Bugün, kariyerimin en zorlu röportajlarından birine hazırlanıyorum. Tam beş yıl oldu onu görmeyeli. Ama önce... her şeyin başladığı o güne, üniversite kampüsüne dönelim.
Üniversitenin o taze bahar sabahında, gazetecilik fakültesinin koridorları gençliğin coşkusuyla doluydu.Kalabalık arasında, dikkatimi çeken bir çift göz vardı; Toprak’ın gözleri. O bir çift gözü ömrüm boyunca unutmayacağımın henüz farkında değildim.Ders aralarında yanıma gelip kitabımı almak için uzandığında ellerimizin dokunduğunu hissettim. O an, içimde tarifsiz bir elektrik yayıldı.Günler geçtikçe Toprak, daha cesur oldu.Kütüphane çıkışlarında beni beklemeye başladı, kantinde kahvemi alırken yanımda durdu.Bana, gazeteciliğe dair hayallerinden, doğruyu aramaktan bahsetti.Gözlerinde kararlılık vardı; bir yandan da derin bir kırılganlık.
Annesini küçük yaşta kaybetmişti; babası ise hayatının gölgesiydi.Ben de yalnızdım; annem kanserle mücadele ederken, babam yıllar önce ortadan kaybolmuştu.Bizim için ortak bir alan vardı: Kimseden korkmamak, kimseye boyun eğmemek.Bu sözle birbirimize bağlıydık. Zamanla daha yakın olduk. Gece kampüsün bahçesinde oturup, yıldızları saydığımız, geleceği konuştuğumuz günler hızla geçiyordu.İlk defa, kendimi birine tamamen açtığımı hissettim.Onun varlığı, hayatımda bir güven limanı oldu.Ama zamanla, hayat karışmaya başladı.
Birgün biri çıkageldi, o kişi benim babamdı.Yıllar önce annemi bırakmış, bir başına koymuş adamdı. Babasız büyüdüğümü bilen Toprak, benim ondan gizli birşeyler karıştırdığımı anlamıştı, ama ona söyleyemezdim babam konusunda olan sözümü bozuyordum çünkü. Kafasında bu şüpheyle, kalbimden uzaklaşmaya başladı, bana hiçbirşey söylemeden.
Babam annemin hastalığıyla birlikte yeniden ortaya çıktı.Ben ise annemin masraflarını tek başıma karşılamaya çalışırken, istemesem de onunla görüşmek zorunda kaldım.Toprak’ın ailesinin karanlık işleri, bizi farklı yollara itti. Babası, gölgelerle dolu bir dünyada yaşıyordu ama biz, birbirimize yemin etmiştik; “Kimseye boyun eğmeyeceğiz.”Ama hayat, o yeminleri sınadı ve biz… yarım kalan bir aşkın iki kalbi olarak dağıldık.
Toprak’ın okula ilk gelmeyişinde endişelenmiştim ,evet ama birdaha onu hiç göremeyeceğimi düşünmemiştim. Günler hızla geçiyordu ben gidişini kabullenemiyordum ama bir yandan hayatın bana getirdiği zorluklarla uğraşıyordum.
Her şey üst üste gelmişti. Toprak yoktu artık. Sormadan, dinlemeden, hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti. Ben öylece kalakalmıştım. Annemin hastalığı hızla ilerliyor, okulun koridorları ise bana her gün biraz daha dar geliyordu.
O gün... Eylül'ün başıydı. Habercilik dersindeydik. Hoca sınıfa ani bir haber senaryosu verdi, herkes panikle bir şeyler karalamaya başladı. Ben kalemimi düşürdüm, eğilmeye bile hâlim yoktu. O sırada biri yerden aldı, uzattı.
O çıktı karşıma.
Deniz.
Ne bir laf etti, ne de fazladan baktı. Sadece uzattı kalemi ve gülümsedi.
Bazen insanın hayatına sessizce girer bazıları. Gürültüsüz, iddiasız. Ama en çok onlar kalır.
O günden sonra bazı şeyler değişmeye başladı. Aynı derslere girdik, aynı kantinde oturduk birkaç kez. Önce selamlaştık, sonra birkaç kelime. Sonra fark etmeden cümlelere dönüştü sohbetler.
Deniz bana hiçbir zaman “anlat” demedi. Ama hep dinlemeye hazırdı.
Annem hastaneye yattığında okuldan hastaneye giderken otobüste, bir bankta, koridorda elimde telefona bakarken gelen o kısa ama anlamlı mesajlar… “Yanındayım.” diyordu. Sadece bu. Ne eksik, ne fazla.
Annemin son günlerinde bile, sessizliğimi yargılamadan yanımda oturdu. Bazen sadece çay aldı geldi. Bazen bir battaniye bıraktı üzerime, ben fark etmeden. Bazen hiçbir şey söylemedi. Sadece bekledi, ben bir şey demek istersem diye.
Annemin öldüğü sabah kimseye haber vermemiştim ama o geldi. Nereden bildiğini hâlâ bilmiyorum. Belki sezgiydi, belki kalpten bir bağ.
Geldi. Sarılmadı, konuşmadı, dokunmadı bile. Yanıma oturdu. Sanki o an yanımda biri olduğunda biraz daha nefes alabildim.
Sonra zaman geçti. Acı azalmadı ama alıştım.
Deniz hep oradaydı. Gündüz derste, akşam sokakta, sabah kantinde. Sormadan, zorlamadan, ama hep hissedilir bir şekilde.
Bir gün birlikte yazı yazmaya başladık. Ufak tefek haberler, öğrenci röportajları… Sonra gazeteye kısa köşe yazıları. Ben yazarken Deniz eleştirdi, Deniz yazarken ben düşündüm. Birlikte büyüdük kelimelerin içinde.
Şimdi geriye dönüp bakınca, kalem uzatan o eli hatırlıyorum. O küçücük hareketin bir insanın hayatını nasıl değiştirdiğini…
Bu aramızdaki şey ne bilmiyorum. Ama çok derin bir şey.
Güven gibi.
Birlikte susabilmek gibi.
İyileşmek gibi…
