pencereler sallanmıştı. Başımı iki yana sallayıp onaylamaz bir ses çıkardım. Ergen hele hele erkek bir kardeş hiç çekilmiyordu.

Akşam yemeği için sofra kurma görevi bendeydi bu yüzden eksiksiz bir masamız vardı. Efe'yle dönüşümlü olarak sofra kuruyorduk ama o bu işten nefret ettiği için her seferinde baştan savma bir masa hazırlıyordu. Çoğu zaman kaşıklar lekeli, ekmek ve sürahi eksik oluyordu ayrıca yüz kere tembihlememe rağmen bardakların ağız kısmından tutarak masaya getiriyordu. Parmak izi bardağa geçtiği için kirli bir görünüm veriyordu üstelik hijyen açısından da pek uygun değildi. Ama benim tembel kardeşim tepsi kullanmaya üşendiği için her defasında bu manzara tekrarlanıyordu.

Son kaseye de çorba doldurunca masaya oturdum ve günün yorgunluğunu atmak istercesine keyifle yemeğe başladım. Çorbadan bir kaşık aldığımda gerçekten çok lezzetli olduğunu fark ettim. Babam memur olmasaydı kesinlikle aşçı olmasını isterdim çünkü el lezzeti aileden kimsede yoktu. Aile demişken Efe, babam ve ben vardık. Annem Efe doğduktan 6 ay sonra bizi terk edip gitmişti. Babam onun gidişine çok üzülmüş ve bunalıma girmişti. Bense henüz 7 yaşındaydım ve küçük kardeşimin bakımıyla ilgilenmek zorunda kalmıştım. Küçük bir bebekle normal zamanda bile vakit geçirmek zor bir durumken onu yedirmek, altını değiştirmek, gazını çıkarmak gibi işlerle ilgilenmek çok daha zordu. Neyse ki Efe akıllı bir çocuktu ve birlikte büyürken bana hiç zorluk çıkarmadı. Babam da zamanla kendini daha iyi hissetti ve ben üniversiteye başlarken yeni bir hayat kurmak istediği için buraya yani Sakarya'ya yerleşmeye karar verdi. Üniversite sınavında yüksek bir sıralamam olduğu için babam emeğimin karşılığını almamı istedi ve İstanbul'daki mühendisliklerden birini yazmam konusunda beni cesaretlendirdi. Aslında aklımda mühendislik yoktu ben sağlık alanında ilerlemek istiyordum. Hayalim doktorluk ya da diş hekimliğiydi ama sonra biyomühendislik bölümüyle karşılaştım ve ufak araştırmalar sonucunda sağlık ve mühendislik alanında ortak çalışmalar yapan, cihazlar ve ilaçlar geliştiren bir alan olduğunu görünce hiç düşünmeden ilk sıralara yazdım. Sonuçlar açıklandığında 2. sırada biyomühendislik bölümünü kazandığımı tüm ev ahalisi ile birlikte coşkuyla kutladık. Şu an okuduğum bölümden gayet memnunum ve heyecanla son senemin bitmesini bekliyorum.

Efe'yi gizlice yemeğindeki patlıcanları ayıklarken yakaladığımda: "Sebze yemediğin için boyun hiç uzamıyor biliyorsun değil mi?" diye sordum. Aslında amacım soru sormaktan ziyade babamın dikkatini çekmekti. Babam kafasını tabağından kaldırıp Efe'ye baktığında patlıcan ayıklıyorum bahanesiyle yemeğin yarısını çöpe attığını fark etti. Ağzındaki lokmayı aceleyle yutup çatalıyla patlıcanları gösterip: "O ayıkladığın patlıcanlar ta nerelerden soframıza geldi haberin var mı senin? Ayrıca tüm yemeği çöpe atmışsın hemen tabağını bitiriyorsun." dedi otoriter bir sesle.

Efe karşı çıkmanın faydasız olduğunu bildiği için çatalının ucuyla az önce büyük bir şevkle ayıkladığı patlıcanlı kısımdan minik bir parça alıp ağzına attı. Daha çiğnemeden yutmasına rağmen tadını almıştı ve sanki dünyanın en kötü yemeğini yiyormuş gibi bir ifade takındı. Bense tabağımı çoktan bitirdiğim için yemekle büyük bir mücadele veren Efe'yi ve yakın gözlüklerinin üzerinden onu pür dikkat izleyen babamı uzaktan seyrediyordum. Efe ikinci lokmayı aldığında öğürür gibi bir ses çıkardı yine de kusmamayı başarmıştı. Onun bu haline bıyık altından gülsem de haline acımıştım çünkü aynı şeyi bamya yemeğinde babam bana da yapıyordu ve empati yapınca gerçekten kötü bir durumda olduğunu anlıyordum. Ama bamya gerçekten salgıları yüzünden sümük yiyormuş izlenimi veriyordu oysa mis gibi kıymayla pişmiş patlıcanda böyle bir tat yoktu bu yüzden Efe'nin biraz da abarttığını düşünüyordum. Babam sürahiyi doldurmak için mutfağa gittiğinde Efe yalvaran gözlerle bana döndü. Babamın duymaması için kısık bir ses tonuyla: "Lütfen bana yardım et ne istersem yaparım, Allah belamı vermesin ki yaparım." diye hızlı hızlı konuşmaya başladı.

Bu haline gülsem de hemen kabul etmeyecektim çünkü aynı şey benim başıma geldiğinde beni günlerce peşinde süründürüyordu.

"Bir şartla kabul ederim o da bir hafta boyunca her gün bulaşıkları sen makineye dizip temizleri de sen yerine koyacaksın."

"Yuh kızım bir hafta ne şunu bir gün yapalım."

" Hayır "

"Bari üç gün olsun."

Teklifini gözden geçirirken babamın ayak seslerini duyduk. Telaşla bana dönüp: "Hadisene şimdi babam gelecek!" dedi.

"Beş gün artı televizyon kumandası bende kalıyor."

Kabul etmesi için bir müddet beklediğimde oflayıp: "Tamam be tamam ama ben de Efe'ysem bunun intikamını fena alıcam haberin olsun." dedi ve tam babam içeri girecekken el çabukluğuyla tabağındaki yemeği benim tabağıma boşalttı. Babam tam bir saniye önceki hareketliliği anlamaya çalışsa da Efe o kadar hızlıydı ki suçüstü yakalanması söz konu değildi. Babam bir müddet ikimize baktıktan sonra derin bir nefes alıp masaya oturdu. Zaten son bir kaşık kalan yemeği hızlıca bitirip ayağa kalktığımda Efe de hemen peşimden gelip masayı toplamama yardım etti. Bulaşıkları ona kitlemenin verdiği zaferle odama gittiğimde arkamdan söylendiğini duydum. Küçük bir kardeşe sahip olmanın en güzel yanı onu sinir edip deşarj olabilmekti sanırım.

Odama girdiğimde yerde boylu boyunca yatan ve ağzı sonuna kadar açık valizimi görünce tüm neşem buhar olup uçtu. Şu anda ne Efe'nin bulaşıkları yıkıyor olması ne de üç gün sonra tatile çıkıyor olmam beni sevindirmiyordu çünkü önümde bilinmezliklerle dolu bir yaz tatili serüveni vardı ve içimden bir ses babama hak verip bu tatilin diğerlerinden daha farklı geçeceğini söylüyordu.

*Devam edecek*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.