Gözlerimi açtığımda yüzüme vuran şey, tren kabininin soğuk metali değil, nemli ve yoğun bir sisti. Hızla doğruldum, kalbim hala o trenin durma anındaki gibi delice çarpıyordu. Üzerimi kontrol ettim; kıyafetlerim tamamen kuruydu, dirseğim attığım o sert darbe yüzünden hafifçe sızlıyordu ama cebimdeki telefonum ve üzerinde "001" yazan o paslı tren bileti sapasağlam yerindeydi. Etrafıma bakındım. Burası ne o eski saatçi dükkanıydı ne de bildiğim bir sokak. Tamamen sessizliğe gömülmüş, iki tarafında yüksek duvarların yükseldiği, üzeri Arnavut kaldırımlarıyla kaplı dar, çıkmaz bir sokaktaydım. Gökyüzü gri bir sis perdesiyle kaplıydı ve havada tuhaf bir eski kağıt ve mum kokusu vardı. sokağın başı ve sonu yoğun bir sis duvarıyla kaplı olduğu için geriye dönüş yoktu. Tam o sırada sokağın ortasındaki eski, demir bir sokak lambası cızırdayarak yandı. Lambanın tam altında, sarı loş bir ışığın aydınlattığı tek bir dükkan duruyordu antikacı dükkanı Vitrininde eski madalyonlar, üzeri örtülmüş tozlu aynalar ve kırık dökük kuklalar vardı. Kapıya doğru yaklaştığımda, ahşap kapının pirinç koluna tutturulmuş, kenarları altın yaldızlı işlemelerle süslü, dokunduğumda parmaklarımı ürperten kırmızı kadife bir not buldum. Notu açtığımda, Mareşa’nın o keskin, zarif el yazısı ve dükkanındaki o tanıdık parfüm kokusu yüzüme çarptı: “Geçmişin yalanlarını görmek istiyorsan içeri gir, Piyon Ama unutma, aynalardaki gölgelere asla güvenilmez."Başka hiçbir çarem olmadığını bilerek kapıya doğru yürüdüm. Pirinç kapı kolunu kavrayıp hafifçe ittim. Kapı, menteşelerinden yükselen acı bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı ve dükkanın içindeki o loş, kasvetli karanlık beni içeri davet etti. Adımımı atar atmaz arkamdaki kapı büyük bir gürültüyle kendiliğinden kapandı ve kilitlendi. İçerisi devasa bir labirent gibiydi. Tavanlara kadar uzanan ahşap raflarda eski saatler, kurumuş doldurulmuş hayvanlar ve garip antikalar sergileniyordu. Dükkanın tam ortasında, üzeri kırmızı bir örtüyle kapatılmış devasa, boy aynası şeklinde bir nesne duruyordu. Tam o aynaya doğru yaklaşacaktım ki, dükkanın derinliklerinden gelen bir kurmalı saat sesi sessizliği bıçak gibi böldü. Bir değil, onlarca saat aynı anda geriye doğru saymaya başlamıştı. Ve tam o sırada, o kırmızı örtülü dev aynanın arkasından gümüş maskeli bir piyonun gölgesi belirdi... O geriye doğru işleyen saatlerin çıkardığı sinir bozucu sesler dükkanın içinde yankılanırken, masadaki köstekli saate ya da aynanın üzerindeki örtüye elimi bile sürmedim. Mareşa'nın beni böyle ucuz numaralarla oyalamasına izin vermeyecektim. "Yeter artık bu oyunlar!" diye mırıldandım. Gözlerimi o devasa aynanın arkasından süzülen gölgeye diktim. Gölge bana doğru yaklaştıkça, elimi hiç fark ettirmeden arkama götürdüm ve antikacı tezgahının üzerinde duran ağır, demir bir şamdanı kavradım. Tren vagonunda piyonu dirseğimle nasıl alt ettiysem, bunu da öyle halledecektim. Gölge tam aynanın kenarından sıyrılıp gümüş maskesiyle üstüme doğru atılacakken, sola doğru çevik bir hamle yaptım. Adrenalinin verdiği güçle elimdeki ağır demir şamdanı piyonun tam diz kapağına doğru savurdum! ÇAAAT! Darbenin şiddetiyle piyonun bacağından mekanik bir kırılma sesi yükseldi ve dengesini kaybederek büyük bir gürültüyle yere kapaklandı. Maskesi dükkanın tozlu zemininde sürüklenirken, piyon yerdeki ahşap bir kapağın üzerine düşmüştü. Tam o sırada, adamın ağırlığıyla yerdeki ahşap kapak çatırdadı ve aşağıya doğru açıldı. Burası dükkanın gizli bodrum katına ya da gizli bir geçide açılan bir yer altı kapağıydı! Piyonun cebinden yere düşen gümüş anahtar, tam o kapağın aralığına sıkışıp kalmıştı. Yukarıdaki saatlerin geriye sayımı hızlanırken, bu kapak aşağıya, sokağın altındaki bambaşka bir yere açılıyor gibi görünüyordu. Saatlerin o kulak tırmalayan tık-tok sesleri tavanı delecek gibi hızlanırken hiç düşünmedim. Yerdeki kapağın aralığına sıkışmış gümüş anahtarı tek bir hamlede kapıp cebime attım ve kendimi o karanlık boşluktan aşağı bıraktım. GÜÜÜM! Arkamdan ahşap kapak sertçe kapandı ve yukarıdaki saatlerin sesi bıçak gibi kesildi. Bir anda etrafımı zifiri bir karanlık ve yoğun bir rutubet kokusu sardı. Ayaklarım ıslak, taş bir zemine basmıştı. Cebimden hemen sağlam kalan iPhone'umu çıkardım ve fenerini açtım. Işığın hüzmesi karanlığı deldiğinde, burasının eski tuğlalarla örülmüş, ucu bucağı görünmeyen karanlık bir yeraltı tüneli olduğunu gördüm. Duvarlardan sızan su damlaları yerde küçük göletler oluşturuyordu. Tam önümde, tünelin tavanına asılmış eski ve paslı boruların arasından sapsarı, titrek bir ışık veren tek bir ampul sallanıyordu. İlerlemeye başladım. Adımlarımın taş zeminde çıkardığı yankı, tünelin derinliklerinde kayboluyordu. Yaklaşık elli metre yürümüştüm ki, tünel ani bir virajla ikiye ayrıldı. Işığı duvarlara tuttuğumda, Mareşa'nın bu tüneli de boş bırakmadığını anladım. Tam yol ayrımının ortasındaki taş duvara kazınmış devasa bir labirent haritası duruyordu. Haritanın hemen altında, az önce piyonun cebinden aldığım o gümüş anahtarın tam oturacağı büyüklükte, döküm demirden bir kilit yuvası vardı. Ve duvarda yine o tanıdık el yazısı kazınmıştı: "Anahtar yolu açar, ama doğru yol zihninde gizlidir. Labirentin sonu, başladığın yerin tam altıdır."Gümüş anahtarı duvardaki döküm demir yuvaya sokup hızla çevirdim. Duvardan derin bir dişli çark sesi yükseldi ve soldaki geniş tünelin ağır taş kapısı yavaşça yana doğru kayarak açıldı. Hiç vakit kaybetmeden geniş tünelden içeri adım attım. Burası diğer yola göre çok daha ferahtı, duvarları düzgün kesme taşlarla örülmüştü ama içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. iPhone'umun fenerini önüme doğru tutarak yürümeye başladım. Adımlarım taş zeminde tekinsizce yankılanıyordu. Yaklaşık beş dakika yürüdükten sonra tünel aniden devasa, dairesel bir odaya açıldı. Fenerin ışığını odanın duvarlarında gezdirdiğimde nefesim kesildi. Haritadaki o "karanlık sembol", burasıydı! Odanın tam ortasında, tavandan sarkan tek bir loş ışığın altında devasa bir satranç masasıduruyordu. Ama bu normal bir satranç değildi; masanın üzerindeki tüm taşlar saf mermerden oyulmuştu ve piyonların hepsi o trende ve antikacıda karşıma çıkan gümüş maskeli figürlerin minyatür birer kopyasıydı! Masanın tam üzerinde, tavandan sarkan zincire bağlanmış ikinci bir kırmızı kadife notsallanıyordu. Adımlarımı masaya doğru yönelttim, zincire uzanıp o kadife notu çekip aldım. Notu açtığımda Mareşa'nın o keskin el yazısı yine karşımdaydı: "Buraya kadar gelmen etkileyici Piyon Ama unutma, büyük bir oyuncu sadece piyonları devirmez, şahı mat etmek için doğru feda hamlesini de bilir. Önündeki tahtada oyun yarım kaldı. Siyah şahı tek bir hamlede mat et, yoksa bu oda senin mezarın olur."Başımı kaldırıp tahtaya baktım. Gerçekten de oyunun tam ortasında bırakılmış bir satranç düzeni vardı. Benim tarafımdaki taşlar beyazdı. Karşı taraftaki siyah şah ise köşeye sıkışmış durumdaydı ama etrafı korumalarla doluydu. Tahtanın hemen yanında dijital bir geri sayım sayacı belirdi: 01:00... 00:59... bir süre sonra Son 00:30... 00:29... Zaman hızla akarken mermer taşların üzerinde gözlerimi gezdirdim. Mareşa'nın nottaki sözleri zihnimde yankılanıyordu: "Doğru feda hamlesini de bilir."Sıradan bir hamle beni bu odadan çıkarmazdı, o benden büyük bir risk almamı istiyordu. Gözüm tahtadaki en güçlü, en görkemli taşım olan beyaz vezire kaydı. Eğer onu feda edersem, siyah şahın tüm savunma hattı darmadağın olacaktı. Ama eğer yanılıyorsam, bu odada sıkışıp kalacaktım. "Oyununu senin kurallarına göre oynayacağım Mareşa," diye fısıldadım. Elim uzandı, mermer beyaz veziri kavradım ve onu siyah kalenin tam önüne, adeta bir intihar hamlesi gibi yerleştirdim. TAK! Veziri bıraktığım anda, odanın tavanındaki mekanik dişlilerden derin bir gıcırtı yükseldi. Satranç tahtası kendi kendine hareket etmeye başladı. Karşıdaki siyah kale, feda ettiğim beyaz vezirimi yutmak için ileri fırladı ve vezirimi tahtanın dışına itti. Ama tam o anda, siyah şahın önü tamamen boş kalmıştı! Benim köşede bekleyen beyaz filim ve atım için korumasız bir hedef haline gelmişti. Tahta üzerindeki gizli mekanizma, beyaz fili otomatik olarak ileri sürdü ve siyah şahın tam karşısına dikti. Şah ve Mat! Dijital sayaç tam 00:03saniyede durdu. Kırmızı ışıklar sönüp her yer yeşile dönerken, o mermer satranç masası ortadan ikiye ayrıldı ve zemin kayarak aşağıya doğru doğru yeni bir geçit açtı. Masanın içinden yukarıya doğru yükselen küçük bir kadife yastığın üzerinde, parıldayan altın bir anahtar duruyordu. Ve tam o sırada, odanın görünmeyen hoparlörlerinden Mareşa’nın o alaycı, alkışlayan sesi tünelde yankılandı: "Muazzam bir feda, piyon Vezirini kaybetmeyi göze aldın ve şahı devirdin. Tebrik ederim, zekanın bir sınırı olmadığını bir kez daha kanıtladın."Rahat bir nefes almaya hazırlanıyordum ki, Mareşa'nın sesi aniden buz gibi, mekanik bir tona büründü: "Ama oyunun kuralları serttir. Buraya kadar gelmen sadece hayatta kalma hakkı kazandırdı, çıkış biletini değil. Şimdi son aşama: Kaçış."BİİİİİİİİİP! Odanın duvarlarındaki tüm yeşil ışıklar bir anda kör edici bir kırmızıya döndü. Satranç masasının üzerindeki dijital ekran yeniden çalışmaya başladı ama bu sefer devasa rakamlarla yeni bir geri sayım başladı: 01:30... 01:29... Aynı anda sokağın altındaki duvarların içinden derin bir mekanik uğultu ve barut kokusu yükseldi. Zamanlayıcı bittiği an bütün bu yeraltı tüneli havaya uçacaktı! "Lanet olsun!" diye bağırdım. Geldigim tünel kapısı çoktan kilitlenmişti. Tek çıkış yolu, odanın diğer ucunda yeni açılan demir kapıydı. Tam o kapıya doğru koşmaya başladım ki, sislerin ve karanlığın içinden üzerime doğru yürüyen karaltıları gördüm. Önümü kesmek için bekleyen gümüş maskeli piyon askerlerdi. En az dört kişilerdi ve geri dönüşü olmayan bu yolda beni o odaya gömmeye kararlıydılar. Son 00:45 saniye... İlk piyon üzerime doğru atıldığında, duraksamadım bile. Tren vagonundaki ve antikacıdaki o korku yerini tamamen hayatta kalma öfkesine bırakmıştı. Üzerime gelen ilk askerin hamlesinden sağa doğru sıyrıldım, satranç masasının üzerinden kaptığım mermer beyaz şah taşını bütün gücümle adamın maskesine doğru savurdum! ÇAAAT! Maske çatladı, piyon acıyla geriye doğru savrulurken diğer ikisi kollarımı tutmak için üstüme kapandı. Biri sol bileğimi sıktığı an, vücudumu hızla döndürüp o artık imzam haline gelen sert dirsek refleksimi kullandım. Sol dirseğimi arkadaki piyonun çenesine patlattım! Adam serbest kaldığı an, yerdeki mermer parçalarından birine basıp hızla öne doğru atıldım. Son 00:15 saniye... Kalan son piyon asker beni tam demir çıkış kapısının eşiğinde yakaladı. Arkasındaki tünelden kıvılcımlar fışkırıyor, duvarlar çatırdıyordu. Adam arkamdan sarılıp beni içeri çekmeye çalışırken, tüm gücümle kendimi öne doğru fırlattım, kapının demir pervazına tutunup piyonu da kendimle birlikte tünelin dışındaki o dik merdivenlere doğru çektim. Ayaklarımla adamın göğsüne sert bir tekme savurup onu karanlığın içine geri ittim. Son 00:04... 00:03... Kendimi yeraltı tünelinin çıkışındaki Arnavut kaldırımlı sokağa, sislerin arasına doğru fırlattım. Arkamdaki demir kapıyı kapatmaya bile vaktim yoktu. Son 00:01... 00:00!GÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜMMMM!!! Sokağın altından gelen muazzam bir patlama dalgası yer sarsıntısıyla birlikte beni ileriye doğru fırlattı. Arkamdaki mazgallardan ve tünel kapısından devasa alevler gökyüzüne doğru fışkırdı. Sokağın taşları havaya uçarken, ben sertçe yere kapaklandım. Toz, duman ve sis birbirine karışmıştı. Kulaklarım delicesine çınlıyordu. Yüzümdeki tozları silkeleyerek yavaşça doğruldum. Son saniyede o cehennemden çıkmayı başarmıştım. Sisler yavaşça dağılırken, sokağın tam ortasında, patlamadan hiç etkilenmemiş gibi duran, loş ışıklı bambaşka bir binanın kapısı kendiliğinden aralandı...
Bölüm 2
BÖLÜM 2: SİS SOKAĞI VE ANTİKACI
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.