MAVİNİN RESİTALİ
"Sular yükselince balıklar karıncaları yer; sular çekilince de karıncalar balıkları. Kimin kimi yiyeceğine 'suyun akışı' karar verir." -Platon
Yağmurun geceyi sarhoş ettiği bir akşamdı. Şehrin karmaşık sanat galerisi ışıklar altında parıldayan tablolarla dolup taşıyordu. Odanın en dikkat çeken eserlerinden biri, iki yabancının karşısında durduğu gizemle dolu bir tabloydu. Tablonun içinde gizlenmiş balıkların yanlarında unutulmuş anıları temsil eden siyah bulutlar bulunuyordu. Ressam, her balığın unutkanlıkla nasıl etkileşime girdiğini ve her anının bir sonrakini nasıl silip süpürdüğünü vurgulamış olmalıydı.
‘’Görünüşe göre bu tesadüfi karşılaşma, yaşanması gereken bir gizemin başlangıcı gibi.’’ dedi yabancı adam, kendinden yeterince emin bir ifadeyle. ‘’Hayat bir film olsaydı bugünün ana karakteri siz olurdunuz.’’ Kadın dalgın bir ifadeyle yabancının gözlerine baktığında adamın tüyleri ürperdi. Hayır, hayır bu etkilenmek değildi, o aptal aşk filmlerindeki gibi değil. Korkmuştu. Kendi cüssesinden minik bir beden onu bir bakışla olduğu yere çakabilmişti. Sesini duymak için merakla beklediği saniyeler sona eriyordu, kadının dudakları aralanıyordu.
‘’Kim bilir, belki bir gün bir senaryoda karşılaşırız.’’ Adamın nutku tutulmuştu, vişneçürüğü ruju dudaklarını tapılası kılmıştı. O kadar nazik bir kadındı ki, uğruna savaşılası, diye geçirdi içinden. Çok hoştu. Narin elleri vardı, siyah bir kalemle öne çıkardığı iri kahve gözleri ve kahverengi uzunca saçları. Boğazlı siyah bir elbise sarmıştı bedenini, ayak bileklerine dek uzanıyordu. Kalınca, siyah bir kemer belinin ortasına öyle güzel oturmuştu ki incecik görünüyordu. ‘’Elimden de küçük o ince beli.’’ diye geçirdi içinden. İnce parmaklarını birçok yüzükle süslemişti ve dekoltesine inen yılanlı bir kolyesi vardı.
‘’Adınızı öğrenebilir miyim?’’ Bu soru bir anda çıkmıştı dudaklarından, kadından küçük bir kahkaha yükseldi. Beğenilmeye alışkın bir tavrı vardı ve kolayca etkilenmeyeceği belliydi.
‘’Kim olarak?’’ Adam elini uzatarak ekledi:
‘’A ben, dedektif Pars Demir. ‘’ Kadın elini yavaşça tuttu.
‘’Memnun oldum Pars; fakat dedektif olmanız sizinle tanışacağım anlamına mı geliyor?’’ dedi adına vurgu yaparak. ‘’Sanırım işleriniz yolunda değil.’’
‘’Gayet yolunda, anlayamadım.’’
‘’Mesleki deformasyon,’’ Nefeslendi kadın. ‘’Mesai dışında da çalışıyorsunuz.’’
‘’Siz beni yanlış anladınız ben sad-‘’ Kadın tek elini kaldırarak aralarına bariyer ördü.
‘’Yok, hayır önemli değil. Nedenlerinin beni ilgilendirmediğini belirtmek isterim.’’ Yutkundu ve ekledi: ‘’Adımı öğrenemezsiniz.’’ Sapının koluna düştüğü deri çantasını omzuna taktığında seri adımlarla tablonun önünden ayrılarak gözden kayboldu. Adam büyülenmiş gibi görünüyordu. Dudaklarını ıslatarak dilini yanaklarında gezdirdi. Galeriden çıkmak istiyordu. Gizemli kadının ardında bıraktığı izlenim onun için sıra dışıydı. Henüz otuzlu yaşlara bir yılı vardı. Bu zamana dek şık tarzı birçok kadın için heyecan verici olmuştu; ama bu kez o ağa düşmüştü. İnsanlar ilk kez tattığında kanıveriyormuş, karşısındaki onu vurmak istese de. Bebek bir kuzu kendini kurdun kollarına atabiliyormuş. Yapabiliyormuş.
Geniş omuzlarını kaplayan siyah bir kazak giymişti, altına ise siyah bir pantolon. Üzerinde dedektif olmasının hakkını veren simsiyah bir kaban vardı ve bu kombini deri bir kemer ve şık bir saat ile taçlandırmıştı. Burnunun ucuna düşen dinlendirici gözlüğü işaret parmağı ile yukarı iterek hızlı adımlarla otoparka indi. Tek hareketle araba anahtarına bastı. Sürücü koltuğuna geçtiğinde rutin haline getirdiği radyosunu açtı ve emniyet kemerini bağlayarak gazladı. Otoparktan dışarı çıkarken yağmur damlaları ön camı dövmeye başlamıştı. Fırtına o kadar uğultuluydu ki sanki hüzünlü bir melodi çalıyordu. Bu sesi seviyordu, o gecenin adamıydı. Radyodan gelen haberin gerginliği kaşlarını çatmasına yetti. Gözleri önünde canlanan bir kâbus gibi, radyo spikeri İzmir Bornova'dan gelen son dakika haberini aktarıyordu.
"Sayın seyirciler, komşusunun evinden tuhaf sesler duyan Sare M. ivedilikle polisi aradı. Olay yerine ulaşan ekipler o evde bir ceset buldu. Her yıl aynı dönemde tekrarlanan kan dondurucu cinayetler hız kesmeden devam ediyor. Şehri kana bulayan bu seri katilin ardında bıraktığı izlerden aynı kişinin işlediği düşünülmekte. Gizemli katil kimliğini buldurmamaya yeminli. İnceleme ekibi olay yerinde, araştırmalara başladı."
Pars, haberin sesini kısarak iç yanağını ısırdı. Yol boştu, yine de aracını yavaşlattı. Aklında, her yıl tekrarlanan cinayet vardı. Bambaşka kişiler, bambaşka bölgeler. Katilin aynı kişi olduğunu düşündürten ise ardında bıraktığı tek bir izdi.
Gözlerini kocaman açarak sesli bir nefes verdi ve tamamen yola odaklandı. Kaldırımda deli gibi ıslanan bir kadın fark etti. Bu az evvel gördüğü kadının aynısıydı. Kalbi heyecanla attı ve o an ne yapması gerektiğine karar vermeye çalıştı. Bu anlamsızdı, nasıl böyle bir yağmurda ıslanıyorken şikâyetçi gibi durmuyordu. Aksine yüzünde olumlu bir ifade bile vardı. Saçları sırılsıklamdı, ıslanan elbise daha fazla yapışmıştı vücuduna ve çantasının sapı sürekli olarak omzundan düşüyordu. Dedektif aracı park ederek yanına ilerledi. Kadın, onu fark ettiğinde hafif bir gülümsemeyle karşıladı. "İşinde yeterince iyi değilsin, Pars Demir." dedi, biraz alaycı bir tınıyla. Pars anlayamadı, meslek ahlakı hakkında bilgi sahibi olmayan bir kadından bunu duymak ona tuhaf hissettirmişti. Karışık bir ifadeyle durdu, ardından ciddiyetle konuştu:
"Bunun yerine işimi nasıl geliştirebileceğim konusunda gerçekçi bir yorum yaparsanız, dinlemeye hazırım.’’ Kadın güldü. Pars’a döndüğünde kafasını karıştırdığını ve onu öfkelendirdiğini biliyordu çünkü amacı bu yöndeydi. Pars, balıktı. Yabancının oltasına takılan avel bir balık.
Kadın aniden zemine daldı. Gözleri belirsiz bir hüzünle dolmuştu.
"Peşimden mi geldiniz? Kim olduğunuzu ve bu tuhaf oyunun nedenini bilmem gerekiyor."
‘’Oyun yok. İnanmayacaksınız fakat ikidir tamamen tesadüf yaşıyoruz, ilkinde sahiden yan yanaydık ama az evvel ben geldim.’’ Kadın başını aşağı yukarı yavaşça sallıyordu fakat inandığından mıydı yoksa dalgaya mı alıyordu bilinmez. Dişlerini göstererek güldüğünde irkilerek gözlerini kocaman açtı. Biraz önceki tavrı tamamen silinmiş gibiydi, belki de dedektiften sıkılmıştı. Bu ergence muhabbetin sonunu merak etmiyordu. Biraz evvel gülen kadın da nereye gitmişti?
‘’İyi akşamlar dilerim.’’ dedi adımları hızlanarak. Pars gitmesini engellemek istedi. Henüz onunla sohbet edememişti fakat bunun aptalca olacağını düşündü. ‘’Yalnızca yalancılar kaçar.’’ diye bağırdı arkasından. Ne yaşadığının farkında değildi, Pars Demir’in egosu zedelenmişti. Kadın duraksadı lakin arkasına bakmadı. Sadece, olduğu yerde durdu.
‘’Belki de yalancıyımdır, Pars Demir.’’
1. BÖLÜM
"İntikam peşindeysen iki mezar kaz!" -Konfiçyüs
Sene, 2019.
Kaya’yı gören Doğa, hızlıca masadan kalkarak yanına ilerlediğinde sanki saatlerdir o anı bekliyormuşum gibi hissettim. Çantamı alıp sandalyeden kalktığımda kahve bardağımı çöpe fırlatarak kafeden çıktım. Soğuğun içime işleyeceğini bildiğim halde, emin ama bir o kadar da ürkek adımlarla bahçenin arka tarafına gidiyordum. Bilerek kendine zarar vermekti bu, hep yapıyordum. Bile isteye mi? Bilmem, yapıyordum.
İki kız kenardaki, bahçenin yarısına dek uzanan kaldırıma oturmuştu, az ileride bulunan bankta ise kaç kişi olduklarına dahi dikkat etmediğim erkek grubu. Onları tanımıyordum lakin tanısam yine kendime en uygun kafa dinleyeceğim kısma otururdum. Çantamı kucağıma alıp taştan zemine oturdum, saniyesinde karnıma çıkan o soğukluğu tahmin etmiştim ama tahminimden daha çok üşütmüştü. Suratımı büzerek montumun cebinden tek hamleyle çıkarttığım kulaklıklarımı kulağıma taktım. Ucunu telefonuma takarak müzik listeme geçtim ve sanki dersimin başlamasına 10 dakika kalmamışçasına bir şarkı seçmeye koyuldum. Ruhumu rahatlatmadan derse giremezdim, girsem de anlamazdım. Bunun yerine beş dakika geç girerek dersi daha dikkatli dinlemeyi tercih ettim.
Yüzyüzeyken Konuşuruz, Dinle Beni Bi’
Kulaklığımın kabloları birbirine dolandığında 21. Yüzyılda hala kablolu kulaklık kullanan tek insan olduğumu biliyordum. Şarj bitme derdi yoktu ya da bağlantısı kopmuyordu, takıyordum ve ben geri çıkarana kadar şarkı dinleyebiliyordum. Bazı şeyler teknoloji ile gelişerek daha kolay bir hal alsa da bazı şeylerin eski hali, gelişmiş halinden çok daha iyi olabiliyordu.
Kalbim gibi. Kalbinle nasıl bağdaştırdın, Liva?
Çokça kırılmadan önce ne kadar tutkulu bir kalpti değil mi?, dedi içimden bir ses sanki bana. Şimdikinden iyiydi ama olsun, değişen her parçana rağmen adın hala Liva.
10 dakika her ne kadar yetmese de yerimden hızlıca kalktım, sınıfıma çıkmak için ana binaya girerek yangın merdivenine yöneldim, evet asansör kullanmıyordum. Bazen kendimi o kadar kitap başrolü gibi hissediyordum ki içimden öyleymiş gibi konuşuyordum, bilmeden oluyordu bu.
Üçüncü kata çıktığımda kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu ama buna alışmıştım; çünkü haftanın her günü okul olması bunu günlük rutinim haline getirmişti. Yangın merdiveninden çıktığım an asansörün bitişindeki kantin sırası görüş açımdaydı. O soğuktan sonra içimi ısıtacak sıcak bir kahveye ihtiyacım vardı; fakat hocanın derse başlamak için kahve almamı bekleyeceğini sanmıyordum. Aniden elimi titreten telefonumun ekranında Doğa, yazıyordu. Aramasını meşgule atarak hızlıca, derse giriyorum!, yazıp gönderdim ve telefonu cebime attım. Masadan ne ara kalktığımı soracaktı ve insanların eylemlerini bu kadar kolay bilmek beni yeterince sıkıyordu. Çokça fotoğraf çekiyordum, çokça roman denemeleri yazıyordum ya da kalın ansiklopediler bitiriyordum. Artık izlediğim tüm filmlerin finalini biliyordum, heyecanı kalmamıştı.
Sınıfa girdiğimde çok az kişinin geldiğini, hocanın tahtada olduğunu gördüm. Ben girer girmez dersini böldüğüm için bana alttan attığı sinirli bakışı hissetmiştim. Bu hocayı seviyordum fakat benimle laf atışına girmeden önceye kadar, ki yalakası değildim. Eğitim hayatım boyunca öğretmenlerine yalakalık ederek puan dilenenlerden olmadım. Bir kez lisedeyken 1 puan bile değil, küsuratı yüzünden takdir belgesi alamadığım olmuştu. Gitsem verirlerdi çünkü o dönem puan konusunda epey bonkör oldukları bir zamandı fakat gitmemiştim. Ne elde ettiysem oydu, çalışarak almadığım puanla alacağım belgeyle övünemezdim de.
Boş sıralardan birine geçerek çantamı yanımdaki sandalyeye bıraktım, defterimi ve kalemlerimi hızlıca çıkararak yakaladığım yerden not almaya başladım. Ders psikolojiydi yani bölümümün ta kendisi. İlgim çok önce başlamıştı, evde kendimce araştırmalar yaparak roman denemelerim için bilgi topluyor, kendimi geliştiriyordum. Okula geldiğimde konularda yabancılık çekmemiştim. Belki bu bölümü okumasaydım hayatım boyunca pişmanlık yaşayacaktım.
‘’Vizede soracağım tanımlar hakkında konuşmam gerekiyor çünkü her sınav öncesi biliyor gibi davranarak beni kandırıyor kâğıtta dökülüyorsunuz. Birinci tanım, YAVIS kavramı. Açılımını söyleyebilecek olan var mı?’’ diye sordu, Vera Hoca. Adının Şevval olduğunu hatırladığım bir kız aniden söze atıldı.
‘’Psikoterapi için mükemmel hasta demek hocam, her harfin ayrı bir anlamı var. Y, young ‘genç’, A, attractive ‘çekici’, V, verbal ‘konuşkan’, I, insightful ‘bilgili, içgörülü’, S, wealthy ‘varlıklı’ anlamına geliyor.’’
‘’En azından aranızda öğrenen birkaç kişi var.’’ Hoca uyuz bir bakış atarak anlatmaya devam etmek için dudaklarını araladığında başka bir kavram söylemesini bekledim. YAVIS’ı biliyordum fakat henüz deftere yazıyordum ve konuşamamıştım, bunda konuşmayı umuyordum. ‘’Ya da size bunların çıktısını vereyim, şimdi derse devam edelim.’’ dediğinde sanki benim cevaplayacağımı hissettiği için fikir değiştirdiğini düşündüm ve ne kadar şanssız olduğum düşüncesi ile doldum. ‘’Ne yapacağı kestirilemeyen hastalara seçenekler sunmak kimi zaman onları sanrılardan ve halüsinasyonlardan koparır, genel anlamda daha mantıklı olmaya yönlendirir.’’ Kuruyan dudaklarını ıslatarak devam etti: ‘’Pek çok tıbbi aciliyet kendini ilk etapta sadece zihinsel rahatsızlık belirtileriyle gösterir. Bu durum sonradan hareketlere yansır ve bedeni tamamen ele geçirir. Kaygı, hezeyan, psikoz, akıl karışıklığı…’’
Konu o kadar ilgimi çekmişti ki üşümemi unutmuş kollarımı masaya, yüzümü avucuma koyarak hocaya odaklanmıştım.
‘’Depresyondaki veya öfkeli bir insanla vakit geçiriyorsak o insanın zihinsel durumu, empatik olarak bulaşıcıdır. Ve insanlar hastalıklarının kafalarında olduğuna inanmazlar.’’
Son cümle ile olduğum yere çakıldığımı hissettim.
Ders bittiğinde Doğa ile üniversitenin hemen önündeki küçük kafeye geçtim, bir ara önce kahve içmemişim gibi yine içecektim. Kalbim iyi iş çıkarıyordu bunca kafeine. Fındık aromalı seçerek karton bardağı ve üç şeker alarak masaya oturdum. Dizlerimi karnıma çektiğimde sürekli farklı yerlere takılan gözlerim avucumdaki karton kahve bardağından çıkan dumanlara daldı. Bugün Doğa da dalgındı, 3 gün önce Kaya ile aptal bir nedenden tartışmışlardı ve Kaya haklıydı Doğa bunu biliyordu. Her fırsatta barışmak için zaman kolluyordu ama Kaya’nın ona acımasız olacağını da sanmıyordum, tam 5 yıldır birliktelerdi ve aileleri iş yapıyordu. Sol avucumdan masaya bıraktığım renkli, üç şekerin ikisini kahveme attığımda üçüncüye garip bir bakış atarak, iki tanesi yeterli, diye mırıldandım. Kendime bile tahammül edemiyordum, istemiyordum, anlamıyordum, duymuyordum.
Tahta çubuk ile kahvemi karıştırırken bardağın içindeki dalgalanan köpükleri izlemeye başladım. Bir anlığına veya üç dakikalığına… Hatta, uzunca...
Saniyelerce karıştırdım, iyice karışmalıydı. Bir dakika. İki dakika. Hala… Daha hızlı.
‘’Tamam, tamam karıştı.’’ dedi solumdan gelen ses. Daldığım yerden umarsızca başımı kaldırıp ne zaman çattığımı bilmediğim kaşlarımı düzelttim.
‘’Ha?’’ dedim anlarcasına ve sonra sadece kendi duyabileceğim bir tınıda, tamam, diye fısıldadım. Tahta çubuğu masaya öylece bırakıp donmuş ellerimi sıcak bardağıma doladım.
Aylardan kasımdı, sonbaharın ilk haftası.
Liva, sonbahar çiçeği.
GÜNÜMÜZ
Oda soğuktu, terk edilmiş ve eski. Dedektif Pars, gözlüğünü burnunun üzerine iterek küllüğe bakarken yarı sönmüş sigara dikkatini çekti. Alaycı bir gülümseme ile konuştu. "Küllükteki sigara hala sönmemiş sayın savcım, intihar ediyor olsa son nefesi çekmeden etmezdi; lakin bağımlılığı çok yakından öğrenme şansım oldu."
Savcı Füsun, anlam veremediği bir durumun içinde titredi. "Oradan bakıldığında işe yeni başlayan bir asalak gibi mi görünüyorum da zaten görebildiğim ayrıntıları aktarıyorsun?"
Olay yeri inceleme ekibi cinayet mahallindeki delillerle meşgulken bir adam nefes nefese gelerek konuştu: "İntihar etmedi! O çok iyi bir insandı!" dedi elleriyle yüzünü sıyırarak. ‘’Ölmedi o ölmedi. İyi insan o.’’
Pars, kaşlarını çatarak adama dikkat kesildi. "Terlik sıçramış vaziyette fayansın üzerindeydi. Çöpte kanlı peçeteler gördüm, delil karartmak için kullanılmış olmalı." Başkomiserin homurdanması ile atmosfer gerilirken dedektif sakin bir şekilde ekledi: "Hayır bir cinayet işleyeceksen kusursuz olacak, böyle küçük detaydan da yakalanamazsın ya. Ayrıca yıllardır tekrarlanan cinayetlerin katilinin aynı olduğunu düşünüyorsak böylesine bir aptalın olduğunu sanmıyorum. Mademki her sene kusursuz, arkasında delil bırakmadan işleyebiliyor, o zaman çöpteki kanlı peçeteler de neyin nesi? Ya katil farklı ya da bilmediğimiz olaylar dönüyor." Başkomiserin gözleri şaşkın bakışlarla dolu salonu tararken dedektif ufaktan gülerek ekledi: "Şaka yapıyorum ya, şaka da mı yapmayalım?"
Ortam gerildiğinde Füsun, ellerini yumruk yaparak yutkundu. O delicesine nefeslenen yaşlı adam ise anlamsız bakışlar atıyordu, muhtemel mahallenin delisiydi. Komiser Yekta ekledi: "Dün Süreyya Caddesinde yaşanan kazada biliyorsunuz ki kadının öldüğü söyleniyordu, görgü tanıklarından biri otopsi istediğinde kaza olmadığını, kadının vücudunda kurşun bulunduğunu söylüyor."
Pars, komiser ve savcı konuşurken kurbanın sağ el bileğindeki simgeyi gördü. Damarının tam üstünde duran balığı. Dövme değildi, pilot kalemle çizilmiş olmalıydı ki mürekkepleri her yana dağılmıştı. "Ceset otopsiye alınsın. Adliyeye geçiyoruz."
Adliyenin loş koridorlarında cinayet mahallindeki gizemi çözmek üzere karanlık labirente doğru ilerliyorlardı. Dosyalar, soğuk ofisin tozlu raflarındaki saklı sırları anlatıyordu. Pars, boğazını temizleyerek iç çekti. "Bu işte bir tuhaflık var, Füsun. Cinayet mahallindeki detaylar karmaşık, adeta bir sanat eseri gibi işlenmiş. Katil, iz bırakarak oyun mu oynuyor?"
Füsun, dosyayı dikkatlice inceledi. "Belki de bu seferki cinayet diğerlerinden farklı. Katil, sanki bize bir şey anlatmaya çalışıyor gibi; ama ne? Aynı kişi olmasa delil bırakmazdı demiştin, bunu bende düşündüm; fakat o laubali tavrın seni tanımasak çok iyi şüphe çekerdi." Pars, seslice güldü.
‘’Bileğindeki simgeyi görmüş müydün?’’ Füsun, dosyalara dalmıştı. ‘’Ha?’’ diye kaldırdı başını, alıktı.
‘’Balık,’’ Parmaklarını saç diplerinde gezdirdi. ‘’Simgeyi diyorum, Füsun. Kurbanın?’’ Füsun’un gözleri kocaman açıldı.
‘’Şaka yapmıyorsun değil mi?’’ Pars kafasını iki yana salladı. ‘‘İnanmıyorum, yine mi? Tahmin ettiğimiz gibi Pars, katil aynı kişi. 5 yıldır aynı dönemlerde işliyor ve tüm kurbanlarının bileğine balık çiziyor. Takıntılı ruh hastası.’’ Pars bir anlığına soğuk zemine daldı. Artık aynı kişi olduğuna eminlerdi ve bu onun ne düşünmesi gerektiğini iyice karmaşık hale getirmişti.
‘’Peki ya biri suçu, balık çizeceğini bildiği bir katilin üstüne atmak için çiziyorsa? Aynı kişi değillerse. Her ihtimal mevcut. Hedef şaşırtma olabilir.’’ Kapı aniden açıldığında Füsun irkilerek sıçradı. Odaya giren başkomiser, sert bir ifadeyle konuştu:
"Kurbanın ailesi kızın solak olduğunu söylüyor. Cinayet mahallinde de avucuna bırakılan silah sağda, defter ve kalemi ise solunda. Kendisi de solak olduğunu kanıtlıyor. Muhtemel cinayeti işleyen potansiyel katil bundan bihaber.’’
‘’Kurbanın kim olduğu öğrenildi mi başkomiser?’’
‘’Öğrenildi sayın savcım. Maktulün adı Sezen Zeydan. Kendisi 16 yaşında, Anadolu lisesinde okuyor. Çok a-‘’ Lafı bölerek içeri giren kişi savcının yanında çalışan Efsa idi.
‘’Kusura bakmayın bölüyorum ama Sezen’in ailesi ve arkadaşları kapıda ısrarla görüşmek istiyorlar.’’ Füsun ve başkomiser onaylaşarak Pars’a baktılar. Hep birlikte odadan çıkıp savcının odasına geçtiler. Füsun masasına oturduğunda komiser kapıda bekliyordu. Pars ise savcının masasının yanındaki pencerenin kenarında ayakta dikilmekteydi. Füsun, Efsa’ya seslendi:
‘’İçeri alabilirsin.’’ Kısa süre sonra uzaktan gelen baş ağrıtıcı ses biraz azaldı ve içeriye henüz kırklarında görünen kadın ve adam girdi. Bunlar Sezen’in anne babası olmalıydı. Hali vakti yerinde insanlar gibi görünüyorlardı. Kadının kestane tonunda saçları vardı ve beline doğru uzanan bu saçlar uzun, dümdüzdü. Üzerinde üstüne oturan beyaz bir bluz ve altında turkuaza çalan kalem eteği vardı. Adam onun aksine şık değildi ki muhtemelen çalıştıkları yere göre giyinmişlerdi. Adamın üzeri toz toprak doluydu ve saçları tozdan bembeyaz görünüyordu. ‘’Hoş geldiniz, buyurun.’’ dedi Füsun. ‘’Öncelikle başınız sağ olsun.’’
O ana kadar zor tuttuğu yaşlar gözlerinden birer birer damladı bu çiftin. Kadın, dudaklarından kaçan hıçkırığı tutamayarak konuştu. ‘’Size yalvarıyorum, savcım. Ne olur bulun katili. Benim çocuğumun düşmanı olmaz bir şey bilmez. Daha küçücüktü yavrum, kim ne istedi.’’ Savcı dudaklarını ıslatarak saçını kulağının ardına itti.
‘’Size birkaç soru sormam gerekiyor. Eğer iyiyseniz şimdi başlayalım mı?’’ Çift başını sallayarak elinin tersiyle ıslak yanaklarını siliyordu. ‘’Kızınız yakın zamanda biriyle kavga etti mi, bildiğiniz bir şeyler oldu mu?’’
‘’Hayır.’’
‘’Hayır, benim kızım hiç kavgacı biri değildir savcım.’’ dedi annesi.
‘’Peki, son zamanlarda Sezen'in sıkça zaman geçirdiği biri var mıydı? Bir ilişkisi, tanıdığı biri hakkında bize yardımcı olacak herhangi bir bilgi var mı?’’
Anne ve baba birbirlerine baktılar, kadın konuştu: "Kızımız arkadaşlarıyla iyi anlaşan biriydi. Son zamanlarda bir değişiklik fark ettik mi? Hayır.’’
Başkomiser, "Sezen sosyal medya hesapları veya cep telefonu konusunda size bir şeyler söyledi mi? Belki oradan bir ipucu bulabiliriz." dedi.
Babasını burnunu çekti. "Sezen, sosyal medyayı aktif kullanmazdı. Sadece arkadaşları ve akrabalarıyla iletişimde olurdu.’’
Başkomiser, "Teşekkür ederiz. Böylesine acılı bir günde bize zaman ayırabildiğiniz için minnettarız. Soruşturmayı sürdüreceğiz ve size herhangi bir gelişme olduğunda bilgi vereceğiz." diye bitirdi.
Füsun Savcı, çiftin yanına oturdu, "Sezen'in kaybolmasıyla ilgili elimizden gelenin en iyisini yapacağız. Size düşen, beklemeye devam etmek. Herhangi bir bilgi veya endişe durumunda bize ulaşın." diye ekledi.
‘’Teşekkür ederiz savcım.’’ Çift başlarını salladı ve odadan sessizce ayrıldı. Geriye kalan ekip, birçok soru işaretiyle doluydu.
‘’Komiser, siz arkadaşlarını tek tek sorguya alın. Hiçbir ipucunu kaçırmayın. Acil bir şey olduğunda haber verin.’’ dedi Füsun. Pars kendi kendine gülüyordu.
‘’Tamamdır savcım. İyi akşamlar.’’ Başkomiser odadan çıktığında Füsun kaşlarını çatarak Pars’a döndü.
‘’Hayırdır Pars, biz ter akıtırken sen neye gülüyorsun?’’ diye sert çıktı. Saçlarını yukarıda sıkıca toparladı ve bileğindeki mor lastik toka ile bağladı.
‘’Hiç, eve mi geçiyorsun?’’
‘’Belli değil, birlikte çalışmayı teklif edeceksen müsait değilim.’’ Çantasını alarak kapıya ilerledi ve kulpu çevirerek ekledi: ‘’Odamdan hemen çıkarsan iyi olur.’’ Ardından sertçe çekerek çıktı. Beyni ona rahatlaması gerektiğini söylüyordu. Eğer birkaç yudum dahi içmezse kendine gelemezdi ve işine kendini veremezdi. Pars ile ayrılalı 3 yıl olmuştu, kocaman 3 yıl; ama o kadar burnunun dibindeydi ki içi soğusa da her gün dirilebiliyordu, bir küçük harekete.
Taksiye atlayarak en yakın pub’a girdi. Sevmediği nadir parçalar vardı ve tam olarak şu an onlardan biri çalıyordu. Right where you left me. Sandalyeye geçerek bir şişe bira istedi ve telefonun güç tuşuna basarak saate baktı, 19.28. Alnına saplanan ağrı ile telefonu cebine sokuşturdu ve avucunu alnına dayayarak gelen şişeden koca bir yudum aldı.
Şarkı sona erdiğinde hoparlörün gıcırdayan sesi mekândan ziyade beyninde yankılanıyordu, düşünmeyi bırakmıştı. Gözlerinde dışa vuramadığı öfkenin burukluğu oluşmuştu. Elindeki şişeyi kırmak istercesine sıkışı parmak uçlarını çoktan sarılaştırmıştı da o genzine kadar çıkan kusma isteğini bastırabiliyordu. ''You left me no choice but to stay here forever.''
Sahi, gözlerinde ya? Gözler.
Bir yudum daha aldığında içeri giren dörtlü arkadaş grubunu gördü, ne kadar gösterişli olduklarını ve artlarında bıraktıkları ağır kokuya yüzünü buruşturdu. O parfüm kullanmıyordu ve tek malzemesi kiler kutularının içinde kaybolan tek bir rujuydu. Pars’ın sevdiği. Sevmiş gibi yaptığı.
Pub’ın çetelesini tutmuyordu; lakin bu dört kadından birini her gidişinde orada gördüğünden emindi. Upuzun, kahve bukleler beline uzanıyordu ve iri gözleri yine aynı tondaydı. Üzerinde beyaz bir gömlek ve onun üstünde dizlerinin üstüne uzanan siyah straplez bir mini elbise vücudunu sarıyordu. İnce, uzun tırnaklarında koyu kırmızı oje o kadar narin duruyordu ki erkek olsaydı, hoşuna gidebilecek bir kadın, olduğunu düşündü. Yine daha koyu bir tondaki ruju dudaklarını çevrelemişti. Arkadaşlarıyla hemen yan masada kahkahalarla gülüyordu. Diğer üç kadın ise sarışındı ama boya olduğu bunca uzaklıktan belliydi. Hepsi aynı firmadan çıkmış bir ürünmüşçesine beyaz bir crop ve kot pantolon giymişti. Sıradanlardı. Kendisi de sarışındı, acaba bende mi onlar gibi görünüyorumdur dışarıdan, diye düşünmeden edemedi. O çakma sarışın değildi. Umarım değilimdir, diye geçirdi içinden. Onlara bakmayı kesip önüne döndü. Telefonu çalıyordu.
‘’Efendim İdil.’’
‘’Savcım, rahatsız ediyorum ama herhangi bir gelişme olduğunda bilmek istemiştiniz.’’ İdil karşısındaymış gibi başını salladı ve birasını içerek yutkundu.
‘’Hayır, etmiyorsun, ne oldu?’’
‘’Sigaradaki sıvı kurbanın tükürüğüyle uyuşmuyor, fikrimi soracak olursanız katile ait olabilir. Olayın üstünden çok geçmemiş olmalıydı ki siz içeride başkomiserim ile konuşurken yan odada bir çay bardağı bulmuştuk, dışı hala sıcaktı. Banyodaki paspasla da kanları temizlemeye çalışmış olmalı ki kan izine rastladık.’’ Füsun dişlerini sıktı.
‘’Şerefsiz, keyif sigarası eşliğinde çayını içmiş.’’
‘’Ben de öyle düşündüm savcım, araştırmalara devam ediyoruz. Sizi tekrar rahatsız edebiliriz.’’
‘’Tabii İdilciğim, iyi görevler.’’
Kısa süre içinde Füsun, alkolün etkisiyle gevşemiş halde düşüncelere daldı. Uykusu da geliyordu ama karnı açtı. Yemek yemeden içtiği için kendi kendine söyleniyordu; çünkü ne zaman alkol alsa midesinin rahatsızlığını on tane hapla zor atlatıyordu. Evde ağrı kesicinin bittiğini de düşünürken biri koluna dokundu.
‘’Pardon, yanınıza oturabilir miyim acaba? Malum mekân çok dolu. Boşaldığı an beni başka yere alacaklardır görevli buraya yönlendirdi.’’ Bu Füsun’un az evvel incelediği güzel kadındı. Arkadaşları nereye gitmişti?
Füsun, nazik bir gülümsemeyle, "Tabii ki oturabilirsiniz." dedi.
Kadın masaya oturduktan sonra konuşmaya başladı: "Tek başınasınız sanırım, bazen iyi geliyor, değil mi?’’ Tırnakları ile bardağına vuruyordu, muhtemelen tıkır tıkır sesler geliyordu fakat çalan şarkıdan hiçbiri duyulmuyordu.
"Evet, bazen güzel olabiliyor. Ne zamandır buradasın?"
"Yaklaşık bir saat kadar. Arkadaşlarımlaydım ama gitmek zorunda kaldılar."
"İyi ki geldiniz, sohbet etmek iyi geldi." Kadın gülerek çantasından bir toka çıkarttı ve kıvırcık tutamlarını eliyle düzelterek saçını döndürmeye başladı.
‘’Sanırım zor bir gün geçirdiniz.’’ Füsun biranın etkisiyle artık daha güler yüzlüydü. Sırıttı ve şişenin dibini gördü. Barmen’e el ederek yeni bir bira istediğini söyledi. Artık yeni fıçı birasını da serin serin yudumluyordu.
‘’Hem de ne gün. Hala bitmedi gibi hissediyorum.’’ Kadın saçlarını bağladığında Füsun’a otuz iki diş gülümsüyordu.
‘’Özel olmazsa mesleğinizi sorabilir miyim?’’
‘’Savcıyım ben.’’ dedi Füsun elini uzatarak. Kadın ile el sıkıştıklarında, ‘’Memnun oldum sayın savcım, ben de mühendisim.’’ Bir shot daha attı. Füsun mutlu görünüyordu; ama öğürme hissi ile doldu taştı.
‘’Midem çok kötü oldu. Biraz tuvalete gitmeliyim belki de.’’
‘’Aslında gördüğüm kadarıyla iki şişe bitirdin, ekstra bir rahatsızlığın mı var?’’
‘’Ah, yok hayır. Bugün canice katledilen bir ceset gördüm. Sanırım onun etkisi var, mesleğim gereği genel olarak dayanıklıyımdır fakat bugün ki beni çok etkiledi. Nadiren olabiliyor, düzelirim.’’
‘’Of, hadi ya. Çok üzüldüm şimdi, genç miydi?’’ Füsun karnını tutarak gözlerini kıstı.
‘’Liseli.’’ Kadın aniden kahkaha atmaya başladığında Füsun neler olduğunu anlamadı.
‘’Pardon,’’ dedi. ‘’Bir çocuğun ölümüne mi gülüyorsunuz siz?’’ Sinirlenmişti. Komik olan neydi.
‘’Evet, aptal! O küçüğün beynine sıkan bendim.’’

