Şiddetli bir araba sesi doldurdu Melis'in onun gibi küçük kulaklarını.. Araba sesi dışında bütün her şey durmuştu sanki. İnsanların bağırış sesleri, küçük kızın aklı, fikri durmuştu sanki. Yerdeki kırmızı sıvı ezilmiş paketin içindeki pamuk şekeri eritirken Melis sadece baktı. Arkasından bir ses duyuldu. "H̶a̶s̶s̶i̶k̶t̶i̶r̶..."
Melis gayet sakin olan hayatında bu kelimeyi hiç duymamıştı. Kaşları çatıldı, daha dikkatli baktı. Abisinin karnından geçip iki yolu ayıran, ağaçlarla kaplı şerite çarpıp orda kalan arabaya baktı. Bunu da daha önce görmemişti. Gözlerini kapattı, "Mayıs" diye mırıldandı. Defalarca kez söyledi, kelime hoşuna gitmişti ilk başlarda. Böyle bi kelime olduğundan bile emin değildi. Ne demiş Shakespeare? "En tatlı bal bile tadıldıkça bıkkınlık verir. O yüzden ölçülü sev ki, uzun sürsün sevgin". Artık saçma gelmeye başlamıştı bu kelime.
Melis'e birkaç dakika kadar kısa gelen saatler sonunda gözlerini araladı. Yüzüne çarpan aydınlıkla irkilip tekrar kapattı. Ve annesinin her akşam uyumadan önce "Hayaletler gerçek değil" sözünü hatırlayıp açtı gözlerini. Hayır, az önce baktığı yol yoktu şimdi. Oturduğu bebek arabası yok olmuştu birdenbire. Sadece grip olduğu zaman geldikleri bu hastaneyi nerde görse tanırdı. Yoğun kan kokusunu ilk başlarda algılayamadı küçük burnu. Kan kokusu soluk borusunu geçip ciğerlerini doldurunca yüzünü buruşturdu. Sonra abisini hatırladı birdenbire. Onun oldukça koyu kahve rengi dağınık saçlarını ve Picasso'nun bile hayal edip çizemeyeceği kadar güzel olan gülüşünü hatırladı. Etrafına baktı, kimse yoktu. Melis hayaletler, canavarlar gibi var olmayan şeylerden korkardı sadece. Ama o an korktu. Çünkü ne annesi, ne babası vardı bu sefer yanında. Yalnızdı ilk defa...