İçeriğe geç

MAREŞA’NIN OYUNU

Bölüm 3 · 7 dk okuma

MAREŞA’NIN OYUNU

Bölüm 3

SİS SOKAĞI VE GEÇMİŞİN SAYFALARI

Toz ve sis bulutu sokağın üzerinde yavaşça dağılırken, tam karşımda patlamadan hiç etkilenmemiş gibi duran, ahşap çerçeveli, loş ışıklı bir dükkanın kapısı kendiliğinden aralandı. Başımı kaldırıp tabelasına baktım: Koleksiyoncu. Vitrini tavanlara kadar uzanan sararmış devasa ansiklopedilerle, eski dünya haritalarıyla, kadife kutular içine dizilmiş nadide pullarla ve parşömen kağıtlarıyla doluydu. Dışarıda kalıp sisin içinde kaybolamazdım. Tek açık yere, Koleksiyoncu dükkanına doğru adım attım. İçeri girdiğim an arkamdaki kapı klik sesiyle kapandı. Saniyeler önce dışarıdaki o cehennem gibi patlamadan sonra, dükkanın içi mezar gibi sessizdi. Havada yoğun bir eski kitap, mürekkep ve kurumuş kağıt kokusu vardı. Loş ışık, tozlu rafların arasında dans eden zerreleri aydınlatıyordu. Tam ortadaki masanın üzerinde, açık duran devasa bir deri ciltli kitap ve kitabın hemen yanında, Mareşa’nın o çok sevdiği kırmızı kadife notlardan üçüncüsü duruyordu. Masaya yaklaştım, titreyen ellerimle notu açtım: "Zamana karşı yarışı kazandın Piyon, ama zihnin hala geçmişin sayfalarında sıkışıp kalmış durumda. Şimdi önündeki bu dükkan, sana aradığın tüm cevapların kapısını aralayacak. Tabii doğru satırları okumayı becerebilirsen..."Notu bırakıp yanındaki o devasa kitaba baktım. Kitabın sayfalarında hiçbir tarihi olay yazmıyordu. Sayfalar tamamen benim hayatımla ilgiliydi. 9. sınıftaki biyoloji performans ödevim için hazırladığım hücre modellerine dair tuttuğum notlar, öğretmenime doğum günü hediyesi olarak çizdiğim o satranç temalı matematik tablosunun taslakları, hatta en son yazdığım "Mareşa'nın Oyunu" hikayesinin orijinal el yazmaları bile buradaydı. Mareşa benimle ilgili her şeyi, en küçük ayrıntısına kadar bu dükkanda toplamıştı. Kitabın son sayfasını çevirdiğimde ise, sayfanın ortasında kare şeklinde bir boşluk oyulduğunu gördüm. O boşluğun içinde, üzerinde antik bir mühür olan eski bir mektup zarfı duruyordu. Zarfın üzerinde "Alara'ya, Mareşa'dan" yazıyordu. Titreyen parmaklarımla zarfın üzerindeki antik mühre dokundum. Tam ortasında gümüş bir maske kabartması vardı. Zarfı dikkatlice yırtıp açtım. İçinden Mareşa’nın tüm sırlarını döktüğü bir itiraf mektubu bekliyordum ama yanılmıştım. Mareşa benimle oynamaya devam ediyordu. Zarfın içinden sadece eski bir gazete küpürü ve üzerinde garip bir sembol olan gümüş bir pul çıktı. Gazete küpürünü masanın üzerindeki loş ışığa doğru yaklaştırdım. Yıllar öncesine ait bir haberdi bu. Sayfanın ortasında, dükkanın dışındaki o sisli sokağın siyah beyaz bir fotoğrafı vardı. Haberin başlığı ise kanımı dondurdu: "Büyük Koleksiyoncu Yangını: Gizemli Dükkanda Çıkan Yangında Tek Bir İz Bile Kalmadı."Haber her şeyin kül olduğunu söylüyordu ama ben şu an tam da o dükkanın içindeydim. Nasıl olabiliyordu bu? Tam o sırada, elimdeki gümüş pulun üzerindeki sembol dikkatimi çekti. Bu sembol, dükkanın en arkasında, devasa ansiklopedilerin arkasına gizlenmiş döküm demirden bir kasa kapağının üzerindeki işlemeyle birebir aynıydı. Mareşa buradaki tüm kitapları ve pulları, o kasanın şifresini çözmem için birer ipucu olarak bırakmıştı. Duvardaki eski saat gece yarısını vururken, dükkanın derinliklerinden gelen bir fısıltı sessizliği böldü. Arka odalardan birinde bir hareketlilik vardı... Arkadan gelen o tekinsiz fısıltıyı duyduğumda duraksadım ama arkama dönmedim. Mareşa’nın beni böyle ucuz ses oyunlarıyla korkutup dikkatimi dağıtmak istediğini biliyordum. "Sadece bir faredir," diye mırıldandım kendi kendime. "Ya da eski dükkanın duvarlarındaki rüzgar fısıltısı..."Gözlerimi elimdeki gazete küpürüne ve gümüş pula diktim. Kırmızı kadife notta ne yazıyordu? "Zamanı durduran satırları bul." Koleksiyoncu dükkanındaki binlerce kitabın arasında doğru satırı bulmak imkansız gibiydi ama gazete küpüründeki o başlık bana bir ipucu veriyordu: "Büyük Koleksiyoncu Yangını."Hızla raflara doğru ilerledim. Tarih ve yerel arşiv kitaplarının olduğu bölüme geldim. Tozlu raflarda parmaklarımı gezdirirken, o ses yeniden duyuldu. Bu sefer sadece bir fısıltı değildi; eski ahşap zemin tahtalarının gıcırtısı ve birinin dükkanın içinde ağır adımlarla yürüdüğü o tekinsiz ses dükkanda yankılandı. Ses giderek güçleniyordu, sanki her adımda bana biraz daha yaklaşıyordu. Kalbimin ritmi hızlansa da rafları aramaya devam ettim. "Şifreyi bulmadan buradan gidemem," diye düşündüm. Sonunda aradığım şeyi buldum: Üzerinde gazetedeki tarihin aynısı yazan, kalın, deri ciltli bir arşiv günlüğü. Günlüğü çekip aldığımda içinden küçük bir parşömen kağıdı düştü. Üzerinde döküm demir kasanın şifresi olabilecek yan yana dizilmiş altı haneli bir sayı vardı: 1-9-0-5-1-2. Tam o sırada, arkamdaki o yürüyüş sesi tam ensemde bitti. Dükkanın içindeki hava bir anda buz kesti ve o fısıltı, hemen kulağımın arkasından net bir şekilde yükseldi: Aradığın şey sayfalarda değil Piyon…Arkanda."Artık bunu görmezden gelmem imkansızdı. Elimdeki şifre kağıdını sıkıca kavradım. "Şifreyi nasıl olsa buldum, şimdi bu sesin ne olduğunu çözme vakti," diyerek derin bir nefes aldım ve cesaretimi toplayıp yavaşça sese doğru, dükkanın o karanlık arka odasına doğru yürümeye başladım. Rafların bittiği yerde, ağır bir kadife perdenin ardındaki loş odaya adım attığımda gördüğüm şey karşısında donakaldım. Odanın tam ortasında, tavandan sarkan tek bir çıplak ampulün sallandığı yerde ahşap bir sandalye duruyordu. Ve o sandalyede, kolları ve ayakları kalın halatlarla sıkı sıkıya bağlanmış, ağzı siyah bir bantla kapatılmış bir kız oturuyordu. Üzerinde benimkine benzer okul kıyafetleri vardı. Saçları yüzüne dökülmüştü ve korkudan delice çarpan göğsü hızla inip kalkıyordu. Beni gördüğü anda gözleri fal taşı gibi açıldı; bağlarından kurtulmak için çırpınmaya, boğuk sesler çıkarmaya çalıştı. Duvarda yankılanan o fısıltı sesleri, meğer onun bant arkasından çıkardığı çaresiz çığlıklarmış! "Şşşt, sakin ol," diye fısıldayarak hızla yanına koştum. Cebimdeki şifre kağıdını unutup tamamen kıza odaklanmıştım. "Sana zarar vermeyeceğim. Kimsin sen? Mareşa seni buraya neden kapattı?"Kızın ağzındaki bandı tek bir hamlede hızla çekip çıkardım. Kız acıyla derin bir nefes aldı, gözlerinden yaşlar süzülürken titreyen bir sesle haykırdı: "Alara, hemen arkana bak! O bir fare ya da rüzgar değil!"Tam o sırada, arkamdaki kadife perdenin hızla kapandığını duydum ve odanın kapısı üzerimize kilitlendi. Tavandaki ampul çılgın gibi sallanmaya başladı... Kızın çığlığı odada yankılanırken, sandalyenin hemen arkasından gelen o mekanik ve soğuk tık-tok sesini duydum. Tren vagonundaki ve yeraltı tünelindeki o ölümcül sayaçların sesini nerede olsa tanırdım. Hızla sandalyenin arkasına geçtim. Kızın sırtının tam hizasında, ahşaba gömülmüş dijital bir ekran ve hemen altında altı haneli, döner disklerden oluşan metal bir kilit mekanizması vardı. Ekrandaki kırmızı rakamlar acımasızca geriye saymaya başlamıştı bile: 00:45... 00:44... "Bu ne?" diye bağırdı kız, korkudan ağlayarak çırpınırken. "Alara, arkamda ne var? Kurtar beni!""Sakin ol, kıpırdama!" dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Seni buradan çıkaracağım."Gözlerim ekrandaki süreden, cebimden aceleyle çıkardığım o parşömen kağıdına kaydı. Arşiv günlüğünün içinden düşen o altı hane: 1-9-0-5-1-2. Mareşa her şeyi birbirine bağlamıştı. Kasa için sandığım şifre, aslında bu kızın üzerindeki düzeneği durduracak tek şeydi. Eğer o fısıltıyı fare zannedip dükkanda vakit kaybetseydim, bu şifreyi asla bulamayacaktım. Son 00:30 saniye...Parmaklarım metal disklerin üzerine gitti. İlk diski hızla çevirdim: 1. Hemen yanındakini kaydırdım: 9. Kızın nefes alışverişleri odadaki çılgın gibi sallanan ampulün gölgesinde hızlanıyordu. Üçüncü ve dördüncü diskleri ayarladım: 0 ve 5. "Alara, acele et! Halatların içinden bir şeyler çekiliyor, canım acıyor!" diye haykırdı kız. Haklıydı, sayaç azaldıkça halatları geren mekanik bir motor devreye girmişti ve kızı sandalyeye daha da sıkı fısıllıyordu. Son 00:10 saniye... Ellerim ter içindeydi, diskler parmaklarımın arasından kayıyordu. Son iki haneyi yan yana getirdim: 1 ve 2. Şifre tamamlanmıştı: 1-9-0-5-1-2. Mekanizmanın üzerindeki kırmızı onay butonuna bütün gücümle bastım! Son 00:02... KLİK. Dijital ekran yeşile döndü ve saniyeler tam 00:01 saniyede donakaldı. Kızın arkasındaki o gerilme sesi durdu, halatları tutan mekanik kilitler büyük bir gürültüyle iki yana açıldı. Halatlar gevşeyip yere yığılırken kız hıçkırarak öne doğru kapaklandı. Onu hemen omuzlarından tutup doğrulttum. Tam o sırada, odanın kilitlenen ağır kapısı yavaşça geriye doğru açıldı. Ama dışarıdaki Koleksiyoncu dükkanından bu sefer Mareşa'nın sesi değil, çok daha tuhaf bir ses yükseldi... "Geldiler..." diye fısıldadı sandalyedeki kız, gözlerinde beliren büyük bir korkuyla. Kadife perdenin arkasından odanın içine sızan loş ışıkta, yüzlerindeki o soğuk gümüş maskeleri parıldayan dört piyon asker belirdi. Ellerindeki coplarla ve sert adımlarla üzerimize doğru yürüyorlardı. Bizi bu odadan canlı çıkarmamaya kararlıydılar. "Arkamda kal ve sakın kıpırdama!" dedim kıza doğru. Tren vagonundaki ve antikacıdaki o korku dalgası yerini tamamen saf bir hayatta kalma öfkesine bırakmıştı. İlk iki piyon aynı anda üzerime doğru atıldı. Soldaki asker copunu kafama doğru savurduğunda hızla eğildim, bacaklarının arasına doğru sert bir tekme atıp dengesini bozdum. O sersemlemişken, vücudumu hızla döndürüp o artık imzam haline gelen sert dirsek refleksimi kullandım ve dirseğimi tam çenesine patlattım! Adam boylu boyunca yere serildi. Sağdaki piyon üzerime kapandığında, yerdeki ahşap sandalyenin bacağını tekmemle kırıp hızla elime aldım ve adamın gümüş maskesinin tam ortasına savurdum. ÇAAAT! Maske çatlayıp yere düşerken asker acıyla geriye doğru savruldu. Kalan son iki piyon beni köşeye sıkıştırmak için birlikte çullandı. Biri kollarımı arkadan yakalayıp sabitlemeye çalışırken, diğeri copunu kaldırdı. Tam o saniyede tüm gücümle kendimi geri fırlatıp arkamdaki piyonun göğsüne yüklendim, dükkanın duvarından destek alarak havaya sıçradım ve karşımdaki askerin göğsüne çift tekme attıktan sonra arkamdakini de üzerimden silkip yere fırlattım. Dördü de darmadağın olmuştu. "Yol temiz, hadi!" dedim sandalyeden yeni kurtulan kızın elini tutarak. Yerde acı içinde kıvranan gümüş maskeli piyonların üzerinden atlayıp o karanlık arka odadan fırladık. Koleksiyoncu dükkanının devasa kitap raflarının arasından hızla geçerek ana kapıya ulaştık. Kapıyı bütün gücümüzle itip kendimizi dışarıya, o sisli ve barut kokulu Sis Sokağı'nın soğuk havasına bıraktık. Arkamızda dükkanın kapısı büyük bir gürültüyle kapandı. Sokak hala ıssız ve karanlıktı ama artık yalnız değildim. Yanımda Mareşa'nın oyunundan tek başıma kurtardığım o gizemli kız vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.