Rüzgar ve Fırtına, ilk kez karşılaştıklarında aralarındaki gerilim neredeyse elle tutulur gibiydi. Ancak geçen zaman içinde aralarındaki sertlik yerini dostça bir rekabete bırakmıştı. Kamp alanında yaptıkları konuşmalar, ikisinin de geçmişte yaşadığı zorlukları anlamalarına yardımcı olmuştu.
Fırtına, yere oturmuş, elindeki küçük bıçağı çakı gibi açıp kapatıyordu. "Bence bu işin içinde başka bir şey var. Çok fazla tesadüf oluyor, sence de öyle değil mi?" diye sordu, gözlerini Rüzgar’a dikerek.
Rüzgar başını salladı, ama daha fazla bir şey söylemesine fırsat kalmadan büyük bir patlama oldu! Şiddetli sarsıntıyla ikisi de yerlerinden fırladı, duman her yeri kapladı.
Aynı anda, Güneş tam uzaklaşırken Kaya’ya çarptı. Ancak daha ne olduğunu anlamadan, patlamanın şiddetiyle geriye doğru savruldu.
"Doktor! Uyan!" Kaya'nın sesi endişeyle yankılanıyordu. Güneş, ona odaklanmaya çalışarak hafifçe kıpırdandı.
"Ne oldu?.." diye fısıldadı zayıf bir sesle.
Kaya derin bir nefes aldı, yüzünde hem rahatlama hem de hâlâ süren bir gerginlik vardı. "Patlama oldu. Sen yere düştün ve bayıldın."
Güneş başını hafifçe oynattı ama acıyla inledi. Kaya, elini omzuna koyarak "Kıpırdama. Daha tam kendine gelmedin." dedi, sesi sert ama aynı zamanda yumuşaktı.
Tam o anda bir ses duyuldu: "Güneş?!"
İlayda ve Hazar hızla koşarak yanlarına geldi. İlayda'nın gözleri endişeyle doluydu, hemen diz çöküp Güneş'in yüzüne baktı.
"Tanrım, iyi misin?" diye sordu, nabzını kontrol ederken.
Güneş hafifçe gülümsedi, "Endişelenecek bir şey yok, iyiyim."
Hazar ise sessizce Kaya'ya bakarak başını hafifçe eğdi. Gözleri, "Onu iyi korumuşsun" der gibiydi. Kaya ise gözlerini hâlâ Güneş'ten ayırmıyordu.
İlayda, Güneş’in başındaki küçük ama kanayan yarayı fark ettiğinde yüzü daha da ciddileşti. "Bu kadar emin olma, başını fena çarpmışsın."
Kaya, bir an duraksadı ama sonra hemen toparlandı. "Onu güvenli bir yere götürelim. Dinlenmesi lazım."
Güneş hafifçe doğrulmaya çalıştı, ama dengesini kaybederek tekrar geriye düştü. Kaya hızla kolunu tuttu.
"Sanırım biraz fazla hızlı davrandım…" dedi Güneş hafif bir gülümsemeyle.
Kaya başını salladı, "Daha dikkatli olmalısın, doktor."
Hazar, "Onu çadıra götürelim, orada daha iyi ilgilenebiliriz." dedi.
Kaya, Güneş’in kolunu omzuna attı ve onu nazikçe kaldırdı. İlayda hemen diğer yanında belirdi. Hep birlikte, patlamanın etkilerinin hâlâ hissedildiği alanı geride bırakarak çadıra doğru ilerlediler.
Rüzgar ve Fırtına ise hâlâ patlamanın olduğu bölgedeydi. Rüzgar dişlerini sıkarak etrafı taradı. "Bu iş burada bitmedi…" diye mırıldandı. Fırtına ise yere düşen bir askeri kaldırmaya yardım ederken, "Haklısın. Bu sadece başlangıç." diye karşılık verdi.
Ancak, kimse fark etmese de Kaya’nın aklında tek bir şey vardı: Güneş'in bir daha bu kadar savunmasız kalmasına asla izin vermemek.Çadıra vardıklarında İlayda hemen tıbbi malzemeleri hazırlamaya başladı. Güneş, Kaya’nın kolundan nazikçe sıyrıldı ve zorla da olsa dik oturdu. Kaya ise gözlerini ondan ayırmadan başında bekliyordu.
"Gerçekten bu kadar endişelenmene gerek yok, Kaya. Az önce bir patlama atlattık, ben iyiyim," dedi Güneş, hafif bir gülümsemeyle.
Kaya’nın yüzü ciddiyetini koruyordu. "Bu kadar rahat olmanı anlayamıyorum, Güneş. Sadece birkaç saniye önce baygındın."
İlayda hafifçe öksürdü, "İkiniz de biraz sakinleşin. Öncelikle şu yarayı temizlemem lazım." Güneş hafifçe gözlerini devirdi ama itiraz etmedi.
O sırada çadırın kapısı açıldı ve Hazar içeri girdi. "Dışarısı sakinleşti, ama Rüzgar ve Fırtına hâlâ olayın peşindeler. Bir şeyler ters gidiyor gibi görünüyor."
Güneş derin bir nefes aldı, "Bu işin içinde kim varsa, sonunu getirmeye niyetli. Biz de öyle olmalıyız."
Kaya başını salladı. "Önce iyileş, sonra savaş."
Ama ikisi de biliyordu ki, tehlike henüz sona ermemişti.Güneş derin bir nefes aldı, "Bu işin içinde kim varsa, sonunu getirmeye niyetli. Biz de öyle olmalıyız."
Kaya başını salladı. "Önce iyileş, sonra savaş."
Ama ikisi de biliyordu ki, tehlike henüz sona ermemişti.
Dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Çadırın içindeki sessizlik, yaklaşan tehlikenin habercisi gibiydi. İlayda, Güneş’in başındaki bandajı sıkıca sararken, Hazar sessizce etrafı gözlemliyordu.
"Bence gece boyunca nöbet tutmalıyız." dedi Hazar, kollarını kavuşturarak. "Bize saldıranlar geri dönebilir."
Kaya başını salladı. "Ben ilk nöbete kalırım. Rüzgar ve Fırtına ile konuşup durumu anlamaya çalışırım."
Güneş, hafifçe doğrularak Kaya’ya baktı. "Ben de yardım edebilirim."
Kaya kaşlarını çattı. "Hayır, sen dinleneceksin."
Güneş hafifçe güldü. "Beni durdurabileceğini sanmıyorsun, değil mi?"
Tam o sırada çadırın dışından yaklaşan ayak sesleri duyuldu. Herkes anında tetikteydi. Kaya elini silahına götürdü, Hazar hızla çadırın girişine yöneldi. İlayda, Güneş’i geri çekmek isterken Güneş, yerinden kalkmaya çalıştı.
Çadırın kapısı hızla açıldı ve içeri kanlar içinde bir asker girdi. "Onlar… geri döndü…" dedi ve yere yığıldı.
Güneş, refleksle askere doğru ilerledi. İlayda hemen ona destek olurken Kaya ve Hazar hızla dışarı çıktılar.
Dışarıda kaos başlamıştı. Gökyüzünü aydınlatan patlamalar, gecenin karanlığını kesiyordu. Silah sesleri yankılanırken, Rüzgar ve Fırtına saldırganlarla çoktan çatışmaya girmişti.
Kaya, hızla silahını çekti ve bir yandan Güneş’e döndü. "Ne olursa olsun burada kal!" dedi sert bir sesle.
Ama Güneş’in gözlerinde kararlılık vardı. "Hayır. Bu insanların yardıma ihtiyacı var. Ben de savaşacağım."
Kaya ona bir an baktı. Sonra, çaresizce başını salladı. "O zaman dikkatli ol, doktor." dedi
Tam o anda bir çığlık yükseldi. Herkes irkilerek sese döndü.
"İlayda!" diye bağırdı Hazar, hızla dışarı fırlarken.
Ancak çok geçti. Kampın karanlığında beliren maskeli adamlar, İlayda'yı sürükleyerek ormanın içine doğru götürüyordu. İlayda çırpınıyor, ama adamlar onu sertçe tutuyordu.
Kaya silahını çekti, ancak saldırganlar çoktan karanlığın içinde kaybolmuştu.
"Lanet olsun!" diye bağırdı hazar dişlerini sıkarak. "Onu kaçırdılar!"
Güneş şok içinde bakarken, Hazar bir an bile duraksamadan silahını kuşandı. "Onu geri alacağız. Ne pahasına olursa olsun."
Kaya başını salladı. "Hazırlanın. Artık bu bir savaş."
Herkes hızla ekipmanlarını alırken, uzaktaki sessizlik, yaklaşan çatışmanın habercisi gibiydi.İlayda ise gözlerini açtığında, kendini eski ve karanlık bir depoda buldu. Ellerini ve ayaklarını bağlamışlardı. Başındaki ağrıdan dolayı bir süre nerede olduğunu tam olarak anlayamadı. Ancak birkaç saniye içinde içerideki sert erkek seslerini duyunca durumun farkına vardı.
"Bu kadın önemli olabilir. Onu sağ tutmalıyız," dedi biri.
İlayda dişlerini sıkarak etrafına baktı. "Beni hemen bırakın! Yoksa..." dedi, ama cümlesini tamamlayamadan biri ona yaklaşıp sertçe susturdu.
"Bence konuşmayı bırakmalısın, bayan doktor. Şimdilik işimize yaramalısın."
İlayda nefesini kontrol etmeye çalıştı. Korkmuştu ama bunu onlara belli etmeyecekti. Tek yapması gereken, zaman kazanmak ve Hazar’ın onu bulmasını ummaktı.Hazar ise ekibiyle birlikte yola çıkmıştı. Silahlarını kuşanmış, izleri takip ediyorlardı. hazar, elindeki pusulayı kontrol ederken dişlerini sıktı sinirlenmişti uzun zaman sonra birine karşı böyle güzel hisler hissetmek onun çok hoşuna gitmişti ama bu güzel hissi iki şerefsiz bozmuştu Buda onun inanılmaz sinirleriyle oynamıştı.
Bir yerden sonra çok yorulup kamp yaptılar ama ne çadır nede tulumları vardı yerde yatmak zorunda kaldılar Hazar rüzgar fırtına ve kaya için çok zor olmadı güneş ise çok umursamamaya çalıştı ama yapraklar ve dikenler onu rahatsız etmeye başlamıştı ama ilaydanın işi daha zordu eli kolu bacakları ağızı her yeri bağlıydı ve o inanılmaz rahatsız sandalyede uyumaya çalışıyordu ama olmuyordu sabaha kadar burdan ne zaman çıkarım diye düşünüyordu ama tek uyuyamayan o değildi Hazar’ın gözüne gram uyku girmedi güneş bile bukadar çabuk uyumuşken doğanın için de kaç kez savaşmış yaralanmış ve uyumuş biri için uyuyaması normal değildi ama onun uyuyamama sebebi rahatsız olması değildi endişelenmesiydi yıldızlara baktığında sanki onun parıldayan gözleri geliyordu aklına o mavi gözleri Hazar’ın aklını başından öyle almıştıki parıltısı Hazar’ın kafasının içine işlemişti aynı durum İlayda için de öyle idi geniş omuzları kumral saçları ve tatlı gülüşü aklından çıkmıyordu ama o karanlıkta tramvaları Hazar’ı düşünmesine izin vermiyordu…
