''Boğuluyormuşsun gibi hissetmek için suya ihtiyacın yoktur, değil mi?!!
Karanlık, rutubet kokan bir bodrum katında gözlerini açan küçük kız , başını döndüren bir acı hissiyle uyandı. Etrafındaki loş ışık altında çevresini inceleyerek panikle çevresine baktı. Burası onun mavi bulutlarla kaplı odası değildi. Buradaki duvarla nem ve kanla kaplıydı.
Ama küçük kız duvardaki kurumuş sıvının kan olduğunu bile anlamadı. Ona göre orayı kırmızı boyayla boyamışlardı ya da belki de annesinin bahçedeki vişneleri toplayıp onun için yaptığı vişne suyu sıçramıştı duvarlara
Küçük kız yavaşça ayağa kalktı.
Burası neresiydi?
Temkinli adımlarla ilerlemeye başladı. Bodrumun hemen sonunda bir kapı vardı. Küçük kız bu sefer kapıya doğru koştu. Kan ve rutubet kokusu onu rahatsız ediyordu. Her adımında uykusundan uyanan tozlar ise hapşırmasına neden oluyordu.
Eski olduğu oldukça belli olan boyası solmuş kahverengi kapının koluna uzanmaya çalıştı. Parmak ucunda yükseldi ve kapı kolunu kavradı. Nedensizce eli titremeye başladı.
Kapı kolunu aşağıya indirdi.
Kapıyı açtığında gördüğü manzara ise küçücük kalbine sarmaşıkların dolanmasına ve onu boğmasına neden oldu. Ama küçük kız ağlayamıyordu. Küçücük bedeni titremeye başladı. Bu manzara o kadar dehşet vericiydi ki küçük kız bu acıya daha fazla dayanamadı ve yere çöktü.
Annesi ve babasının her yerine vişne suyu dökülmüştü.
Küçük kız kahkaha atmaya başladı
Olamazdı.
Küçük kız gülmekten nefes nefese ayağa kalktı ve titreyen bacaklarına rağmen annesinin yanına gitti.
Annesini ve babasını banyo yaptırması gerekiyordu değil mi?
Yoksa vişne suyu her yere bulaşırdı değil mi?
Ama çoktan bulaşmıştı.
Küçük kız annesinin saçını kokladı. Annesi gibi kokmuyordu. Kan kokuyordu.
Küçük kız öksürmeye başladı. Eğer annesi hasta olduğunu düşünürse kalkardı değil mi?
Annesi ona dayanamazdı ki.
Ama kalkmadı.
Küçük kız bu sefer de minik adımlarla babasının yanına gitti ve kendini birden yere attı. Babası onu her zaman kaldırırdı.
Kaldırmadı.
Küçük kızın boğazı düğümlendi. Kalbine sanki sıcak bir demir iz bırakmıştı. Acıyla gözündeki zehirli sıvıyı akıtmaya başladı. Annesi ve babası ölmüştü. Küçük kız bunu kabullenmenin verdiği zorlukla daha fazla ağlamaya başladı. Göğsündeki cam kırıkları göğüs kafesini parçaladı ve kalbine girdi. Kalbindeki zehirli sarmaşık ise küçük kıza dikenlerini batırıyordu.
Vişne suyu değildi. Kandı.
O gece küçük kızın kanı ve ölümü öğrendiği ilk gündü. Annesi gibi olan kızıl saçlarına kan bulaşmıştı. Küçük kız o güne kadar kendi saçının kırmızı olduğunu zannediyordu. Ama annesinin kızıl alevi andıran saçlarında kanın bıraktığı izi gördüğü an anlamıştı.
Annesinin saçı kırmızı değildi.
Küçük kız bir daha annesinin yemeklerini tadamadı, saçını koklayamadı, doya doya öpemedi.
Babası ile bir daha oyun oynayamadı, okula gidemedi ve yaramazlık yapamadı.
Ama annesi ve babası ona söz vermişlerdi.
Lunaparka gideceklerdi.
Küçük kız o gece bir şey daha öğrendi.
Anne ve babalar sözlerini tutmazdı.
Burası neresi miydi?
Burası küçük kızın ruhunun can verdiği yerdi. Ruhlar ölebilir miydi? Hem de en acı şekilde.
Burası küçük kızın dünyasının paramparça olduğu yerdi
.
Burası küçük kızın kanı ve ölümü öğrendiği yerdi.
Burası küçük ama içinde atılamayan çığlıklar, zehirli göz yaşları ve saf acının bulunduğu bir cehennemdi.
Kızıl bir cehennem.
