Tarih, Ağustos'un bilmem kaçı. Onun ani gidişinden sonra zamanla aram bozuk, gözüm gitmiyor takvim yapraklarına fakat tek bildiğim bir şey varsa o da yüreğimim hâlâ sızım sızım sızladığı. Aylar hatta yıllar geçip gitse bile acı ebediymiş.
Yaz yağmurlarına yakalandığım bir gündü, bugün. Evden çıkmadan önce parlak güneş; ben mezarlığa giderken karar değiştirip yerini, yağmur bulutlarına bırakmıştı.
Mezarlıktayım, sevgilimin yanında, toprağın üzerinde nefes alıyorum. Ben bir tek onun yanındayken huzurluydum, şimdi yine huzurun tadına varıyordum.
Sol yanım acıyor fakat mezarlığa her geldiğimde onun toprağı, ağrı kesici gibi geçici acımı sürüklüyor uçurumun yamacına. Yerine huzuru salık veriyor.
Avucuma toprağının tanelerini alıp kokluyor, öpüyordum her defasında. Ardından silah tutmaktan nasırlaşmış parmaklarım mezar taşına gidiyor. İsmindeki harfleri dolanıyor ve mezar taşının sol üst köşede duran türk bayrağında duraksıyor.
Benim sevmelere doyamadığım sevgilim, vatan uğruna can veren sayısız yiğitten biriydi. İçim biraz olsun rahatsa o da vatanın varlığındandı. Benim nezdimde o ölü değil kavuşmayı bekleyen yârdı.
12 Mart, 2021 şehit olduğu gün. Koca üç seneyi devirmişiz. Sorsan üç sene değil, sadece üç gün geçmiş gibi. Acısı öyle taze, öyle derinden.
"Bugünü yaşamak istemezdim Karan." sesim buruk ve zor çıktı. Tüm gün ağlamaktan ses tellerim zarar görmüş olmalı.
"Hangi günü yaşamak istemezdin diye soracaksın, evet ama anlatınca hak vereceksin bana."
Ardından gözümdeki yaşları silmeye çalıştım. Nefes aldım ve benim için alması güç olan o kararı açıkladım Karan'a.
"Tayinim çıktı. Gidiyorum sevgilim."
Ben; Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevini yerine getiren Üsteğmen Eflin Maral Kavin'im. Üç yıl önce nişanlısını vatana feda etmiş, bir yaprak misali dalına tutunmaya çalışan bir kadınım. Ne kendime ait hissettiğim bir ismim var ne de bir yârim. Yalnızca yaşamayı öğrenen bir kulum.
Çok düşündüm Karan, bu şehir bana dar gelmeye başladı. Anladım ki dayanılmazmış, sadece dayandığımı sanıyormuşum. İnsanları, havası, toprağı, suyu her şeyi batar oldu canıma. Dört yanımı matem havası bürüdü, nefes alamadım."
Kızdığını düşünmüyordum ki bana seslenebilse hayatını doyasıya yaşa, hüzün yakışmıyor sana derdi.
"İyiliğimi istiyorsun biliyorum ama sana veda ediyor oluşum beni çok yaralıyor. Bu yüzden aldığım karardan bir türlü emin olamıyorum. Sanki seni unutacakmışım, rüyamdan gidecekmişsin gibi hissediyorum. Gitmezsin değil mi Karan, unutmam ben seni?"
Cevap vermedi. Bir işaret göstermedi. Toprağındaki çiçekler, hareket etmedi. Yaprak bile kımıldamadı, yağmur suskun bir hâlde yağmaya devam etti.
"Keşke yaşanacak biraz daha ömrümüz olsaydı, nişanlı olmamıza hayıflanırken yazı beklemek yerine hemen evlenseydik mesela. Çocuğumuz olurdu belki, onu büyütürdük."
Allah'a karşı gelmek mi bu diye düşünmüyor değilim ama eminim ki bunları söylerken kalbim temiz, niyetim saftı. Sadece idrak edemiyordum, kabullenemiyorum.
"Sen, kalbimin dile gelmeyen özlemisin. Biliyorum, beni yalnız bırakmayacaksın Şırnak'ta. Rüyama gireceksin, sen kokan çiçekler görünecek gözüme ve o an diyeceğim ki Karan hep benimle, benimle olmaya devam edecek."
Onunla vedalaşmak çok zor, katiyen içimden gelmiyor. Bir yutkunamamazlık, burukluk yakamı bırakmıyor. Omuzlarımda ağırlığın yükünü hissediyorum.
Yapmak zorundayım. Şırnak'a taşınıp kendime yeni bir hayat kurmalıyım. Başka duygulara ortak olup minik yürekleri ısıtmaya devam etmeliyim. Nişanlıma acımasızca dokunan elleri kırmalıyım.
"Kavuşmamızı dört gözle bekliyorum Karan, o güzel ölümü dört gözle bekliyorum. Bu dünyada kuramadığımız aileyi cennette kuracağız. Seni seviyorum."
Çok geç olmadan eve varmalıydım artık. Ayağa kalktım, kıyafetime yapışan toprakları silkelemedim bilerek. Karan'ın sindiği hiçbir şey zarar vermezdi bana.
Mezarlığın çıkışına doğru ilerliyorken gök gürüldedi. Yağmur şiddetini gitgide arttırıyor, çamura batmadan çıkışa varmamı engelliyordu.
Şehitlik kapısına yakınlaştığımda, bir mezarlığın başında öylece duran bir adam gördüm. Tabiri caizse dev gibi; boyu uzun ve bedeni cüsseliydi. Başını hafif öne eğmiş, bir şeyden dolayı mahcubiyet duymuşa benziyordu.
Biliyorum, insanları böylece izlemek ayıptı fakat mesleki deformasyondu bendeki. Asker olduğum için sürekli birilerini gözetlemek, şüpheli bir hareketi var mı diye incelemekle geçmişti hayatım. Bundan ötürü o adamı da izledim dakikalar boyu.
Her bir dakikada ben merakla ne yapacak diye beklerken o, toprağın başında yalnızca oturuyordu. Ne eli gidiyor toprağa ne de mezar taşına gözü. Yaptığı tek eylem, başını öne eğik suçlu izlenimi vermekti.
Mezar taşını net şekilde okuyamasam da Halil yazdığını az çok seçmiştim. Kardeşiydi sanırsam fakat kardeşi olsa neden suçlu hissetsin kendini? Toprağı sarıp sarmalamaz mıydı? Benim gibi ağlamaz mıydı?
Her neyse, yağmur yeterince üzerime yağmıştı zaten. İyice ıslanıp yolculuk haftasında hastaneye zatürreden yatmak istemezdim. Bu yüzden önüme bakıp çıkışa doğru ilerlemeye devam ettim. Birkaç adım atmamla bir erkek sesi duymam eş olmuştu.
"Hanımefendi!"
Hayır, cüzdanımı düşürmedim.
Duyduğum ses gür, aynı zamanda insana huzur veren bir tona sahipti. İrkilmeden döndüm arkama. Hay! Tesadüfün böylesi. Mezarlıkta, mahçup duran adam seslenmişti bana. Acaba onu izlediğimi mi fark etti? Hadi ama bu çok rezilce olurdu.
Ne vardı gibisinden bakış atınca gülümsedi ve elinde tuttuğu şeyi gösterdi bana. Bu fotoğraftı, Karan ve benim fotoğrafım. Bizim fotoğrafımızdı. Ama nasıl olur, benim cebimdeydi o. Onun eline geçmesinin imkanı yok!
"O size nasıl geldi? Lütfen verir misiniz?" ona karşın sesim net ve otoriter çıkmıştı. Özel eşyalarımın yabancının eline geçmesi asla hoşuma gitmiyordu.
"Yanlış anladınız," diyerek aramızdaki uzun mesafeyi kapattı. Fotoğrafı bana uzattı ve yeniden mahçup hâline büründü. "Siz giderken cebinizden düşmüştü. Kaybolmasına göz yumamadım."
Doğru ya, benim salak aklımla düşmüş olabileceğini düşünmemiştim. Adama bir de o kadar çok yüklendik, iyiliğimizi düşünmüş. Gerçekten ona büyük bir teşekkür borçluydum. O fotoğraf benim canımdan öteydi. Nişan tarihimizden kalan nahif bir anıydı. Kaybolsaydı, üç kutu serum bile beni toplayamazdı.
"Çok teşekkür ederim. Kusura bakmayın, yanlış anladım. Biraz takıntılıyım."
Dudağının kenarı kıvrıldı, o sırada fotoğrafı elinden aldım. "Anlayışlı adamımdır, çakmıştım durumu."
Koyu, masmavi gözlerine baktım. Ardından siyaha yakın saçlarına, boylu poslu adamdı. Allah sahibine bağışlasın ama bu kadar diyalog fazla.
"Kendinizin farkında olmanız çok güzel. Fakat aciliyetim var, gitmem gerekiyor. Kendinize iyi bakın."
Fotoğrafı aldığım gibi göğsüme bastırdım ve yoluma devam ettim. Adamın yüzüne bakmadan gidiyorum demek vicdanına koymuş olabilir ama yapım böyleydi.
Şehitlikten çıktım ve en yakın taksi durağına doğru yürümeye başladım. Tabii yağmur da benle beraber yürüyordu. Koşsam ıslanıyorum, yürüsem ıslanıyorum. Ev taşıyacağım vakit hastalıktan geberiyor olacağım.
Ben sessizce yürümeye devam ederken o adamın sesini duymamla arkama döndüm, "Taksi durağına kadar yürüyüp hastalanmayı düşünmüyordunuz?"
Kader önüme çıkarıp çıkarıp sunuyordu bu adamı her defasında.
Binmekte olduğu taksisine beni davet ediyordu, "Rahatsız olursanız siz tek binin."
Şimdi adamı yerinden edemezdim ama taksi durağına kadar yürürsem de hastalanacaktım. Sanırım davetini kabul edeceğim.
"Teşekkür ederim," deyip taksisine doğru ilerledim. Oysa nereden bilecektim ki; taksisine beni davet eden adamı, hayatıma alacağımı.