Temmuz sıcağı her tarafı kavuruyordu. Üzerimdeki kısa kollu siyah tişört ve siyah şort bile yetmiyordu. Sıcaktan bunaldığım için içeriye girdim. İçerisi klima çalıştığı için daha soğuktu. Ferahlamış bir şekilde koltuğa attım kendimi. Ensemdeki terler çok rahatsız ediciydi. Siyah saçlarımın enseme yapışması beni deli ediyordu. Duşa girmek için ayaklandım. Başımın dönmesi ile olduğum yere geri çöktüm. Son zamanlarda pek iyi şeyler yaşamamıştım ve bedenim artık tüm bu olanları kaldırmıyordu.
Başımın dönmesini umursamadan kalkıp kendimi banyoya attım. O herkesin "keşke benim de gözlerim seninki gibi olsa." dediği yeşil gözlerimin etrafı kızarıklarla doluydu. Babamın ölümüyle beraber 5 kilo vermiştim. Zaten 50 kiloydum ve şuan 45 kiloya düşmüştüm. Bir deri bir kemik kalmıştım. Bana kalan miras bana hayatım boyunca yetecek boyuttaydı. Annem ve abim de hayatta olmadığı için tek mirasçısı bendim.
Duştan çıkınca Üzerime başka bir siyah tişört geçirip altıma gri eşofman altımı geçirdim. Bunlar bile aşırı bol geliyordu ama umursamadım. Dışarı bile bazen pijamalarımla çıkan biriydim.
Makyaj yapmak bana anlamsız geldi bir an. Eskiden ne çok makyaj yapardım. Her markanın son model makyaj malzemeleri elimdeydi ancak içimden gelmiyordu. Sırf birazdan Deniz ile dışarı çıkacağım için Şişmiş gözaltlarımı kapattım ve hafif bir makyaj yaptım. Bu kadarı yeterli olurdu.
Deniz çocukluk arkadaşımdı ve aynı zamanda en yakın arkadaşımdı. Aynı hukuk fakültesinde okuyorduk. Zamanında babalarımız çok yakın arkadaştı.
Normalde hep beni almaya gelen kız bu sefer konum atıp gelmemi istemişti. Konumu açıp baktığımda ormanlık bir yer olduğunu görmüştüm. Muhtemelen beni piknik yapmaya zorlayacağını düşündüğüm için bunlarla gitmeyi anlamsız buldum. En azından bir kot giyebilirdim.
Siyah kotumu giydim. Beyaz ayakkabılarımı ayağıma geçirdim ve siyah sırt çantamı alıp evden çıktım. Çantamdan arabamın anahtarını çıkardım. Arabaya binip konumu açtım.
Konum beni orman yoluna götürüyordu ve ben Yine Deniz'in saçmalıkları olarak nitelendiriyordum bu durumu. Deniz çok olmadık şeyler yapan birisiydi ve bu huyuna çoğu kişi alışmıştı.
Konumun gösterdiği yere geldiğimde Deniz'in arabasını görmek yerine 2 tane siyah araba görünce afalladım. Deniz araba mı değiştirmişti?
Arabadan indim ve etrafıma bakındım. Telefonumu alıp Deniz'i arayacaktım ki "Dalga kaç!" diyen Deniz'in sesini duydum. Artık çok geçti çünkü birisi beni kucağına almıştı.
"Hey! Neler oluyor!"
"Kaçırıyorum seni."
"Ne saçmalıyorsun!"
Kahverengi saçlı ve epey uzun bir çocuk beni kucağına almıştı. Gözleri görebildiğim kadarıyla elaydı. Gözleri bir anda bana döndü.
"Seni çok kötü şeyler bekliyor Kanamaz."
Soyadımı nereden biliyordu bu çocuk?
Ona vurmaya başladım "Bırak beni!" Ancak bırak hareket etmeyi kıpırdamamıştı bile. Kaslı kolları arasında çok güçsüz kalıyordum. Beni siyah arabanın arka koltuğuna bindirdi. "Arabanın anahtarı nerede?" diye sorduğunda çıldırma noktasındaydım.
"Geri zekalı hem beni alıkoyuyorsun hem de arabamım anahtarını mı soruyorsun?!" dediğimde çoktan çantamdan anahtarımı almıştı. Anahtarı çocuğun birine verdi ve sürücü koltuğuna geçti. Maalesef kapılar kilitliydi.
"Ya sen nesin ya! Bir dakika DENİZ NEREDE!"
Ela olduğuna artık emin olduğum gözleri dikiz aynasından bana baktı. "Sana narkoz vermeliydim." dedi ve önüne döndü. Gözlerimden çaresizlik dolu yaşlar akıyordu. Neyse ki rimel ya da göz kalemi sürmemiştim. Yoksa makyajım akacaktı. Gerçi tek derdim makyaj olsaydı keşke.
Yol boyu hiç konuşmamam hoşuna gitmiş olacak ki biraz daha sakindi. Adını bile bilmediğim ama yakışıklı bulduğum çocuk kapıyı açtı ve "Kucak istiyor musun yoksa düzgün bir şekilde gelecek misin?" dediğinde gerçekten de öfkenin son demindeydim. Öfkeyle arabadan indim. Önlem olarak kolumdan tuttuğunda göz devirdim. Kaçmayacaktım. Kaderime razı gelecektim. Hayat bana bunu öğretmişti. Ancak şunu biliyordum kihiçbir zaman başımı eğmeyecektim.
Koca bir villanın bahçe kapısına yaklaşırken öbür araba evin önünde durdu ve içinden Deniz ile kahverengi saçlı Kahverengi gözlü bir çocuk çıkmıştı. Deniz çırpınıp zorluk çıkardığı için çocuk Denizi öfkeyle buraya çekiyordu. "Deniz!" Deniz bana baktı. "Dalga!"
İkimizi de eve attılar ve adını bilmediğim o geri zekalı herif kapıyı kilitleyip anahtarı cebine attı.
"Şimdi sizinle bazı şeyler konuşacağım. Lütfen artık zorluk çıkarmayın." dediğinde sanki çok olağan bir şey yapıyormuş gibi konuşması beni deli ediyordu.
"Ne saçmalıyorsun ya sen! Hem bizi kaçırıyorsunuz hem de zorluk çıkarmayın mı diyorsunuz!" Deniz her zamanki çirkefliğini konuşturuyordu. Başıma her ne gelecekse beni korkutmuyordu. Çünkü zaten ölmüş birinin canı yanmazdı. Zaten ölmüş biri tekrar ölemezdi...
"Deniz sakin ol dertleri neymiş öğrenelim" deyip tüm duygularından arındırdığım boş gözlerimi iki adama çevirdim. Taş çatlasa 24-25 yaşlarındalardı. İkisinin de gözleri duygusuz bakıyordu. Sert. Ancak ben beni kaçıran çocuğun o sert gözlerinin ardındaki duyguyu görebiliyordum. Neydi bilmiyordum ama derinlerdeki duyguları gizleyemiyordu.
İçeri girdiğimizde bizi oldukça büyük bir salon mutfak bir olan bir alan karşılıyordu. Merdivenlerden anladığım üzere diğer odalar yukarıdaydı. Koltuklardan birine yerleştim. Deniz bana inanamayan gözlerle bakarken omuz silktim.
Uzatmadan Deniz de yanıma geldi. Kumral saçları dağılmıştı. Biraz makyajı akmıştı. ela gözleri korktuğunu çok belli ediyordu. Çok korktuğunu hissettiğim için elimi onun elinin üzerine koydum. "Dinliyorum." dedim.
"Ben Barış ve bu da Güney. " beni kaçıran çocuğun adı Barış "Neden olduğunu açıklayamayacağım ancak tehlikedesiniz. Birisi sizin peşinizde daha doğrusu Dalganın. Ben de seni korumak istiyorum." inanamaz bir şekilde karşımdaki çocuğa baktım. "Bunu uydurabilmek için ne kadar düşündün?" dediğimde gözlerini devirdi. "İnanıp inanmaman umurumda değil. Zorluk çıkaracaksan eve kapatmak zorunda kalırım seni. Ancak anlaşırsak ve bana kaçmayacağına dair söz verirsen..." sözünü kestim "Gerçekten anlamıyorum ya. sana ne bundan. Diyelim ki tüm dediklerin doğru. Sana mı düştü beni korumak?"
Söylediklerimde haklıydım. Bunu o da biliyordu. "Sana bunu kanıtlayamam ama bana inanmak zorundasın." dediğinde sesi çok soğuktu. Gerçekten anlamıyordum. Ona neydi bundan...
"Daha açık konuş." dediğimde gayet sakindim.
"Daha açık konuşamam. Ne kadar çok şey bilirsen bu senin için o kadar tehlikeli olur." deyip kestirip attığında tek kaşımı kaldırıp şaşkınlıkla ona baktım.
"Sen delirmişsin." dedim ve ayağa kalktım. Kapı kilitli olabilirdi ama pencereler? En kötü kapı camdı ve tekme atıp kırardım. 2 sene dövüş sanatları kursuna gitmiştim.
Ayağa kalktım. Kaçmayacağımı sanıyor olacak ki kıpırdamadı. Pencereler kapalı olmalıydı ki bu kadar rahattı. Ayağımla kapıya tekmeyi geçirdiğim gibi kırdım. Camlar yerde tuzla buz olurken çıkan ses ürkütücü bir boyuttaydı.
Barış bana karşısında deli görmüş gibi bakarken hızlıca Denizle çıktık ve sandığım aksine peşimizden gelmedi. Tam zamanında çıkmıştık çünki barışın adamı olduğunu tahmin ettiğim adam arabamı getirmişti. Adam tam arabamsan inerken elimi adama uzattım. Tabii ki anlamamıştı. "Arabamın anahtarını alabilir miyim?"
"Barış beyin izni olmadan veremem efendim." kaşlarımı kaldırdım.
"Öyle mi?" dedim ve dizimi adamın karın boşluğuna geçirdim. "Başlarım senin Barış beyine ver şunu!" adam inlerken Barışın sesi duyuldu. "Anahtarı ver, Fuat." dedi. Adam anahtarımı teslim etti.
Deniz hiç sesini çıkarmıyordu. Böyle şeylerden korkardı. Onu tanıyordum. Arabaya bindik ve hemen bulunduğumuz yerden uzaklaştık.
2 saat sonra...
Eve gelmiştik ve ikimiz de olayın şokundaydık. Denizi de bana getirmiştim. İçimdeki o his çok kötüydü. O an korkmamıştım ancak o anın korkusunu şu an iliklerime kadar hissediyordum. Tehlikedesin demişti. Ya gerçekse?
Korkuyla odanın içinde volta atıyordum. Deniz, Tırnağının kenarındaki ölü deriyi koparırken ben yüzümün bembeyaz olduğuna emindim. Kendimi toplamalıydım. Sonunda volta atmayı bırakıp Salon mutfak bir olan evimin mutfak kısmına geçtim. İki bardak çıkarıp yarısına kadar portakal suyu doldurdum. Böyle yaparak elimize bir şey geçmeyecekti.
Bir sehpa çıkarıp önümüze koydum ve Denizin yanına, koltuğa attım kendimi. "Hatırlıyor musun? Küçükken annemlerden habersiz portakal suyu sıkmaya karar vermiştik. Evde portakal bulamayınca.." sözümü kesti. "Manavdan çalmıştık." İkimizde gülmeye başladık. "Sonra annemler portakalı nereden bulduğumuzu sorunca elimiz ayağımıza dolaşmıştı ve doğruyu söylemek zorunda kalmıştık." ikimizde kahkahalarla gülerken kapının altından atılan zarfı göremeyecek kadar meşguldük...
HELLOOO ARKADAŞLARR UMARIM KURGUYU GEĞENMİŞSİNİZDİR. GELECEK BÖLÜMLER HAKKINDAKİ FİKİRLERİNİZİ YORUMA BEKLİYORUMM. OY VERMEYİ UNUTMAYALIMM. BİRDAHAKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE.