Bozdağ Konağı’nın geniş avlusundan geçerken, taş döşemelerin üzerinde yankılanan ayak seslerim kalbimdeki ağırlığı yansıtır gibiydi. Çevremdeki her şey, etrafımı saran bu devasa yapı, beni içine çeken bir girdap gibi görünüyordu. Konak, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı ve güçlü görünse de, içinde dolaşan sessizlikteki soğukluk beni ürkütüyordu. Annem ve babam arkamda sessizce yürürken, başımı çevirmeye, onlarla göz göze gelmeye cesaret edemiyordum. İçimde büyüyen öfke ve hayal kırıklığına direnmeye çalıştım, ama her adımda bu duygular daha da güçleniyordu.
Bizi salona buyur ettiler; büyük, gösterişli bir oda. Yüksek tavanlardan sarkan avizeler, ağır perdeler, duvarlarda asılı olan eski aile portreleri… Her şey kusursuz bir düzen içindeydi, ama bu düzenin altında bastırılmış bir gerginlik vardı. Rıza Bozdağ, ağır adımlarla içeri girdiğinde, tüm oda onun etrafında şekillenmiş gibiydi. Bu adamın otoritesi, yalnızca sözlerinden değil, varlığından da hissediliyordu. Masanın başındaki yerini alırken, yüzündeki sert ifade değişmedi. Gözleri, duvarlardaki eski aile portreleri gibi soğuktu, ama derinlerinde bir hesap kitap izleri vardı.
Oturmamız istenildiğinde, ben annem ve babamla birlikte bir köşeye yerleştim. Rıza Bey'in sol yanında ise Mahir oturuyordu. Ona baktığımda, aynı sessiz gerginliği onda da görebiliyordum. Mahir, benim gibi zorla bu evliliğe itilmiş olmanın öfkesiyle doluydu, ama bunu ustalıkla saklıyordu. Birkaç kez göz göze geldik, ama hemen bakışlarını kaçırdı. Bu bakışlarda bir isyan, bir teslimiyet karışımı vardı. Onu anlamak zordu; yüzündeki maskenin ardında neler olduğunu tahmin etmek neredeyse imkânsızdı.
Salona hizmetçiler girip çıktıkça, önümüze çeşitli ikramlar kondu. Ama boğazımdan tek lokma geçmeyecek kadar gergindim. Rıza Bey, babamla konuşmaya başladığında ise dikkatim onların üzerine kaydı. Konuşmaları, uzun zamandır planlanmış ve üzerinde çalışılmış bir anlaşmanın sonuçlarını tartışır gibiydi. Babamın sesi her zamanki gibi kararlı, ama bir o kadar da titrek çıkıyordu. Bu anlaşma, benim hayatımı tamamen değiştirecek, ama onlar için sadece işin bir parçasıydı. Anladım ki, bu evlilik sadece iki insanı değil, iki aileyi bir araya getiren bir stratejik hamleydi.
Rıza Bey’in sesindeki kararlılık ve güç, babamın titreyen sesine karşı bir duvar gibiydi. Babam, Rıza’nın karşısında ezilmiş gibi görünüyordu. Babamın söylediklerini anlıyordum; bu evlilik, bizim için bir kurtuluş yolu olarak görülüyordu. Ama neden, neden benim hayatım bu kadar basit bir hesaplamaya indirgenmişti? İçimde yükselen öfke, anneme bakarak biraz daha artıyordu. Annem sessizce oturuyor, gözlerini yere dikmiş, hiç müdahale etmiyordu. O da kabullenmişti; onun için babamın kararları sorgulanamazdı.
Rıza Bey, konuşmasını bitirdiğinde, yüzünde memnun bir ifade vardı. Sonunda, gözlerini bana çevirdi. "Gülseren," dedi, sesinde kararlılığın yanında bir yumuşama hissettim, "Bu evlilik, senin için de büyük bir fırsat olacak. Mahir, iyi bir eş olacaktır. Onunla birlikte bu ailenin bir parçası olacaksın. Ve senin ailen, bu birliğin faydasını görecek."
Gözlerim doldu, ama ağlamayacaktım. Bunu kendime söz verdim. "Beni zorla evlendirmeye mi çalışıyorsunuz?" dedim, sesim titrek ama kararlıydı. "Ben böyle bir şeyi istemiyorum. Mahir’i tanımıyorum bile. Bu, benim hayatım!"
Rıza Bey, beklediğimden daha yumuşak bir şekilde karşılık verdi. "Anlıyorum," dedi. "Bu kolay bir karar değil. Ama bazen, kader bize beklemediğimiz yollar sunar. Bu yol, belki de senin için en iyisi olacak."
Sözleri içimde yankılanırken, annemin elini sırtımda hissettim. O an, tüm dünya üzerime çökmüş gibi geldi. Annemin dokunuşu, beni sakinleştirmekten çok daha fazla öfkelendirmişti. Beni bu duruma iten, bu sessiz kabul ediş, beni onlardan uzaklaştırıyordu. Babamın yüzündeki çaresizlik, annemin sessizliği… Hepsi, hayatımın kontrolünün tamamen elimden alındığını hissettirdi.
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Yapacak bir şey yoktu. Bu evlilikten kaçışım yoktu. Mahir’in sessiz bakışları altında ezildim, ama yine de onu suçlayamıyordum. O da bu durumun kurbanıydı. Ancak bu durum, ikimizi de farklı bir yola itmişti. Beni bu evliliğe zorlayan kader, aynı zamanda içimdeki isyanı da körüklüyordu.
O gece, Bozdağ Konağı’ndan ayrılırken, kalbimde büyük bir boşluk vardı. Mahir ile baş başa kalacağımız o anı düşünmek bile istemiyordum. Ama kaçış yoktu; bu evlilik, bu zoraki birliktelik artık kaderimdi. Yatak odamın sessizliğinde, geleceğimi düşünürken, içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Karanlık, tüm umutlarımı silip süpürüyordu. Gözlerimi kapadığımda, gördüğüm tek şey, Bozdağ Konağı’nın duvarları arasına sıkışmış bir hayatın karanlık tasviriydi.
Sabah olduğunda, artık geri dönülmez bir yola girmiş olacaktım. Kendi isteklerimle değil, başkalarının planlarıyla yönlendirilen bir hayatın içine hapsolacaktım. Ama yine de içimde bir umut vardı; bu kaderi, bu zoraki evliliği, belki de zamanla değiştirebilirdim. Belki de Mahir ile aramızda gelişecek bir şeyler olabilirdi. Ama şu an, tek hissettiğim çaresizlikti.
Gözlerim kapandı, ama uyku çok uzakta bir yerlerdeydi. İçimdeki fırtına, bir türlü dinmek bilmiyordu.
