İçeriğe geç

Maskenin Ardında

Bölüm 2 · 12 dk okuma

Maskenin Ardında

Bölüm 2

BÖLÜM 1

"Yüzbaşı Barut, siz kaç yaşındaydınız?"

"30, komutanım. Ama şu an bunun konumuzla ne ilgisi var?"

"Peki siz kaç yaşındasınız, Üsteğmen Ateş?"

"26 yaşındayım, komutanım."

"Aa, öyle mi? Ama buradan bakılınca 11-12 yaşında, birbiriyle hiç anlaşamayan iki çocuk görüyorum nedense."

Ellerini sitem edercesine masaya sert olmayacak biçimde vurdu.

"Yahu, gittiğiniz bir görevden de ortalığı aleve vermeden gelemez misiniz siz?"

Yine başlamıştı Cengiz Albay bizi azarlamaya. Her operasyon dönüşü illa soluğu bu adamın odasında alıyorduk ve her seferinde de bir ton fırça yiyip öyle çıkıyorduk odadan.

Yanımda duran Barut Yüzbaşı sessizliğini koruyordu. Ben ise daha fazla dayanamayıp konuşmaya başladım.

"Komutanım, biliyorum sonuna kadar haklısınız ama ne olursunuz beni bir kere dinleyin. Bakın, inanın bana, bu sefer ben haklıyım."

Başımı çok küçük bir açıyla kaldırıp kısa bir an komutanıma baktım.

"Hem haklı olduğumu bu sefer komutanım da kabul ediyor. Yol boyu sustu. Eğer haksız olsaydım buraya gelene kadar tartışırdı benimle."

Barut Yüzbaşı sessizliğini bozup hemen araya girdi.

"Haklı falan değilsin, Ateş. Operasyon sırasında o kadar çok konuştun ki başım şişti. Sus diye cevap vermedim sana."

Duyduklarımla gözlerimi kocaman açtım.

"Ben mi çok konuşuyorum?"

"Evet."

Hiç de bile çok konuşmuyorum ben. Yani bence öyle. Abartıyor yine, her zamanki gibi Barut Yüzbaşı.

"Hiç de bile çok konuşmuyorum ben. Siz az konuştuğunuz için konuşmalarım size fazla geliyor."

Yönümü hemen Cengiz Albay'a çevirdim.

"Komutanım, gerçekten bu sefer ben haklıyım. Yemin ederim Barut Komutanım haksız olduğunu kabul etmiyor."

Evet, bu sefer ben haklıydım. Gerçi her seferinde haklı olan bendim ama Cengiz Albay hep Barut Yüzbaşı'ya hak verdiği için haksız duruma düşen ben oluyordum.

"Üç tane silahlı teröristin içinde bulunduğu mağaraya emrimi çiğneyip tek başına girdin, Ateş. Bu konuda nasıl haklı olabilirsin acaba?"

Barut Yüzbaşı'nın bu söyledikleriyle Cengiz Albay yanındaki sandalyeye oturdu ve eliyle konuşmama müsaade etti.

"Evet, Ateş. Dinliyorum, bu konunun neresinde haklısın?"

Yönümü Barut Yüzbaşı'dan tamamen Cengiz Albay'a çevirip konuşmaya başladım.

"Komutanım, bakın. Biliyorum, oradan bakılınca çok yanlış bir davranışmış gibi geliyor olabilir ama gerçekten göründüğü gibi değil. Evet, o mağarada üç terörist vardı ama aynı zamanda bir çocuk da vardı. O çocuğu almak için girdim ben oraya."

Susuzluktan ve tartışmaktan kuruyan boğazımın verdiği zorlukla yutkundum.

"Barut Yüzbaşı mağaraya bomba atma emri vermişti. Gönlüm razı gelmedi. O çocuğun orada kalmasına..."

Tam devam edecekken Barut Yüzbaşı araya girdi.

"Evet, içeriye sis bombası atmaları için emir verdim. Bu sayede hem çocuğu kurtaracak hem de teröristleri etkisiz hâle getirecektik. Ama sen her şeyi mahvettin. İçeriye tek başına girerek teröristlerin ikisini elimizden kaçırmamıza neden oldun."

Duyduklarımla şok olmuş bir vaziyette komutanım Barut'a döndüm.

"Sis bombası mı? Ama Mayın başçavuş bana bomba dedi. Sis bombası demedi."

Barut Yüzbaşı bıkkınca aldığı nefesi verdi.

"Ya o çatlak sana eksik bilgi vermiş. Sen neden onun dediğiyle hareket ediyorsun? Bana sorsana ilk önce."

Ah, akılsız kafam. Ben nasıl olur da Emre'nin verdiği eksik bilgiyle girerim o mağaraya? Bu yaptığım akılsız hareket çok şeye mal oldu.

Bu operasyon sandığımızdan da büyük bir operasyondu ve ben o operasyonu mahvettim. İki terörist elimizden kaçtı. Biri elimizdeydi ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

Duyduğum suçluluk duygusuyla kendi düşüncelerime dalmışken Cengiz Albay'ın o soğuk sesini işittim.

"Ne demek iki terörist elimizden kaçtı, Yüzbaşı?"

Bir hışımla oturduğu sandalyeden kalktı ve elini masaya sertçe vurdu. Masaya öyle bir vurdu ki üzerinde bulunan eşyaların titrediğine şahit oldum. Bir an kendimi o masanın yerindeymiş gibi hissettim.

Bu çok kötüydü.

“Ne demek lan iki terörist elimizden kaçtı?”

Albayın sesi odanın içinde yankılandı.

“Ben size onlar ya ölü ya da diri bir şekilde buraya gelecek demedim mi?”

Cengiz Albay’ın gözlerindeki öfke, bulunduğum yerden bile hissediliyordu.

Öyle sert bakıyordu ki…

Bakışlarımı yerden kaldıramadım.

Sonra Barut Komutan’ın sesini duydum.

“Dediniz komutanım.”

Sesi her zamanki gibi sakindi ama altında ağır bir ciddiyet vardı.

“Ama Ateş’in hayatı tehlikedeydi. Kıdemli Çavuş Sis ile Çavuş Duman’ı kaçanların peşinden gönderdim. Çelik ile birlikte Ateş’i ve çocuğu güvenli bölgeye aldık.”

Kısa bir an durdu.

“Kasırga, keskin nişancı tüfeğiyle kaçanlardan birini bacağından vurdu. Diğerini ise omzundan vurduk. Bacağından vurulanı yakaladık ancak diğer ikisinin kaçmasını engelleyemedik.”

Barut Yüzbaşı operasyonun kritik anlarını anlatırken ben hâlâ başımı kaldırmıyordum.

İçimdeki suçluluk duygusu, ağır bir yük gibi üzerime çökmüştü.

“Bade.”

İsmimin duyulmasıyla başımı kaldırdım.

Karşımda Cengiz Albay vardı.

Sesi ayaz kadar soğuk, ateş kadar yakıcıydı.

Gözlerindeki öfke beni ürkütüyordu.

“Çık. Seninle ayrıca konuşacağım.”

O tek cümledeki hayal kırıklığını hissettim.

Bu sefer gerçekten büyük bir hata yapmıştım.

Duruşumu dikleştirdim.

İçime kaçan sesime rağmen konuşmayı başardım.

“Emredersiniz komutanım.”

Odadan çıkarken Barut Komutan’a bakmaya cesaret edemedim bile.

O kadar mahcup hissediyordum ki…

Keşke şu an yer yarılsa da içine girsem diye düşündüm.

Kapıyı arkamdan kapattığım anda içeride yalnızca Cengiz Albay ve Kağan Yüzbaşı kaldı.

Ben ise yönümü karargâhın soğuk ve karanlık koridorlarına çevirdim.

Aklımdaki tek şey öfkeydi.

Adımlarım beni hızla tim odasına götürüyordu.

Merdivenlerden inerken zihnimde tek bir isim vardı.

Emre.

O çatlağa ne yapacağımı düşünüyordum.

İçeri girer girmez hiçbir şey söylemeden yumruğumu yüzüne mi geçirseydim?

Yoksa karşıma alıp hesap mı sorsaydım?

Eğer o adam ağzını açıp bana tam bilgi verseydi…

Bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.

Tim odasının önüne geldiğimde hiç beklemeden kapıyı açtım.

Öyle sert açmıştım ki içeride bulunan herkesin bakışları aynı anda kapıya döndü.

Gözlerim hızla odayı taradı.

Aradığım kişiyi bulmak istiyordum.

O yüzünü dağıtmak istediğim adamı…

“Ateş, ne oluy—”

Çelik Astsubayın sözünü bile duymadım.

Çünkü gözlerim Emre’yi bulmuştu.

Ayaklarım kendiliğinden hareket etti.

Hızlı adımlarla ona doğru yürüdüm.

Emre daha ne olduğunu anlayamadan karşısına dikildim.

Tek kelime etmeden yumruğumu savurdum.

Ortam bir anda değişti.

Emre, yüzünün sağ tarafını tutarken şok içinde bana bakıyordu. Diğerleri de en az onun kadar şaşkındı ama ben öfkeme hâkim olamıyordum.

İkinci bir yumruk için elimi kaldırdığım sırada Murat bileğimden tuttu. Şok içinde yüzüme bakarak,

"Ne yapıyorsun sen? Neden vurdun adama?"

dedi.

Sesi çok telaşlıydı. Bir eliyle beni tutarken diğer eliyle Emre'yi işaret etti.

"Çıkarın Emre'yi buradan, çabuk!"

Bileğimi elinden kurtarmaya çalışıyordum.

"Bırak! Bırak da ağzının yerini değiştireyim şunun. Bırak dedim!"

Çırpınmaya başlayınca Deniz astsubay da beni tutmaya başladı. Solumdan Deniz, sağımdan ise Murat beni sıkıca tutuyordu.

"Bırakın olum! Bırakın da onun o ayarsız, gevşek ağzını yerinden çıkarayım! Murat, bırak! Deniz, sen de bırak! Lan, bırakın!"

Ben burada Deniz ile Murat'ın elinden kurtulmaya çalışırken Selin ve Arda, Emre'yi dışarı çıkarıyorlardı.

Murat beni daha sıkı tutarak,

"Lan, ne oldu? Neden vurdun adama? Kim kızdırdı seni?"

dedi.

Deniz de diğer taraftan konuştu:

"Bade kızım, delirdin mi sen yine? Dursana yerinde!"

İkisinin de elinden kurtulmaya çalışırken,

"İbne eksik bilgi vermeseydi şu an o kaçan iki terörist de elimizdeydi!"

diyebildim.

Gür ve sert bir ses koridoru doldurdu.

“YETER!”

Sesin yankılanmasıyla birlikte Murat ve Deniz, beni tuttukları kollarımdan hemen bıraktılar. İkisi de aynı anda sesin geldiği yöne döndü.

Karşımızda Yüzbaşı Kağan Demir Bozok duruyordu. Timde herkesin bildiği adıyla… Yüzbaşı Barut.

Bakışları önce bana, ardından burnundan kan gelen Emre’ye kaydı. Yüzündeki sert ifade daha da belirginleşti.

“Ne oluyor lan burada? Emre’nin burnu neden kanıyor? Siz burada Bade’yi neden tutuyorsunuz?” dedi. Ardından bakışlarını Murat’a çevirdi. “Murat, bir açıklama yap.”

Murat boğazını temizleyip duruşunu düzeltti. Her zamanki gibi sakin görünmeye çalışsa da yüzündeki gerginlik belli oluyordu.

“Komutanım, konunun tüm detaylarını bilmiyorum. Lakin Bade, Emre’ye yumruk attı. Burnunun kanama sebebi bu. Biz de öfkesine yenilip daha fazla zarar vermesin diye kendisini tutuyorduk.”

Murat konuşurken ben birkaç adım geri çekildim. Hâlâ hızlı atan kalbimi ve düzensizleşen nefesimi kontrol altına almaya çalışıyordum.

Yüzbaşı Barut’un bakışları üzerimdeydi. O an odadaki herkes susmuş, vereceği tepkiyi bekliyordu.

“Çıkın dışarı. Hemen.”

Kaan yüzbaşı başını kaldırıp bana baktı. Ardından o her zamanki buz gibi, soğuk sesiyle konuştu.

“Bade dışındaki herkes dışarı çıksın. Çabuk.”

Odada bulunan askerler tek kelime etmeden kapıya doğru ilerledi. Her biri dışarı çıkarken Kağan Yüzbaşı’nın bakışları üzerimdeydi.

Sanki avını izleyen bir yırtıcı gibiydi. Sessiz, sakin ama her an ne yapacağı belli olmayan bir tehlike hissi yayıyordu.

Tam ağzımı açıp konuşacakken sözümü kesti.

“Bu sefer çok ileri gittin. Emre’ye vurman kabul edilebilir bir şey değil.”

Bunun farkındaydım.

Evet… Çok ileri gitmiştim. Bunu yapmamalıydım.

Kağan Barut bakışlarını üzerimden ayırmadan devam etti.

“Evine git, Ateş. Öfkenden arın ve yarın geri gel.”

Başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri, sesi kadar soğuktu. Sanki gerçekten buradan gidersem her şey düzelecekmiş gibi konuşuyordu.

İtaat etmeyi seçtim.

Zaten başka bir seçeneğim de yoktu. Bu adamdan ne kadar nefret etsem de, bana emir vermesinden ne kadar hoşlanmasam da… Bu sefer yapmam gereken buydu.

Duruşumu düzelttim, başımı hafifçe salladım.

“Emredersiniz komutanım.”

Ardından kapıya doğru ilerledim. Tam kapının koluna uzanmıştım ki arkamdan yine o buz gibi sesi duydum.

“Yarın saat sekizde eğitim katında ol, Üsteğmen Ateş.”

Yüzüne bakmadan, onunki kadar soğuk bir ses tonuyla cevap verdim.

“Emredersiniz komutanım.”

Kapıyı açıp dışarı çıktım.

Tam kapıyı kapatacakken içeriden gelen sesi duydum.

“Tim, içeri.”

Ama bu komut bana değildi.

Benim için verilen emir belliydi.

Eve gidecektim.

Kapıdan uzaklaşırken gözüm Emre’ye takıldı.

Kanayan burnuna, tuttuğu peçeteye rağmen hâlâ dik durmaya çalışıyordu. Onu öyle görünce istemsizce hafifçe tebessüm ettim.

Ama bunu gören olmadı.

Çünkü yüzümün alt kısmını kapatan askeri tip puşi, o küçük gülümsemeyi saklamıştı.

Zaten uzun da sürmedi.

Çünkü onun burnunu kanatan bendim.

Ben.

Nasıl yapardım bunu? Nasıl kıyardım kardeşime?

Belki aramızda kan bağı yoktu ama o benim yine de kardeşimdi. Canımdı.

Ona özür dilemek, gönlünü almak için bir adım attım.

Fakat o an Emre, benden kaçarcasına yönünü değiştirdi.

Olduğum yerde kaldım.

Donup kalmıştım.

Bana hiçbir zaman alınmayan, bana hiç küsmeyen kardeşim… Az önce benden uzaklaşmıştı.

Resmen Emre bana kırılmıştı.

[I]Ya ne yapsaydı? Aptal, hemen sarılmasını mı bekliyordun? Adama yumruk attın.[/I]

[I]Of, sus iç ses. Ne yaptığımın farkındayım.[/I]

Olduğum yerde öylece dururken az önceki hareketini anlamlandırmaya çalışıyordum. Ama ne kadar düşünürsem düşüneyim, içimdeki ağırlık azalmıyordu.

Omzumda hissettiğim dokunuşla başımı çevirdim.

Murat yanımdaydı.

“Gel Ateş, sana otoparka kadar eşlik edeyim.”

Sol eliyle sırtıma hafifçe dokunarak yürümem için bana destek oldu.

Merdivenlere kadar ikimiz de hiçbir şey konuşmadık.

Sessizlik, ikimizin arasında ağır bir şekilde ilerliyordu.

Merdivenlerden aşağı inerken Murat derin bir nefes aldı, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

“Bu konuyu bugün seninle konuşmayacağım, deli kız.”

Kısa bir süre sustu.

“Ama bu, hiç konuşmayacağım anlamına gelmiyor.”

Hiçbir şey söylemedim.

Çünkü biliyordum.

Murat benimle bu konuyu mutlaka konuşacaktı.

“Yarın seninle bu konu hakkında güzelce konuşuruz. Ama şimdi biraz kafa dinlemen lazım, kardeşim. Anlıyorsun beni, değil mi?”

Başımı hafifçe salladım.

“Anladım abi.”

Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki, duyup duymadığından bile emin değildim.

Murat’ın yüzünde babacan bir gülümseme oluştu.

“Emre’yi de dert etme. Evet, kırıldı ama sana uzun süre trip atamaz. Biliyorsun, seni çok sever. Yarın gidersin, özür dilersin. Barışırsınız.”

Onun gülümsemesine karşılık ben sadece buruk bir tebessüm edebildim.

“İnşallah abi.”

Arabamın yanına geldiğimizde Murat bana dönüp başını hafifçe salladı.

“Hadi bakalım deli kız, buradan doğruca evine gidiyorsun. Kafanı dinliyorsun, anlaştık mı?”

“Anlaştık abi.”

Arabanın kapısını açıp içeri bindim. Kapıyı kapattıktan sonra kemerimi taktım ve motoru çalıştırdım.

Tam hareket edecekken Murat arabama yaklaşıp cama iki kez hafifçe vurdu. Camı açtığımda yüzünde o alışık olduğum babacan ama sitemkâr ifade vardı.

“Ula bağa bak fındık burunlu… Arabayi dikkatli kullanaysun. Ben yokken bi yerlere vurup kırmayasun ha, anlaştuk mı?”

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.

“Abi ben çocuk muyum?”

Murat derin bir nefes verdi.

“He uşağum, tam da problem o zaten. Sen çocuk değilsun ama çocuklardan daha fazla başunu belaya sokaysun.”

Bıkkınca iç çekip gözlerimi devirdim.

“Hadi Allah’a emanet komutanım. İyi akşamlar dilerim.”

Murat camdan içeri uzanıp burnumu iki parmağının arasına alarak hafifçe sıktı ve bıraktı.

“Sen de Allah’a emanet ol fınduğum. Hayde dikkat edesun kendine ha.”

İstemeden de olsa gülümsedim.

Ardından arabayı park alanından çıkarıp karargâhın çıkışına doğru sürdüm.

Karargahtan çıktıktan sonra evin yolunu tuttum. Bir elim direksiyondayken diğer elimle müzik arıyordum. Sabit kaldığım radyo kanalında çalan şarkının sesini biraz açtım.

Sessizce müziği dinlerken şarkı bitti ve sunucu reklamlara girdi. Yeni bir kanal aramak için frekansları değiştirirken bir magazin programına denk geldim.

İki elimi direksiyonda birleştirip konuşmaları dinlemeye başladım.

“Sayın dinleyicilerimiz, şimdi de moda dünyasının en gizemli isimlerinden biri olan Veyra’dan bahsedelim. Yüzünü bugüne kadar hiç göstermeyen ünlü tasarımcı, geçtiğimiz günlerde yeni koleksiyonunun hazırlıklarına başladığını duyurdu.”

“Ah, Veyra mı? Geçtiğimiz ayki tasarımı oldukça konuşulmuştu. Bu yeni koleksiyonunun da en az onun kadar ses getireceğini düşünüyorum.”

“Ben de öyle düşünüyorum. Veyra, her çalışmasıyla insanları şaşırtmayı başaran bir tasarımcı. Tasarımları kadar kendisi de büyük merak uyandırıyor.”

“Kesinlikle. O gizemli maskesi, gri gözleri ve sade ama etkileyici tarzıyla birçok insanın dikkatini çekmeyi başarıyor.”

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

“Vay be…”

Demek Veyra böyle biriydi.

İnsanları kendine hayran bıraktığına göre fazlasıyla dikkat çekici biri olmalıydı.

Bir elimle radyoyu değiştirip başka bir kanala geçtim. Açtığım kanalda sevdiğim bir şarkı çalıyordu.

İstemeden dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu. Şarkıya eşlik etmeye başladım.

Bir süre sadece müziğin içinde kayboldum.

Ne Emre’nin kırgın bakışları, ne Kağan’ın soğuk sesi, ne de günün ağırlığı…

Hiçbiri o an kadar üzerime gelmiyordu.

Sadece yol vardı.

Ve ben, eve doğru ilerliyordum.

Eve vardığımda ilk yaptığım şey duş almak oldu.

Üzerimdeki günün ağırlığını, yaşananları ve bütün o karmaşayı biraz olsun üzerimden atmak istiyordum.

Ardından yemek yedim.

Tabii ki dışarıdan söylemiştim. Eğer yoğun trafiğe yakalanmasaydım ve eve daha erken gelebilseydim yemeğimi kendim yapardım. Ama hayat, her zaman istediğimiz gibi ilerlemiyordu.

Bazen planlarımızı, bazen de bizi yarı yolda bırakıyordu.

Salondaki L koltuğa uzanmış, televizyondan haberleri izliyordum.

Haberlerde yine aynı isim vardı.

Veyra.

Şaşırmamıştım.

Her zaman olduğu gibi insanlar ondan, tasarımlarından ve gizeminden bahsediyordu.

Ama bilmedikleri bir şey vardı.

Veyra’nın istediği şey kendisinin konuşulması değildi.

İstediği şey, tasarımlarının değer görmesiydi.

Fakat sanırım yine istediği gibi olmamıştı.

Koltuktan kalkıp balkona doğru yürüdüm.

Aslında sadece biraz hava almak istemiştim.

Ama içimdeki ses buna izin vermedi.

Çünkü önümde duran kapının ardında başka bir hayat vardı.

Üsteğmen Bade Yalın’dan tamamen farklı bir hayat…

Yönümü kapıya çevirdim.

Derin bir nefes aldım.

Elimi kapı koluna uzattım.

Ve açtım.

İçeri girdiğim anda bambaşka bir dünyaya adım attım.

Duvarlara asılmış çizimler…

Yerlere dağılmış küçük kumaş parçaları…

Masanın üzerinde duran kalemler, makaslar, iğneler ve iplikler…

Kullanılmış, buruşturulmuş taslak kâğıtları…

Ve cansız mankenlerin üzerinde hayat bulan tamamlanmış tasarımlar…

Burası bir oda değildi.

Burası benim diğer hayatımdı.

Mankenlerden birinin üzerinde henüz tamamlanmamış bir çalışma duruyordu.

Ama aklımda tek bir soru vardı.

Burası kimin odasıydı?

Bu çalışmalar kime aitti?

Masadaki kâğıtların altında neden “Veyra’s” yazıyordu?

Soruların içinde kaybolmadan çalışma masasının yanına gittim.

Çekmeceyi açıp içeriden telefonu çıkardım.

Telefon kapalıydı.

Güç tuşuna basılı tutup açılmasını bekledim.

Ekran açıldığı anda bildirimler peş peşe düşmeye başladı.

Mesajlar…

Cevapsız aramalar…

Yeni bildirimler…

Aralarından biri dikkatimi çekti.

Instagram’dan gelen mesajdı.

Kim olduğunu görünce hiç şaşırmadım.

Kael Arven.

Veyra’nın rakip tasarımcılarından biri.

Mesajlarını açtım.

[B]Kael Arven[/B]

“Demek yeni koleksiyonun için çalışmalara başladın, Veyra.”

“Eminim yine mükemmel tasarımlar çıkarırsın ortaya.”

“Ama senin adına üzgünüm. Çünkü bu ay benim tasarımlarımla yarışacaksın ve bu sefer hiç şansın yok.”

Ekrana baktım ve istemsizce küçük bir gülümseme oluştu.

Cevap yazdım.

[B]Veyra[/B]

“Ah Kael… Sana kaç kere söyleyeceğim, seni rakibim olarak görmüyorum.”

“Git dengine göre birilerine bulaş.”

Telefonu kapatıp masanın üzerine bıraktım.

Sonra tekrar odaya baktım.

Duvarlara…

Tasarımlara…

Yarım kalmış hayallere…

Maskenin ardındaki hayata…

Ve kendime tek bir soru sordum.

Ben kimdim?

Üsteğmen Bade Yalın mı?

Yoksa…

Dünyaca ünlü, yüzünü kimsenin görmediği moda tasarımcısı Veyra mı?

Ve evet… İlk bölümümüzün sonuna gelmiş bulunmaktayız. ✒️

Şimdi sıra sizlerde…

İlk bölümü nasıl buldunuz?

Olay akışı sizce nasıldı? Bade’nin yaşadığı çatışmalar, tim içindeki dinamikler ve Veyra’nın gizemli dünyası sizde nasıl bir etki bıraktı?

Peki ya sizce…

Veyra ve Üsteğmen Bade Yalın nasıl bir ikili? İki farklı hayat, tek bir insan… Sizce bu dengeyi nasıl sağlayacak?

Yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum. 🤍✒️

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.