Telefon sesiyle uyandım. Saat sekizdi. Arayan Uğur Müdür'dü. Uykulu bir şekilde nefes verdim ve telefonu açtım.
“Alô, müdürüm.”
“Ekstrem, biliyorum izinlisin ama emniyete gelmen gerek.” Sesi sıkıntılı çıkıyordu. “Önemli.”
“Geliyorum, müdürüm.”
Telefonu kapattım, yataktan kalktım ve hazırlanmaya başladım. Siyah, bol kumaş pantolon ve dar, beyaz bir tişört giydim. Saçlarımı at kuyruğu olarak topladım. Aynada kendime kısa bir bakış attım. Gözlerim yüzümde ve kahverengi saçlarımda gezindi.
Sonra mutfağa ilerledim ve kendime bir kahve yaptım. Kahvemi içerken televizyondan haberleri açtım. Spiker konuşmaya başladı.
“Taksim'de bir cinayet daha! Taksim'de bir ayda bulunan ikinci kadın cesedi... Polis, yapan kişiyi henüz bulamadı.”
Kadın haberin detaylarını anlatmaya devam etti. Sıkıntılı bir nefes verdim. Sonrasında televizyonu kapattım ve kahve bardağını tezgâhın üzerine koydum.
Evden çıktım, arabaya bindim ve emniyete sürdüm. Önemli sorunun ne olduğunu az çok biliyor gibiydim.
Arabayı emniyetin otoparkına park ettim ve direkt Uğur Müdür'ün odasına çıktım. Kapıyı üç kere tıklattım ve içeri girdim.
“Müdürüm?”
“He, gel Ekstrem. Otur, konuşalım.” Sakin bir sesle konuşuyordu.
Oturup dinlemeye başladım.
“Bak Ekstrem, açık konuşacağım. Kısa ve net.” Sanki nasıl tepki vereceğimi bilmiyormuş gibi bir an durdu. “Taksim dosyasında Orhan'la çalışmanı istiyorum.”
Sesi otoriter bir hâl almıştı.
Şaşkın ve sinirli bir şekilde cevap verdim:
“Hayatta olmaz, müdürüm. İmkânı yok.”
O da çok iyi biliyordu kabul etmeyeceğimi. Bu yüzden telefonda söylememişti.
“Ne demek olmaz, Ekstrem? Olacak, diyorum.”
“Ben de hayır diyorum.” Sıkıntılı bir nefes verdim. “Ben o kadın düşmanıyla bırak çalışmayı, sohbet bile etmem.”
Net bir şekilde devam ettim:
“Giderim, kendime kınama alanlardan bir ekip kurar, onlarla uğraşırım. Yine de o adamla çalışmam, müdürüm.”
Tabii, kötü bir manifestoydu.
“Başka bir şey yoksa izin günüme geri dönüyorum, müdürüm.”
Başımı selam verir gibi eğdim ve odadan çıktım.
Odadan çıktığımda Orhan tam karşımda duruyordu. Odayı dinlediği o kadar belliydi ki gözlerimi devirdim ve kafamı salladım.
“Ne bakıyorsun?” diye sordum.
“Bakmıyorum, geçiyordum.” Yakalandığını anlayınca toparlamaya çalıştı.
“İyi. Yoluma çıkma bir daha.”
İlerlemeye devam ettim. O adama en ufak bir saygı kırıntısı bile duymuyordum.
Tam ilerlerken arkamdan konuşmaya başladı.
“E tabii, sen de haklısın.”
Küçümseyen bir şekilde konuşuyordu. Arkamı döndüm ve tipik bir bakış attım.
“Pardon?” diye sordum.
“Sen de haklısın, diyorum.” Tekrar aynı küçümseyen tavırla konuştu. “Sen, senden daha iyi olan bir erkekten emir almayı kaldıramazsın.”
Aynı küçümseyen tavırla devam etti:
“Hem şanslısın, ben ekibimde bayan çalıştırmıyorum.”
“Bayan” kelimesini özellikle vurguluyordu. Sabrımı sınıyordu. Hem de çok fena.
“Ama çok istersen ekibime kahve getir götür yapabilirsin.”
Tam o sırada bir kız ona kahve verdi. Orhan teşekkür dahi etmeden arkasını dönüp ilerlemeye çalıştı.
Kız kendi kendine mırıldandı ama olduğu yerde durdu ve arkasından baktı.
“Orhan.”
O sırada arkasını döndü.
“Bir.”
“Ne?”
“Bayan değil, kadın.” Bastırarak devam ettim. “İki, sen benden iyi falan değilsin. Benim olduğum ekipte bırak kahveyi, çay bile getiremezsin. Kaliten yetmez.”
Kıza döndüm, sonra tekrar Orhan'a baktım.
“Ama olur da çay getirme kalitesine yükselirsen, ben sana teşekkür edeceğim. Merak etme.”
Sahte bir şekilde gülümsedim.
Orhan hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve gitti.
Alaycı bir şekilde gülümsedim.
Kısık bir sesle:
“Yavşak.”
Tam o sırada kızın gülümseyip arkasını döndüğünü gördüm.
“Şşşt, sen bakar mısın? Bir buraya.”
Kız çevresine bakındı.
“Ben mi, başkomiserim?” diye sordu şaşkınlıkla.
Kafamı salladım.
“Evet, sen.”
Üç dört adım atıp yanıma geldi.
“Buyurun, başkomiserim.” Sevecen bir şekilde konuşuyordu.
“Adın ne? Sen ne zamandır bu yavşakla çalışıyorsun?” diye sordum açıkça.
“Adım Asil, başkomiserim. Asil Atsız.”
“Geçen yıl mezun olduğumda Orhan Komiser'in yanına verildim.”
Yavşak kelimesini duymamış gibi yaptı.
Kızın kim olduğunu hatırladım.
“Asil...” dedim ve düşündüm. “Asil Atsız, sen geçen yılın sınav birincisi değil misin? Ne işin var burada? Niye sahada değilsin?”
“Öyleyim, başkomiserim. Ama Orhan Başkomiser erkekleri çıkardı sahaya, beni de emniyette bıraktı. Kahve getirip götürüyorum, başka bir şey yapmıyorum.” Hafif bir sitem vardı sesinde. “Ama şikâyet etmiyorum. Görev görevdir sonuçta.”
Sinirlendim ama belli etmedim.
“Bu bir görev değil, Asil.”
Nefes aldım.
“Tamam. Ben birkaç gün içinde çözeceğim bu durumu.”
Otoriter bir ses tonuyla gülümsedim.
“Tamam, sen haydi işine dön.”
Kafasıyla baş selamı verdi ve gitti.
Uğur Müdür'ün odasına geri döndüm. Kapısını üç kere tıklattım ve içeri girdim.
Uğur Müdür telefonla konuşuyordu. Telefon görüşmesini bitirdikten sonra masasında dikleşti.
“Yoksa kabul etmek için mi geri döndün?” diye sordu merakla.
“Hayır, müdürüm. Ama ikinci söylediğim şey...” dedim ve masasının karşısındaki koltuğa oturdum. “Onda bayağı ciddiyim.”
“Ne yani, kendine kınama alanlardan ekip mi kuracaksın?” dedi küçümseyerek.
“Evet. Aynen öyle yapacağım.”
Rahat ve kararlı bir tavırla konuşuyordum.
Uğur Müdür sinirle ayağa kalktı. Kitaplıktan kırmızı bir dosya çekti. Üzerinde kocaman harflerle TUTANAKLAR yazıyordu.
Dosyayı sertçe çekti, iki üç adım attı ve dosyayı önüme fırlattı.
“Al, kur ekibini. Sanki bir halt becerebileceksiniz! Gider, depoda polisçilik oynarsınız.”
Sinirli bir şekilde konuşmayı kesti ve nefesini toparlamaya çalıştı.
Bu yaptıklarını hayretle izliyordum.
Sonra devam etti:
“Beceremezsen...” dedi, kelimeyi özellikle bastırarak. “Beceremezsen Orhan'la çalışırsın.”
Tehdit eder bir şekilde konuşuyordu.
“İyi. Anlaştık.”
Aynı rahat tavırla kırmızı dosyayı elime aldım ve ayağa kalktım.
“Beceremediğim gün istifa dilekçemi yazar getiririm. İstifa ederim. Ama ölürüm de o kadın düşmanıyla çalışmam.”
Kapıya birkaç adım attım. Tam kapıya yaklaştığımda durdum.
“He, bu arada ilk kişiyi seçtim.”
Uğur Müdür'e dönüp söyledim:
“Asil Atsız.”
Devam ettim:
“Orhan kızı harcıyor. Buna izin veremem.”
Cevabı beklemeden odadan çıktım.
Emniyetin otoparkına indim, arabama bindim ve eve sürdüm.
Çünkü kurmam gereken bir ekip vardı.
...
Eve geldiğimde kapıyı açtım ve anahtarı vestiyere bıraktım. Mutfak masasına geçip biraz soluklandım. Sonra kalkıp kendime bir kahve yaptım ve masaya geri oturdum.
O sırada kapı çaldı.
Kalktım ve kapıya baktım.
“Kim o?” dedim ve kapı deliğinden baktım.
“Benim, Ekstrem. Aybilge.”
Kapıyı açtım ve ona sarıldım.
“Aybilge, hoş geldin.”
“Hoş buldum. Haber vermeden geldim ama...” dedi mahcup bir tonda.
Yanında bavulu da vardı.
“Haber vermene gerek mi var?” dedim hayretle. “Gel, içeri.”
İçeri geçtik.
“Kahve içer misin?” diye sordum.
Aybilge aslında Manisa'da yaşıyordu.
“Olur, kahve içerim.”
Mutfağa geçtik. O masaya oturdu, ben de ona bir kahve koydum.
“Eee, hangi rüzgâr attı seni İstanbul'a?” diye sordum.
“İstanbul'a atama tayinimi istedim aslında. Ev ayarlamıştım ama adam caydı. Ben de sana geleyim dedim. Müsait misin?” diye sordu.
Aybilge Manisa'da ailesiyle yaşıyordu ama araları pek iyi değildi.
“Cık.”
Kırılmış bir ses tonuyla konuştum.
“Çok kırıldım sana.”
Şaşırdı.
“Neden?” diye sordu.
Anında onun hızında cevap verdim:
“İstanbul'a geliyorsun, haberim yok. Ev tutuyorsun, tayin istiyorsun, hiçbirinden haberim yok. He, bir de tuttuğun evin sahibi vazgeçiyor ve bana gelirken tereddüt ediyorsun.”
Yalandan bir kırılganlıkla konuştum.
“Her şey çok ani oldu, gerçekten.” dedi.
“Niye ev arıyorsun ki? Ben yalnız yaşıyorum.”
Aynı ses tonuyla gülümsedim.
O da gülümsedi.
“Bilmiyorum gerçekten. Her şey çok ani oldu. Dayanamadım artık.”
“Aybilge...” dedim. “Annen mi?”
Sormama bile gerek yoktu aslında. Kafasını salladı.
Ne olduğunu sormadım. İsterse anlatırdı. Şu an sırası değildi.
“E iyi o zaman, benimle kalıyorsun, değil mi?”
Sevecen bir tavırla sordum.
“E yani... öyle oluyor biraz.”
Gülerek cevap verdi.
“Ee, sende ne var ne yok?” diye sordu.
Masanın üzerindeki kırmızı dosyayı gösterdi.
“Aslında ben de seni arayacaktım ama yüz yüze olmak daha iyi oldu.”
Nefes verdim, arkama yaslandım ve anlatmaya başladım.
“Bugün Uğur Müdür, Orhan'la çalışmamı istedi.”
Şok içinde yüzüme baktı.
“Şaka yapıyorsun.”
“Ben de öyle söyledim. ‘Şaka mı yapıyorsun?’ dedim. Onunla çalışacağıma kendime kınama alanlardan bir ekip kurarım, onlarla çalışırım dedim.”
“Eee, o ne dedi?” diye sordu Aybilge meraklı bir sesle.
Dosyayı gösterdim ve kahvemden bir yudum aldım.
“Kınama alanlar dosyasını önüme fırlatıp ‘Al, kur.’ dedi. Bir de kurmazsan Orhan'la çalışırsın dedi.”
Bir nefes verdim.
“Onunla çalışacağıma istifamı ver, deseydin.” Aybilge beni çok iyi tanıyordu.
Gülümsedim.
“Öyle dedim zaten.”
“Başarılı olacağım gerçekten. Bak, ezeceğim geçeceğim onları.”
“Tabii ki olacaksın.”
Aybilge gururlu bir şekilde konuştu.
Sonra dosyayı önüne çekti.
“E o zaman sana bir ekip kuralım.”
Gülümsedim ve masada dikleştim. Dosyaya bakmaya başladım.
İlk dikkatimi çeken isimle başladım.
“Ege Nefes. Yirmi altı yaşında. Wow.”
Hayranlıkla dosyaya baktım.
“Yaşı genç olmasına rağmen dosyası bayağı iyi.”
Nefes aldım.
“Siber güvenlik, hackerlık... Onun yanında sahada da başarılı bir komiser.”
Hayranlıkla devam ettim.
“Niye kınama almış peki?” diye sordu Aybilge merakla. Sonra kahvesinden bir yudum aldı.
Dosyayı okumaya devam ettim.
“Aaa... Bir olay yerinde savcıya ve bir ekip arkadaşına saldırmış.”
Sıkıntılı bir nefes verdim.
Aybilge bir anlığına düşündü.
“Aaa, sen bunu bana anlatmıştın. Hatırlamıyor musun?” dedi gülerek. “Hatta gülerek anlatmıştın. Savcı maktulü suçlu bulmaya çalışmıştı. ‘Ne işi var orada?’ falan demiş. Dosyayı kapatmak için... Hatta sen ‘Ellerin dert görmesin.’ demiştin.”
Kısa bir anlığına hatırlamaya çalıştım.
“Aaa, evet. Ekip arkadaşım da araya girmişti.”
Güldüm.
Dosyayı okumaya devam ettim.
“Üç ay uzaklaştırma almış. Bitmesine az kalmış.”
Bir süre düşündüm.
“E iyi. Beğendim harbi. Kız yani...”
“Etti üç.”
“Ne üç etti?” diye sordu Aybilge.
“Ekip.”
Rahatça cevap verdim.
“Sen, Ege ve Asil. E tabii ben de varım. Dört.”
“Ben mi?”
“Evet, sen.”
“Sen adli tıp uzmanı değil misin?” diye sordum.
“Öyleyim.”
“E tamam işte. Seni bizim emniyete çekeriz. Kolay iş.”
Aybilge gülümsedi.
“E peki Asil kim?”
“Asil, Orhan'ın elinden kurtarmam gereken bir kadın.”
“Nasıl yani?”
“Kız birinci oldu, kahve getirip götürüyor. Ama başarılı bir kız.”
Dosyaya baktım.
“Genç. Çok genç ama olsun.”
“Gençlerle çalışmak zor ama yeni öğrenilecek ve öğretilecek şeyler demek. Bence iyi.”
Kafamı salladım.
“Neyse, devam edelim.”
Dosyaya bakmaya devam ettim.
“Giray Atakurt.” Aybilge dosyayı aldı. “Otuz yaşında, narkotikte çalışıyor. Kavga çıkarmış, kınama almış.”
Fotoğrafına baktı.
“Kara kaş, kara göz.”
Güldü.
“Sert bir tip. Disiplinli. Beğendim yani. Olur bundan.”
Elinden fotoğrafı alıp baktım.
“Olur, tamam.”
“Kavga nedeni ne acaba?” diye sordum merakla.
“Soyadı da tanıdık.”
“Etti beş.” Aybilge gülerek devam etti. “Eee, ne kaldı? Bir başkomiser, bir siber güvenlikçi, bir komiser, bir yeni mezun, bir adli tıpçı...”
“Olay yeri inceleme kaldı.”
Ciddi bir tonla konuşurken tam o sırada dosyaya baktım.
Karşımda bir isim duruyordu.
“Poyraz Batı. Yirmi yedi yaşında.”
Okumaya devam ettim.
“Gözünden hiçbir şey kaçmazmış. Kınamayı da laf dalaşı yüzünden almış.”
Bir an düşündüm.
“E iyi olur bu.”
Fotoğrafına baktım. Kumral, kıvırcık saçları ve kehribar gözleri vardı.
“Yakışıklı bir playboy.” dedi Aybilge.
Onunla birlikte güldüm.
“O zaman ekibimiz tamamlandı.”
Boynumu kıtlattım.
“Şimdi bir dilekçe yazmam lazım.”
Bir süre sustum.
“Of, acıktım da...”
Çaktırmadan Aybilge'ye laf atıyordum.
Aybilge gülümsedi.
“E o zaman spesiyel makarnamdan yiyelim.”
Ayağa kalktı.
“Seni çok seviyorum, canım arkadaşım. Çok iyi bir arkadaşsın.”
Öpücük attım.
“Biliyorum.” dedi egoist bir şekilde ve güldü.
“Hadi, sen dilekçeni yaz.”
Aybilge makarnayı yapmaya başladı.
Ben de o sırada dilekçeyi yazmaya başladım.
Bundan sonra her şey farklı olacaktı...