.... Yağmur
... yağmur
..ve yağmur.
"İki haftadır aralıksız devam ediyor ve artık can sıkıcı olmaya başladı. O çok sevdiğim botlarımı da giyemiyorum çünkü beyazlar ve çamur olmalarını istemiyorum. Ahh ne trajik başka derdim yokmuş gibi botlarımı düşünüyorum.
Peki derdim nemi? Tabiki babaannem!
Ah o kadın nasıl hala 100 yaşında olupta ölmez.
Evet evet bende insan olmadığını biliyorum Lusi -okurlara Lusi dicem ama karakterin derdini yandığı kişi bir kedi. Umarım anlamışsınızdır- tam bir hortlak ve çok konuşuyor ama sevimlide değil diyemem,kimin çılgın babaannesi yeni çıkan rap şarkıları sabah sabah komşusunu çıldırtmak için dinler tabikide benim!! Oley. Yaşasın."
Ben hazırlığımı bitirirken Lusi yatakta kabarık tüyleri ile oturmuş bana boş gözlerle bakıyordu -hep öyle bakar-
"Neyse okula gitmem gerek" diyip tam çıkacakken;
"Ha buarada babaannem sana mama kabını doldurmuştur Lus acıktığında yersin bilgine. Görüşürüz." Diyerek Lusi yi arkamda bırakıp evden çıktım.
Babaannemle beraber yaşıyorum çoğu zaman beni delirtsede o yaşlı bunak herşeyim,Lusi den sonra tabii. Dağ başında bir evde yaşıyorduk ve sık olmasada tek tük ağaçların arasındaki bir patikayı takip ederek kasabaya inip merkezdeki okula gidiyordum. Yaklaşık bi 20dakika falan sürüyordü. Tabi bu süre zarfında Chloe bana kafayı yedirtiyordu.
Simsiyah saçları ve koyu lacivert gözleri, yüzüne dağınık bir şekilde serpiştirilmiş gibi duran çilleri Onu her ne kadar ciddi biri gibi gösterse de ciddilikle uzaktan yakından alakası bile yoktur.
Geçen sene kasaba'da yapılan festivalde uçurtmaları UFO sandığı için uzaylılara kafayı takmıştı durumdaydı. Bu da yetmiyormuş gibi saçma sapan rüyalarını her sabah bana anlatırdı.
Solucanlarla bir derdi olacak ki bugün rüyasında bir solucanın onu yediğini görmüş.
Ama yine de Chloe'yi seviyordum her ne kadar saçma fantezileri olsa da.
Çok geçmeden okulun kapısında bizi bekleyen Melodi'yi gördük. Kumral saçları her zamanki gibi iki yandan örülmüş kahkülleri alnına düşmüştü. Onun da görüş alanına girdiğimizde bize el salladı.
Melodi her zaman dışarıdan çok utangaç biriymiş gibi gözükür.
Aslında gerçekten utangaçtır sadece ortama alıştığında -ve ortamı da sevdiyse tabii- işte o zaman hapı yuttuk. Ahlak sınırlarını aşabilecek reddeye gelir ve her ne kadar yaptığı şakalar komik olsa da çizmeyi fazlasıyla aşar.
Bu yüzden ona pek yüz vermem. Kısacası çabuk cıvıtır.
Çok geçmeden üçümüz beraber sınıfa çıktık. Bayan Margaret'ın söylediğine göre bugün okula yeni biri gelecekti.
Büyük ihtimal hepiniz bunun yakışıklı bir erkek olduğunu ve dönem sonunda birbirimize aşık olacağımızı falan düşünmeye başlamışsınızdır bile. Nede olsa çoğu kitapta böyle olur.
Çocuk ciddidir kız ise deli doludur ve birbirlerinin eksiklerini tamamlarlar dönem sonunda da sevgili olurlar. Haklıyım öyle değil mi? hep böyle olmuyormu?
Hayallerinizi suya düşürmek istemezdim ama gelen kişi bir kız üstelik hasta bir kız. Hastalığını henüz bilmiyordum ama gelince öğreneceğim nede olsa.
Bir müddet Daniel'a katlandıktan sonra nihayet bayan Margaret sınıfa girdi.
Daniel her ne kadar yakışıklı ve bu kasabanın soylu ailelerinden birinin çocuğu olsa da tam bir aptaldı ciddi anlamda bir aptaldı. Ve sürekli benimle uğraşıyor olmasından bıkmıştım.
Üstelik Bunu benden hoşlandığı için yapmıyor Arnie'yi kıskandırmak için yapıyor. Üstelik bu durum Arnie'nin umurunda bile değil. Ama maalesef kendisi bunu göremeyecek kadar kör
Bayan Margaret'tan sonra içeriye bembeyaz biri girdi. Kelimenin tam anlamıyla beyazdı sadece saçları hafif soğuk bir kızıllığa sahipti,gözleri yeşil ve kirpikleri de beyazdı. Biçimli bir yüzü vardı ve burnu hafif kavisliydi ama yinede güzeldi. Yüzünün bazı noktalarında benler varken boynunda aya benzer dövmesi vardı.
Ve ayrıca....
Albino. Tanrım albino hastasıydı...