Göz kapaklarımın kapanmasına saniyeler kala odama giren kız ile yataktaki oturuşumu düzelttim.
Kız utangaç bir şekilde ellerini önünde birleştirip kafasını eğdi ve konuşmaya başladı;
"Bayan İsabella, babanız Henry Bey sizi yemek salonunda beklemekte..." dedi sesini zar zor duyabileceğim bir şekilde.
Gülümseyerek "Tamam Elise, ama sana daha önce söylemiştim. Lütfen bana bayan yada hanım gibi ifadeler kullanma. Böyle kasıntı şeyleri hiç sevmiyorum."
Elise başını sallayarak odadan çıkınca kıyafet dolabımın önüne geçtim. Kapakları açıp elbiselerime göz gezdirdim ve bana en yakışan renk olan mavi renkte bir elbiseyi elime aldım.
Üstümdeki geceliğimi çıkartıp katlayarak yatağın üstüne koyduktan sonra elbiseyi askısından çıkardım ve üstüme geçirdim. Elbisenin üstümdeki harika duruşu beni tatmin ederken odamdaki telefonun çalışıyla gidip telefonu açtım. Kulaklarıma dolan ses karşısında şaşkına dönmüştüm. Arayan kişi lisede okuldan ayrıldığından beri görmediğim Edgar'dı.
"İsabel, orada mısın?"
"Ha? Evet, buradayım."
"Nasılsın?" diye sordu nazik bir ses tonuyla.
"İyiyim. Sen nasılsın?"
"Bende iyiyim. Uzun zamandır görüşmüyoruz..."
"Evet..."
"Özledin mi beni?"
Bu sorusuna karşı sessiz kalınca düşündüm, bu çocukla arkadaş bile değildik. Beni neden aramıştı ki yıllar sonra?
"Anladım... Bende seni özledim. Aslında başka bir şey için aramıştım ben seni."
"Ne için?"
"Bu pazar doğum günüm var, lisedeki herkesi çağırıyorum. Eski anıları yâd ederiz diye. Saat akşam dokuzda, saat kulesinin oradaki La Notte'da. Müsaitsen gelir misin?"
"Oh... Tabii müsaidim, gelirim."
"Teşekkür ederim İsabel, çok mutlu oldum. İyi günler."
"İyi günler."
Telefonu kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra saçımdaki topuzu açarak saçlarımı salık bıraktım. Uzun sarı saçlarım belime kadar geliyordu.
Odamdan çıkarak merdivenin basamaklarından eteğimi tutarak iniyordum. Aşağı kata ulaştığımda kulağıma dolan melodi içimi sakinleştiriyordu adeta. Hemen yemek salonuna gittim ve kimlerin olduğuna baktım.
Uzun masanın ucunda babam oturuyordu, bir çaprazında annem, diğer çaprazındaysa abim vardı. Annemin yanındaysa küçük kız kardeşim oturuyordu. Abimin yanındaysa yengem. Uzun zaman sonra hepimiz birlikteydik...
Babam işlerden dolayı sürekli başka ülkelere giderdi. Yengem 8 aylık hamileydi ve bu süreçte ailesinin yanında olmak istediği için abimle birlikte yaklaşık 2 aydır Fransa'daydı.
Kız kardeşim Lavinia'nın yanına otururken "Beklettiğim için özür dilerim." dedim.
Yengem ve annem gülümseyerek karşılık vermişti. Abim bir tepki vermemişti ancak babam sinirli gözüküyordu. Hiç uğraşmak istemediğim için sessizce hizmetçilerin tabağıma koyduğu yemeği yemeye başladım.
Tabağımdaki bifteği ve haşlanmış kuşkonmazı bitirdikten sonra doymuştum. Uzanıp kadehimdeki şarabı yudumlamaya başladım. Ve tam o sırada babam söze daldı.
"Biliyorsunuz ki ortağı olduğum Cara Holding yakın bir zamanda tüm Avrupa'ya açıldı. Bunun için pazar günü saat 23:30'da bir kutlama balosu var."
"Baba, benim o güne başka bir programım var..." diye fısıldadım.
"İptal et o zaman!" diye bağırdı babam ellerini masaya vurarak.
Karşı çıkamıyordum. Elimden bir şey gelmiyordu. Babam sinir hastasının tekiydi ve kimse ona bir şey diyemiyordu. Özelliklede annem. 28 yıldır bu adama nasıl katlanıyordu hiçbir fikrim yoktu.
Bakışlarımı babamdan çekerek tabağıma çevirdiğimde babam masadan kalktı ve tam köprü kapıdan çıkarken dönerek "Hepiniz orada olacaksınız." dedi.
Herkes başını salladıktan sonra babam odadan çıktı ve derin bir oh çektim. Yengemin suratındaki değişik ifadeyi görünce endişelenmiştim, aynı zamanda karnını tutuyordu, sonuçta bebek her an doğabilirdi.
"Yenge, iyi misin?" dememin üzerine abim hemen yengemle ilgilenmeye başladı.
Yengem Alice... Tam bir ikon. Bana asla bana bir görümce gibi davranmadı. Hep arkadaş gibiydik.
Yengemin kendine gelmesi üzerine abim annemden izin isteyerek Alice ile birlikte odalarına geçtiler.
Masada sadece annem, ben ve Lavinia kalmıştık. Annem bana dönerek konuşmaya başladı:
"Pazar günü o baloya gel İsabel. Önemli bir program."
Annemi başımla onaylamıştım ama içimdeki siniri söndüremiyordum. Böyle bir hayat yaşamaktan bıkmıştım. Asla istediğim gibi bir hayat yaşayamayacaktım... Benim hayalimde sıcak bir hava veren küçük bir apartman dairesinde sakin bir hayat yaşamak varken yaşadığım şey asla samimi olmayan, 5 katlı bir malikâneydi. Üstüne bir de annem ve babamda bu evdeydi. Dışarıdan bakınca asla baskıcı demeyeceğiniz ama içten içe insanı yaşamdan soğutan bir aile.
Aile bile denilebilir miydi bilmiyorum...
Herkes masadan kalktıktan sonra odama geri geçtim. Kitaplığımın önüne geçerek rastgele bir kitap aldım.
Budala-Dostoyevski
Sonrasında geçip hemen kitaplığımın yanında olan tekli koltuğuma oturdum.
Kitabı okurken kalbim sıkıştı resmen. Mışkin o kadar saf ki, sayfalarda ilerledikçe sanki o masumiyet biraz da benim içimi yakıyordu. Nastasya’nın olduğu bölümlerde nefesim kesildi, boğazımda düğüm oluştu adeta. Onun yaşadığı her şey bana ağır geldi. Sayfaları çevirmek zor geliyordu, sanki bir şeyleri değiştirebilseydim…
Sonunda kitabı kapattığımda gözlerim dolmuştu ama hemen silmeye çalıştım. O sessizlik odayı kaplamıştı, içimde boşluk vardı. Sanki Mışkin’le birlikte oradaydım ve hiçbir şey yapamıyordum. Gözyaşlarımın ellerime düşmesini engelleyemedim. Bu sadece bir kitap değil, hissettiğim şey bambaşka bir acıydı.
Kitabı geri kitaplığıma koyarken aynı hüzün içimdeydi. Gözlerim diğer kitaplarımda gezinirken iki kitap arasındaki küçük kağıt parçasını fark ettim.
Kaşlarım çatık bir şekilde rafa uzanarak kağıdı çekip çıkarttım. Bu bir kağıt gibi değil, bir mektup gibiydi. Üstünde aslan yüzü olan kırmızı bir mühür bile vardı. Mührü açarak içindeki kağıdı çıkarttım. Kağıt katlıydı ve üstünde İsabella'ya yazıyordu.
Anlamıyordum. Bana mektup geldiyse bile neden kitaplığımda iki kitap arasında sıkıştırılmıştı? Odama kim girmiş olabilirdi?
Kağıdı açıp tüm sayfaya zar zor sığdırılan sıkışık yazıları okumaya başladım.
"Bugün yine çok güzeldiniz meleğim. Şafağın solgun ışığı dahi sizin zarafetinizin önünde sönüp gitti.
Bilmiyorum, Tanrı sizi yaratırken neyden ilham aldı, fakat dünyada size benzer bir suret dahi yok.
Elinizi kaldırışınız, pencereye yaklaşırken başınızı azıcık yana eğişiniz... Hepsi bir dua kadar kutsal, bir günah kadar cezbedici.
Sizi uzaktan seyretmek, insanın kendi yüreğini susturması gibidir. Kalbim, her nabzında isminizi fısıldıyor ve ben, artık sizi görmeden yaşayamamaktan korkuyorum.
Bazen geceleri, odanızda sessizlik yer edinince, nefesinizin yankısını duyar gibiyim. Bir mendilinizin kenarına dokundum dün; ellerinizin bıraktığı sıcaklık hala içimde yanıyor.
Bir gün gözlerinizi bana çevrildiğinde, lütfen öfkelenmeyin. Ben yalnızca size ait olmayan karanlığı geri almak istiyorum. Zira meleğim, siz çoktan bana aitsiniz."