İçeriğe geç

Mayıs

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Mayıs

Bölüm 1

1. Bölüm

Hayat bize bazı fırsatlar sunar ve bizden de o fırsatların peşinden yeterince hızlı koşup yakalamamızı beklerdi. Ben şuan ayaklarımın dibinde duran valizimle küçük villama gülümseyerek bakarken bana sunulmuş bir fırsat falan yoktu. Tasımı tarağımı toplayıp taşınmıştım buraya. Yani, öyle söylediğime bakmayın... Eşyalı tutmuştum burayı. Sadece küçük ev aletleri, mutfakta kullanılacak ufak tefek eşyalar, kıyafetlerim gibi şeylerle gelmiştim. Burası benim için her şekilde bir belirsizlikten ibaretken bu şekilde gelmem bir riskti ama kaybedecek bir şeyim yoktu. Kazanacaksa çok şeyim olabilirdi. Eğer her şey istediğim gibi giderse...

Ben fırsatı görmeden kovalayanlardandım. Yoksa önüme çıkacak bir fırsatı bekleyecek olursam... Tam da bu yüzden benim çok daha hızlı koşmam gerekiyordu ki görünürde olmayan fırsatı yakalayabileyim.

Valizler öylece dururken eve doğru ilerledim. Bahçe kapısından geçip kapının önüne geldiğimde heyecanlıydım. Evi kiralamıştım kiralamasına ama sadece fotoğraflar ve emlakçının görüntülü aramada gösterdiği kadarıyla görmüştüm. Söylemiştim büyük bir risk diye... Anahtarı kilitte çevirip kapıyı ittim. Önce başımı uzatıp şöyle bir içeriye baktım.

Girişte beni ufak bir koridor karşılıyordu, koridorun sonundaysa herhangi bir kapıdan geçmeden geniş ve aydınlık salona ulaşıyordunuz. Sol tarafımda merdiven vardı, biraz ilerleyip merdivenleri geçince salonla birleşik mutfağı gördüm. Tam karşımda camdan, geniş kapı balkona açılıyordu. Beklediğim gibiydi ve çok beğenmiştim. Şuan evin orta yerinde mutlulukla zıplayıp çığlıklar atmak istiyordum.

Toprak, sakin ol... Gelir gelmez deli olduğunu fark ettirmemelisin.

Kendi kendimi sakinleştirip dışarıdan valizlerimi almaya gittim. Valizlerden sadece küçük olan kıyafet valizimi getirdim. Birkaç ev eşyamı da eve taşıyıp gerisini arabada bıraktım. İlk günüm kıyafetlerimi yerleştirmek temizlik yapmak gibi işlerle geçti. Gün sonunda o kadar yorgundum ki kendimi duşa atmaya bile üşenerek koltukların birinde kıvrılıp uyumuştum.

Gündüz ise duş alabilmek için arabadaki valizlerden havlu almam gerekiyordu. Ama onları hala eve taşımak için iyi bir zaman değildi çünkü bugün çok daha mühim işlerim vardı. Amaçlarımın peşine bir an önce düşmeliydim. Zor güç arabadaki valizden ihtiyacım olan birkaç havluyu alarak günü kurtarmayı başardım.

Dün birazını yerleştirip birazını öylece bıraktığım kıyafetlerimden kolsuz, rahat ama şık gözüken askeri yeşil bir tişörtü giydim. Altımaysa mavi bir kot şort geçirip saçlarımı topuz yaptım. Oldukça hafif bir makyajın ardından sırt çantama gerekli dosyaları ve tabii ki ufak fotoğraf makinemi atarak evden çıktım. Sandaletlerimi ayağıma geçirirken arabama bir bakış attım. Buralara bu kadar yabancıyken taksiyle gitmek daha mantıklı olacaktı.

Evim şehre çok uzak olmayan ama sanki şehirden bağımsız bir yer gibi duran, daha çok tatil kasabasına benzeyen bir sitede yer alıyordu. Site, karşılıklı ve yan yana bulunan küçük villalardan oluşuyordu ve oldukça genişti. Aşağı taraftaki sahile henüz gitmemiş olsam da siteye aitmiş gibi genelde site sakinleriyle dolu olduğunu duymuştum. Ben de şuan taksi bulabilmek için sahil tarafına doğru yürüyordum. Site içerisinde taksi bulabileceğimden emin değildim. Orasıysa işlek bir caddeydi ve taksi bulmak çok daha kolay olurdu.

Caddeye indiğimde yemek yerleri, tatil eşyaları satan yerler, eğlence mekanları gibi bir sürü çeşitli dükkan ve vitrinlerin ışıldadığını gördüm. Karşısındaysa pırıl pırıl bir kumsal vardı. Etrafa bakınırken önümden geçip giden taksiyle kendime geldim. Taksiyi kaçırdığım için kendime kızsam da bugünün güzel geçeceğine inancım tamdı o yüzden fazla umursamadım.

Mideme giren ağrı kahvaltı etmem gerektiğini bana hatırlattığında işimin ne kadar süreceğini bilmediğim için önce karnımı doyurmaya karar verdim. Çevredeki bir yerde kahvaltımı edip sonunda taksiye binebildim. İlk defa gideceğim adresi adama verdikten sonra camdan dışarıya bakmaya başladım.

Yalçın Akman... İkisi çok ünlü olan üç derginin sahibi. Beni ilgilendiren kısım üçüncü dergiydi. Bu derginin daha sadece ilk sayısı çıkmış ama fotoğraflar hiç beğenilmemişti. Dergi de bu fotoğrafçıyla devam etmek istemeyince fotoğrafçı basına türlü şeyler söyleyip Akmanların itibarını çizmeye çalışmıştı. Eh, biraz amacına ulaşmış sayılırdı çünkü gündemde söylentiler dönmeye başlamıştı. Ödemelerin düzgün yapılmadığı, fotoğraf makinelerinin yeterli olmadığı, zor şartlarda çalışıldığı gibi bir sürü şey daha. Tabii Yalçın Bey bunları yalanlamıştı. Bir kesim ona inansa da hala konuşan bir grup da vardı. Bense fotoğrafçının söylediklerini pek ciddiye almıyordum. Kısacası Mayıs dergisi olaylı bir çıkış yapmıştı.

Ben de tüm bunları duyunca aranan fotoğrafçı olmak üzere yollara düşmüştüm. Daha önce ufak dergilerde çalışmıştım ve iyi işler de çıkardığıma inanıyordum. Ama bu dergi tanınmamı sağlayacak, kariyerimde büyük bir adım olacaktı. Verdiğim sözü tutmak için bir fırsat... İşte tam da bu yüzden bir şekilde Yalçın Akman'la görüşüp bu işi almak için uğraşacaktım.

Yüksek bir binanın önünde taksiden indim. Ana yoldan binaya doğru yürürken kendimi sakinleştirmeye çalışıyor bir yandan da içten içe dualar ediyordum. Büyük umutlar içerisinde genişçe gülümsedim.

Toprak, hadi kızım... Al şu işi!

Kendi kendimi gazlama evrem de bittiğinde binanın dönen kapısından içeriye adım attım. Geniş holde yürüyüp tam karşımdaki sekreterin yanına gittim.

"Merhaba. Ben Yalçın Bey'le görüşecektim."

Kadın başını kaldırıp bana baktıktan sonra ciddi bir sesle, "Randevunuz var mıydı?" diye sordu. Yüzümdeki gülüş hafiften solarken halledebileceğime hala inanıyordum. En tatlı ses tonumla konuştum.

"Hayır, randevum yok. Ama çok önemli ve çok kısa."

Kadın dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana salladı. "Maalesef. Randevunuz yoksa görüşemezsiniz." O an ikna edebilmek için her şeyi yapmaya hazır bir haldeyim. Ne yapıp edip Yalçın Bey'le görüşmeliydim.

"Bakın gerçekten çok kısa. Sadece bir dosya bırakmak istiyorum. Beş dakika..." Kadın bıkkın bir şekilde, "Benim elimde olan bir şey değil, üzgünüm." dedikten sonra da ısrarları bırakmadım. En sonunda bunun pek işe yaramayacağını bile bile "Peki." diyerek kabullenmiş gibi yaptım.

"Randevu alabilir miyim?" Kadın bir nefes alıp bana bakmadan önündeki bilgisayardan bir şeylere baktı ve bana kısa bir bakış atıp, "Yirmi gün sonrasına ufak bir görüşme olabilir." diye mırıldandı.

Başımı çevirip öfkeyle nefes aldım. Sinirlerimin hızla yükseldiğinin farkındaydım. Yirmi gün diyordu! Yirmi gün! O zamana muhtemelen çoktan bir fotoğrafçı ayarlanmış olurdu zaten.

"Çok geç." dedim küstahça. Artık ufak ufak kabalaşıyordum. Kadın ters bir şekilde bana baktı ama umursamadan geri işine döndü. Tüm sınırları zorlayacaktım...

"Ben buradan gitmeyeceğim." Kadının beni umursamadığı bir sessizlik...

"Öyle ya da böyle Yalçın Bey'le görüşeceğim."

Görüş o zaman dercesine atılan bir bakış...

"Ne zaman çıkar ofisinden?" Bu tatlı tatlı sorulmuş bir soruydu. Ama hemen ardından ekledim. "Ya da burada mı?"

Kadın derin bir nefes alarak elini önündeki masaya koydu ve dikkatle bana baktı. "Sen, kendin mi gidersin yoksa güvenliğe mi haber vereyim?"

Gözlerim korkuyla açılırken bir adım geriye atıp ellerimi kaldırdım. "Hiç böyle bir şeye gerek yok." Geriye dönüp şöyle bir baktığımda sol taraftaki koltukları fark ettim. "Ben hemen şuracıkta sessizce otururum. Nasıl olsa illaki çıkacak buradan. Ya da girecek..."

Kadın sabır dilercesine başını iki yana salladığında tekrar bir tehdit yememek için alelacele koltuklara oturdum. Kadının ara ara bana attığı bakışları fark etsem de ufak gülücüklerle savuşturdum. O önüne döndüğündeyse kaşlarım çatılıp gözlerimde birer alev belirdi.

Siz daha Toprak'ı tanımıyorsunuz!

Şansıma yarım saat sonunda Yalçın Bey sekreterin diğer tarafındaki turnikelerde göründü. Onu gördüğüm anda gözlerim parlayarak ayağa fırladım. Hızlı adımlarla karşıya doğru yürürken o da kapıya, yani bu tarafa doğru geliyordu. O, kapıya ulaşmadan önce ben ona ulaştım.

"Yalçın Bey!" Ona doğru hızla gidişimi gördüğünde kaşları çatılmıştı. Sekreter kadın da bunu beklemiyormuş gibi yanımızda bitti. Yalçın Bey'in soran gözlerine benden önce o cevap verdi. "Yalçın Bey, hanımefendi sizinle görüşmek istiyormuş. Ona randevusuz olmayacağını söyledim ama yarım saattir burada sizi bekliyor. İsterseniz güvenliği çağırabilirim."

Ben son cümleyle hırsla kadına dönerken Yalçın Bey de bu cümle yerine önceki cümleye takılmış halde bana döndü. "Yarım saat boyunca burada mı bekledin?"

Zafer kazanmış halde kadına bir bakış atıp Yalçın Bey'i yanıtladım.

"Evet, sizinle görüşmem gerekiyordu. Çok önemli."

Benim zararsız olduğuma kanaat getirmiş olmalı ki, "Güvenliğe gerek yok, sen gidebilirsin." diyerek yanımızdaki sekreter kadını yolladı. Yine de yapabileceklerimi küçümsemese iyi ederdi.

Zümrüt yeşili gözleri ciddiyetle bana döndü. "Neymiş bu yarım saat burada beklemene sebep olan çok önemli şey?"

Kaşlarım bir anlığına havalandı.

Sen, beni küçümsüyor musun?

Hızlıca bunu bir sefere mahsus görmezden gelip gülümsedim. "Fotoğrafçıyım ben!"

Sözlerimle anında yüzündeki merak kayboldu ve yüzü ruhsuz bir hal aldı.

Düz bir sesle "İlgilenmiyorum." dedikten sonra ben daha ne olduğunu anlamadan yürümeye başladı. Kendime geldiğimde o dönen kapıya girmişti bile. Gözlerim fal taşı gibi açılırken onun olduğu kanata yetişebilmek için koştum ama yetişemedim. Arkasındaki kanata girdiğimde dönen camın dibindeydim. O dışarı çıktığında ona yetişebilmem gerekiyordu. Kapı o kadar yavaştı ki sanki elimle itebilecekmişim gibi elimi cama yapıştırdım. Ama ben dokunduğum için kapı durdu ve bu da Yalçın Bey'in bana dönüp bir bakış atmasına sebep oldu.

Yalçın Bey arabasının getirilmesi için valeye seslendiğinde ben bu bekleme faslını fırsata çevirip konuşmaya başladım.

"Bakın ben Mayıs dergisi için geldim. Derginin fotoğrafçısı olmayı çok istiyorum."

Araba önümüzde durdu ve vale anahtarı Yalçın Bey'e verdi. Yalçın Bey ben konuşurken başka yöne bakmış hiç dinlemediğini belli etmişti. Anahtarı alıp arabanın şoför koltuğuna dolanırken çantamdan dosyaları çıkarmaya çalışarak, "En azından bir baksaydınız..." dedim. Ama devam edemedim çünkü arabaya binip kapıyı kapattı.

Dinlemiyordu... Beni umursamıyordu bile! Ama dinleyecekti. Bana bir şans vermek zorundaydı. O dosyaya bakacaktı. Anlık gelen bir deli cesaretiyle önümdeki kapıya uzandım. O daha ne olduğunu anlamadan arabaya atladım ve kapıyı kapattım.

Az önce taktığı güneş gözlüğünü gözünden hızla çıkartıp bana döndü. Yeşil gözleri dehşet ve kızgınlıkla parlıyordu. "Ne yaptığını sanıyorsun sen!"

Öfkesine aldırmadan gülümsedim. "Sadece şu dosyaya bakmanızı istiyorum." Elindeki siyah camlı gözlüğü araba camının önündeki kısma fırlattı.

"Bakmıyorum!"

"Bakacaksınız!"

Yürek yemiş olmalıydım, adamın arabasına binip emirler yağdırıyordum!

Bana öyle bir baktı ki neredeyse korkuyla bedenimi geriye çekecektim.

"Sen kendini ne sanıyorsun?"

Kaşları çatık halde tüm ciddiyetiyle sorduğu soru karşısında onu daha fazla sinir etmekle bir yere varamayacağıma kanaat getirdim. Sakince, "Tamam," diyerek gülümsedim.

"Baştan başlayalım." Elimi ona doğru uzattım. "Ben Toprak." Hiç istifini bozmadan bana bakmaya devam etti.

Ardından da söylediği tek şey, "İn arabamdan." oldu. Bir arkamda kalan kapıya baktım bir ona. Hafifçe başımı iki yana sallayıp dosyayı ona doğru uzattım. "Buna bakın, sonra ineyim."

İnatla başını iki yana salladı. "Şuan arabayı çalıştırsam, yürümeye başlasam ne yapabilirsin ki?" Cümlesini tehditkar bir gülüşle sonlandırmıştı. Sanırım artık benim dilimde konuşmaya başlıyordu. Ama bunlar bana sökmez.

Umursamazca omuz silkip dudağımı sarkıttım. "Yol boyunca bu dosyayı size gösteririm." Gözlerinde bir anlık şaşkınlık gördüm. Hemen toparladı ve bana doğru hafifçe eğildi. "Seni kaçırabilirim ve sen hala dosya mı diyorsun?" Bir cevap bekleyerek geri çekildi.

Koltukta arkama yaslandım ve ona, bunu yapıp yapamayacağını tartarcasına yan yan baktım. Sonunda koltukta doğrulup tekrar Yalçın Bey'e döndüm. Dudaklarımdan cık sesi döküldü. "Kaçırmazsın sen kimseyi."

Sen, dedim... Tuhaf.

Derin bir nefes alarak koltuğunda arkasına yaslandı ve yüzünü elleri arasına aldı. Sanırım sabır dileniyordu. Koltukta arkasına yaslı halde dururken sadece başını bana doğru çevirdi. "Evet, kaçırmam. Senin gibi bir deliyi hiç kaçırmam! O yüzden ya hemen arabamdan inersin ya da güvenlikler seni indirir."

Öfkeyle nefes bıraktım. Hırsla ona dönüp, "Ne olur sanki baksan?" dediğimde onun bakışları tam karşıdaydı. Benimle göz göze gelme zahmetine bile girmemişti. Kapıyı açtım, adımımı dışarı atmadan önce ona son bir kez baktım. "Tekrar karşınıza çıkacağım. Ve siz bu dosyaya bakacaksınız."

****

Bölüm sonu

1 yorum

  • Aslında Fikri konusu oldukça ilginç ve betimlemeye çok dikkat ediliyor. Ama bir kitabın en çok olması gereken şeyi yapmamışsın geniş zaman ve geçmiş zaman ikisinden birisini tercih etmelisin ya dı ya da mış miş mesela senin bir paragrafına şöyle bir şey var örnek olarak; Çok heyecanlıydı. Sonrasıbda ise uykuya dalmıştı." İşte bura da dalmış yerine daldı demelisin. Kitabın güzel akıcı ama buna dikkat etmelisin. Devamını getir.

    1Yanıt