Mihrimah, yirmi dokuz yaşında, derin düşüncelere dalmayı seven, içine kapanık bir kadındı. Gözleri, sanki gökyüzündeki yıldızları yansıtan bir parıltıya sahipti. Onun dünyası, sıradan bir insanın hayatından çok uzaktı; çünkü gözlerini her kapadığında bilinmeyen bir evrene doğru yolculuğa çıkıyordu. Her gece gördüğü karanlık ve tuhaf rüyaların ardından irkilerek uyanıyor, yüzü soğuk terlerle kaplanıyor, kalbi ise göğsünden çıkacakmış gibi çarpıyordu.
Rüyalarında kendisini kadim bir tarikatın ortasında buluyor, kim olduğu tam olarak anlaşılamayan karanlık bir figürden kaçıyordu. Bu adamın gözleri, dibini görmek mümkün olmayan bir kuyu kadar karanlıktı. O bakışlarda hem insanın içine işleyen bir boşluk hem de Mihrimah'a dair açıklayamadığı bir tanıdıklık hissi vardı.
Bir sabah uyandığında, bu rüyaların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmaya karar verdi. Arkadaşlarıyla her zaman mesafeli bir ilişkisi olmuştu. Yine de Elif'in ona destek olacağını biliyordu. İkisi, Arkeoloji Üniversitesi'nde tanışmış ve o günden beri birbirlerinden hiç kopmamışlardı.
Yine bir kâbustan, yatağından sıçrayarak uyandı. Nefes nefese kalmış, soğuk terler dökmüş ve yorgunluktan bitkin düşmüştü. Komodinin üzerinde duran sürahiye uzandı. Elleri titreyerek bir bardak su doldurdu ve güçlükle içebildi. Ardından iki elini, sanki yerinden çıkacakmış gibi çarpan kalbinin üzerine koydu. Başını yatağının yanındaki alarm saatine çevirdi. Saat tam 04.04'ü gösteriyordu. Birkaç yudum daha su içtikten sonra yeniden uykuya daldı.
Sabah olur olmaz, hiç aksatmadığı işi için hazırlanıp evden ayrıldı. Müzedeki günü her zamanki gibi sakin ve huzurlu başlamıştı. İncelediği kil tabletten çözdüğü sembolleri dikkatlice not defterine geçiriyordu. Tableti çözmeye her zamankinden daha fazla yaklaştığını hissederken, bir anda kulakları sağır eden siren sesleri yankılandı. Bu, müzede yalnızca acil durumlarda çalan alarmdı.
Ne olduğunu anlamak için önce elindeki tableti güvenli yerine dikkatlice bıraktı, ardından hızla ana salona yöneldi.
Karşılaştığı manzara karşısında olduğu yerde donup kaldı.
Müzedeki insanların büyük bir kısmı yere yığılmıştı. Yakınları panik içinde ağlıyor, onları uyandırmaya çalışıyordu. Mihrimah, soğukkanlılığını koruyarak hemen ambulansı aradı. Bir kez... İki kez... Üç kez...
Fakat hat sürekli meşguldü. Ambulansa ulaşmak imkânsızdı.
Yere yığılan insanların bazılarının vücutları buz gibi soğumuş, tenleri adeta mermer kadar sertleşmişti. Henüz beş dakika önce huzur ve sessizlikle dolu olan müze, şimdi acı dolu çığlıkların, feryatların ve paniğin yankılandığı korkunç bir kâbusa dönüşmüştü.