İçeriğe geç

Mavi sandalye

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Mavi sandalye

Bölüm 1

O gün

O geceden sonra zamanın akışı değişmiş gibiydi. Sanki saatler ilerlemiyor, dünya dönmüyor, hayat bütün karmaşasını dışarıda bırakıp yalnızca onun nefes alışverişinin ritmine uyuyordu. Sessizlik bile onun yanında başka bir anlam kazanıyordu.

Bir sigara yaktı. Duman ağır ağır yükselirken o, başını hafifçe geriye yaslayıp tavana baktı. Bakışlarında anlatılması güç bir huzur vardı; sanki yıllardır aradığı limana sonunda ulaşmış, bütün savaşlarını geride bırakmış bir adamın dinginliği… Sigarasından aldığı her nefes, dünyadaki hiçbir telaşın artık ona dokunamayacağını söylüyor gibiydi. O an onu izlemekten başka hiçbir şey yapmak istemedim. Çünkü bazen insan sevdiği kişiyi sadece izleyerek bile mutlu olabiliyormuş. Gözlerimi ondan ayıramıyor, yüzündeki en küçük ifadeyi bile ezberlemek istiyordum.

Sonra yeniden bana döndü. Kollarını üzerime sardığında bütün dünya küçücük bir yere dönüştü. O kolların arasında korkularım sustu, geçmişim sustu, gelecek kaygılarım sustu. Kendimi ilk kez gerçekten ait hissettiğim yer orasıydı. Güven dedikleri şeyin bir duygu değil, bir insan olabileceğini onunla öğrendim. Başımı göğsüne yasladığım her an, kalbinin ritmi bana “Buradasın, güvendesin.” diyordu.

Ona her dokunduğumda içimde tarif edemediğim bir sıcaklık yayılıyordu. Her öpücük, yalnızca dudakların buluşması değildi; sanki ruhlarımız birbirine biraz daha yaklaşmanın yolunu buluyordu. O anlarda zamanın durmasını istedim. Dünyanın geri kalanını unutacak kadar derin bir huzur vardı içimde. Hayatın bütün karmaşası, bütün gürültüsü, bütün telaşı onun bir gülümsemesiyle anlamını yitiriyordu.

Bazen düşündüm de… İnsan gerçekten sevdiğinde mekânların hiçbir önemi kalmıyormuş. İster denizi gören, geniş pencereli, lüks bir otelin bembeyaz çarşaflarla kaplı yatağında olalım, ister rutubet kokan, eski zamanlardan kalmış gıcırdayan demir bir yatağın üzerinde… Hiçbiri önemli değildi. Çünkü bulunduğum yer değil, yanında olduğum insan mutluluğumu belirliyordu. Onun yanı, bana dünyanın en güzel manzarasından bile daha değerli geliyordu. Cennet nasıl bir yerse bilmiyorum ama onun yanında geçirdiğim her dakika bana cennetten ödünç alınmış bir gün gibi hissettiriyordu.

Bütün günün yorgunluğunu omuzlarında taşıyarak eve geldiği zamanlar olurdu. Elleri çalışmaktan yorulmuş, gözlerinde uykusuzluğun izleri olurdu belki; ama yine de bana baktığında içtenlikle gülümsemeyi başarırdı. İşte o gülümseme… Dünyanın en pahalı ilacından bile daha güçlüydü benim için. İçimde ne kadar yorgunluk, ne kadar kırgınlık varsa bir anda dağılıp giderdi. İnsan bazen tek bir gülümsemenin bütün karanlığını aydınlatabileceğini onun sayesinde öğreniyor.

Onun yanında sessizlik bile konuşuyordu. Aynı odada hiçbir şey söylemeden saatlerce oturabilirdik. Çünkü sevgimiz kelimelere ihtiyaç duymayacak kadar derindi. Bazen sadece parmaklarımız birbirine dokunurdu; o küçücük temas bile bana uzun cümlelerden daha çok şey anlatırdı. Sevginin en güzel hâli belki de buydu: Birbirini değiştirmeye çalışmadan, sadece varlığıyla huzur verebilmek.

O gecenin en acı tarafı vedalaşmak değildi. Asıl acı olan, birlikte geçirdiğimiz her dakikanın gözlerimin önünde usul usul eriyip gitmesiydi.

Telefonun ekranını durmadan kontrol ediyor, her baktığımda biraz daha canım sıkılıyordu. İçimden zamanı durduracak bir yol arıyordum. Bir mucize olsun, sabah hiç olmasın istiyordum. O odanın içinde, onun nefesini duyabildiğim yerde birkaç saat daha kalabilmek için neler vermezdim…

Ama hayat, âşık olan insanlara ayrıcalık tanımıyordu.

Henüz aynı evde yaşamıyorduk. Aynı yastığa her gece baş koyabileceğimiz günler henüz gelmemişti. O yüzden ne kadar istemesek de birbirimize sarıldığımız yerden kalkmak zorundaydık. Ertesi gün ikimizin de işi vardı. Hayat sadece birbirimizi sevmekten ibaret değildi; faturalar vardı, sorumluluklar vardı, sabahın erken saatlerinde çalacak alarmlar vardı. Aşk, zamanı durdurmuyordu. Sadece geçen zamanı daha kıymetli hâle getiriyordu.

İsteksizce doğrulduk.

Üzerimize dağılmış kıyafetleri toplarken göz göze geldiğimiz her an ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk sanırım: “Biraz daha kalsak ne olurdu?”

Sessizce giyindik. Konuşacak çok şeyimiz vardı ama hiçbirimiz konuşmadık. Çünkü bazen kelimeler, vedayı daha gerçek yapıyordu.

O da benim gibi sessizdi.

Sonra her zamanki gibi küçük bir iş bölümü yaptık. Ben yatağı toplarken o mutfağa gidip bardakları kaldırdı. Masanın üzerindeki küçük dağınıklığı topladı. Ben çantamı hazırlarken o anahtarı aldı. Birlikte toparladığımız o oda, sanki biraz önce yaşadığımız mutluluğun izlerini saklıyordu. Keşke o duvarların dili olsaydı da bizi anlatabilseydi.

Arabaya bindiğimizde yine aynı sessizlik vardı.

Camdan dışarı bakıyordum. Sokak lambaları birer birer geride kalırken, içimde tarif edemediğim bir boşluk büyüyordu. Eve yaklaştıkça ayrılık birkaç kilometre daha kısalıyor, kalbim biraz daha ağırlaşıyordu.

Arabayı evimin önünde durdurdu.

Kontağı kapattı ama hemen inmeme izin vermezdi. Bana döndü, hafifçe gülümsedi. O gülümsemeyi dünyanın neresinde görsem tanırdım.

“Unuttuğun bir şey var mı?” diye sordu.

Bu soruyu her seferinde sorardı.

Her seferinde de içimden aynı cevap geçerdi.

Kalbim…

Çünkü gerçekten öyle hissediyordum. Arabadan her indiğimde sanki kalbimin bir parçası onun yanında kalıyor, ben yalnızca bedenimi eve götürüyordum.

Bazen bunu sadece içimde söylerdim.

Bazen de dayanamayıp ona bakarak gülümserdim.

“Kalbim…”

Önce gülerdi. Sonra başını iki yana sallayıp bana öyle bir bakardı ki, o bakışın içinde şefkat de vardı, sevgi de, biraz utangaçlık da… Sanki cevabı en başından beri biliyordu da yine de her defasında duymak hoşuna gidiyordu.

Arabanın kapısını açıp dışarı çıktığımda birkaç adım yürür, sonra mutlaka dönüp bir kez daha bakardım.

O ise ben apartmanın kapısından girene kadar beklerdi.

Ben de bilirdim…

Arkamı döndüğüm o son anda bile gözleri hâlâ benim üzerimde olurdu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.