-MAKTUL PORTRELER-
***
"Evren, tehlikeden önce bir ipucu bırakır. Ne yazık ki biz faniler bunu bir türlü göremeyiz. Anlamaya başladığımız vakit ise, tehlike bize pençelerini geçirmiş ve kollarının arasına sıkıca almış olur."
( -Deniz Tanrıverdi- )
***
1.Bölüm: "PORTRE ÖDEVİ"
Tek bir çerçeve, içinde barındırdığı fotoğraf ile eski günlerin kapısını aralayan sayılı eşyalardandır. Kimi insanlar bir çerçevede mutluluk sembolü halindeki fotoğrafı barındırırken kimileri acılarını asla unutturmayacak fotoğrafı yerleştirmeyi yeğler. Bu iki gruptan da ayrılan üçüncü bir grup vardır ki onlar en özlemle dolu olanlardır. Şüphesiz, bu son gruba mensup olanlardan biri de Mehveş idi. Elinde kaç dakikadır tuttuğu çerçevenin içine hapsolmuş fotoğrafta özleminin en büyüğü vardı. Bakışları çerçevede, aklı ise anılardaydı.
Mehveş'in henüz 7-8 yaşlarında, babasının kucağında keyifle oturmuş olduğu bir fotoğraf... İkisinin de çehresinde tarif edilemez bir tebessüm vardı. Anılarının sahnesini kapayıp çerçeveyi yerine koydu. Dizinin üzerine bıraktığı toz bezini eline aldığı esnada telefonunun melodisi sessizliğin hüküm sürdüğü duvarlarda can bulup kulağına ulaştı. Henüz eline yeni aldığı bezi yeniden bıraktığında bu sefer dizine değil masaya koymuştu.
Üst kata çıkan adımlarının tok sesi de telefonunun melodisine eşlik ediyordu. Adımları temkinli, bir o kadar da hızlıydı. Odasının önüne geldiğinde aralık kapıyı sonuna kadar açarak içeri girdi. Melodi bu sefer yakınlaştığından kulağını tırmalamaya başlarken hoşnutsuz bir ifadeyle çabucak telefona uzandı. Kimin aradığına bakmadan açıp kulağına götürdüğünde iletişimi ilk Mehveş başlatmıştı.
"Alo?" Biraz hışırtı seslerinden sonra ablasının naif sesi kulaklarına ulaştı.
"Alo, ablam nasılsın?" Yüzünde küçük bir tebessümle yanıt verdi.
"İyiyim ablacığım. Sen?"
"Ben de iyiyim canım," konuşmada bir duraksama yaşayan kişi ablasıydı. İlk önce soracağı soruyu hatırlamışçasına hevesle öne atıldı.
"Sen niye geç açtın telefonu bakayım?" Bıkkınlıkla sesli bir şekilde nefesini bıraktı, Mehveş.
"Telefonum odamda kalmış. Ben de alt kattaydım. O yüzden geç açmak durumunda kaldım." Ablası anladığını belli eden homurtular çıkarırken Mehveş konuşmaya devam etti.
"Abla, bugün Jülide'yi alacağım. Unutmadın değil mi?" Bu sefer sesli şekilde nefesini veren ablasıydı.
"Yarın alsan olmaz mı? Bugün de kalsın, yarın iş çıkışı gelip alırsın." Derin bir nefesi ciğerleri için teneffüs ederken aldığı kararı ablasıyla da paylaşmak adına ilk adımı attı.
"Abla, ben Jülide'yi temelli yanıma almak istiyorum. Tedavisi de burada sürecek zaten. Sizler özlerseniz yine buraya gelip görürsünüz. Ben kardeşimi artık yanımda istiyorum." Ablasının yükselen siniri telefondan bile anlaşılabilecek cinstendi.
"Bu ne demek Mehveş? Hem birdenbire nereden çıktı?" Mehveş, hem olayı daha da açıklamak hem de ikna etmek adına dudaklarını araladı.
"Bir yerden çıkmadı. Hep aklımdaydı. Abla, senin bakman gereken iki küçük evladın var. Onlarla vaktini harcarken zaten yeteri kadar yoruluyorsun ama ben? Tek başımayım koca evde! Jülide de bana arkadaşlık eder, iki kardeş beraber kalırız. Ayrıca burada, yanımda olması herkes için daha iyi olur diye düşünüyorum." Kesin ifadesini yansıtmaya çalışarak konuşsa da işini şansa bırakmamak ve daha fazla bu konuyu uzatmamak için son noktayı koydu.
"Israr etme lütfen. Kararlıyım. Tek istediğim kabul etmen." Sonlara doğru yumuşayan sesiyle ablasından gelecek yanıtı bekledi. Ablası derin bir nefes aldı.
"Peki, öyle olsun fakat bugün alamazsın. Yarın gel, ayrıca bu konu daha kapanmadı." Mehveş, yüzünde bir tebessüm oluşmasına mani olamazken "Tamam." diyerek kısaca onayladı.
İyi dileklerin ardından kapanan telefonla yavaşça yatağına çöktü. Başı dönmüştü bir anda. Kendine birkaç saniye tanırken gözlerini usulca kapattı. Yeniden gözlerini açtığında ise aklına yeni doluşan düşünceyle sarsıldı. Uyandığından beri ağzına tek lokma sürmemişti. Artık bayılmadan bir şeyler atıştırsa iyi olurdu. Mutfağa doğru yönelirken bir taraftan da yarının planlamasını yapıyordu.
Aklına yatan bir düzen belirlediğinde buzdolabından sütü ve fındık ezmesinin bulunduğu kabı çıkardı. Bu sabah pek iştahı yoktu. En iyisi doyurucu süt ile kan şekerinin düşmesini engelleyecek fındık ezmesi yemekti. Sütü bardağa boşalttı ve dikdörtgen şeklindeki masanın kenarında yerini alan takım sandalyesini çekip oturdu. Bir dilim de ekmek alıp kısa bir kahvaltı yaptı.
Doyduğuna kanaat getirdiğinde bardağını çalkalayıp bulaşık makinesine yerleştirdi, fındık ezmesini de buzdolabına koyarken alışverişin şart olduğunu kesinleştirdi. Buzdolabı boş gibiydi. Hem yarın Jülide de gelecekti. Bu haberi hatırlarken kalbinde özlem, yüzünde mutluluk pareleri vardı.
Üzerine ceketini giyip çantasına anahtarını, cep telefonunu ve cüzdanını koydu. Evden ayrıldığında ise Mehveş'i, Minik karşıladı. Tıpkı ismi gibi oldukça minik bir köpek yavrusuydu. Birkaç ay öncesinde sokakta donmak üzereyken bulmuştu. Mahalleli olarak yaşaması ve kışı geçirebilmesi için yardım etmişlerdi.
Ayağına sürtünen Minik'le ayakucuna baktı. Yüzünde bir tebessümün peyda olmasına mani olamazken, sevimli köpek onu kucağına alması için ayağına sürtünüyordu. Eğilip koyu kahverengi tüylerini okşayarak sevmeye başladı. Minik, hoşuna gittiğini teyit edercesine hoşnut mırıltılar çıkarırken Mehveş'in ayakucuna kıvrılıverdi. Bir süre daha okşayışlarıyla mesut ederken Minik'in uyuduğunu fark edip yavaşça ayağa kalktı. Minik'i de kucağına alıp kapının önüne yaptığı küçük eve yatırdığında gülümseyerek son kez kahverengi, yumuşak tüylerini okşadı.
ⱷⱷⱷ
Uzun süren alışverişin ardından evin sokağına girebildiğinde elindeki poşetlerden zar zor yürüyordu. Bu kadar çok olduğunu alırken nedense fark edememişti. Yorulduğunda ayaklarını birbirine yaklaştırıp elindeki poşetleri de ayaklarının üzerine koydu. Mehveş'in bu hareketi ayaklarının acısını daha da arttırmıştı. O şekilde fazla duramayıp biraz soluklanmak için kaldırıma oturdu. Yüzünün iki yanına düşüp gölgeleyen kahve saçlarını arkaya atmak maksadıyla ayağına yasladığı poşetleri kaldırımın üzerine bıraktı. Dalgalı saçlarını arkada tek eliyle topuz yaparmış gibi tutarken gözlerini gökyüzüne çevirdi. Küçüklükten beri tutkunu olduğu yere...
Tarif edilemez bir mavinin hâkim olduğu gökyüzüne gri parçacıklar yayılmıştı. Bulutların kenarına ilişip onların beyazlığını kendi sınırlarıyla sınırlandırmışlardı. Gri ile beyazın eşsiz birlikteliği en çok bulutlara ve beraberinde gökyüzüne yakışırdı. Bulutlar sanki bir kol uzaklığındaydı. O kadar yakın gözüküyorlardı ama bir o kadar da uzaktaydılar aslında.
Bir süre sadece gökyüzünün güzelliğini seyretti. Mavinin en güzel tonunun ağırladığı gökyüzünden kendini alamazken zoraki bir istekle başını eğdi, Mehveş. Derin bir nefesi ciğerlerine konuk ederken yavaşça ayağa kalktı. Yerdeki poşetleri tek tek koluna geçirirken ensesindeki sıcak nefesle korkuyla gözlerini büyüttü. Başını arkaya çevirdiğinde yabancı bir sima karşıladı. Kaşlarını çatarken genç adam yerdeki poşetlere çoktan uzanmıştı. Mehveş, sert bir şekilde onun elinden alıp kızgınlığını ses tonuna akıtarak konuştu.
"Ne yaptığınızı sanıyorsunuz, beyefendi?" Tahmini, Mehveş ile yaşıt olan genç adamın gözleri onu bulduğunda gülümseyerek karşılık verdi.
"Yardım etmeye çalışıyorum." Kaşlarını daha da çatarken genç adamın gülümseyen yüzüne kızgın bir ifadeyle bakmaya devam etti.
"Beyefendi, ben sizden yardım istedim mi? Hayır, istemedim!" Adam mahcup bir tavırla belini iyice dikleştirdi. Karşısında artık poşetlere eğilmiş şekilde değil, dimdikti.
"Ben özür dilerim. Amacım, yardım etmekti sadece." Mehveş şüpheci bakışlarla adamın yüzüne baktı. Öyle bir devirdeydik ki biri gerçekten yardım etmek istese bile tedirgin ve bir o kadar şüpheci olmak zorundaydı kadınlarımız.
"İyi niyetiniz için teşekkür ederim ama poşetlerimi kendim taşıyabilirim."
Mehveş, hızlı bir şekilde poşetleri toplayıp ayağa kalktığında adam hala olduğu yerde onun yaptıklarını izliyordu. Huzursuz bir şekilde nefes verip evin yolunda ilerlemeye başladı, genç kadın. Adım seslerinin içine bir başka adım sesleri de karışıyordu. Başını hafifçe yana eğip göz ucuyla baktığında ona yardım etmeye yeltenen adamı gördü. 'Yok artık! Beni mi takip ediyor şimdi de?' diye düşündü kendi kendine. Tedirginlik, benliğinin üzerine paltosunu atarken adımlarını sıkılaştırdı.
Sokakta yankılanan telefon melodisi ile hafifçe arkasına baktı. Adam telefonunu açıp konuşurken duyduğu şeyler karşısında birden hızla arkasını dönüp koşmaya başladı. Bir rahatlama dalgası kıyılarına vururken ne zamandır tuttuğunu tahmin edemeyeceği nefesini verdi, Mehveş. Daha fazla vakit kaybetmeden çabucak eve yöneldi.
Anahtarlarını çıkarıp içeri girdiğinde onu koca bir sessizlik karşılamıştı. Üstündeki ceketi askılığa asıp yeniden poşetleri aldı, mutfağın yolunu tuttu. Karanlıkta bir yerlere çarpmamaya dikkat ederek elindekileri masaya bıraktı. Rahatladığını belli eden bir nefesi bıraktığında mutfağın ışığını açtı ve eşyaları el çabukluğuyla yerleştirmeye başladı.
Eşyaları yerleştirmeye başlamadan önce düğmeye bastığı su ısıtıcısının, suyu kaynattığını belirten 'tık' sesiyle elindeki son eşyayı da yerleştirip ayağa kalktı. Öğle yemeği vaktini alışveriş yaparken geçirmişti. Akşam yemeği için de yiyecek hali kalmamıştı. Önceki gün yaptığı küçük top keklerden iki tanesini tabağa yerleştirip masaya koydu. Kahvesini hazırlamak için cam bölmeli dolaptan beyaz, üzerinde çizgi film karakterleri olan kupa bardağını çıkardı. Çekmeceden de küçük bir çay kaşığı alıp kupa bardağına kahve ve biraz da süt tozu döktü. Kek tatlı tadını vereceğinden şeker atma ihtiyacı hissetmedi ve üzerine sıcak suyu döktü.
Kahvesine yaverlik eden kekinden büyük bir ısırık alırken birkaç gündür resimlerini de aksattığını düşündü. Yarın tüm gün Jülide ile ilgilenmek, vakit geçirmek istiyordu. Biraz sonra başlasa bütün gece resimleriyle baş başa kalabilirdi. Bu fikir hoşuna giderken tabaktaki kekleri bitirmiş; kahvesinin son, veda misali damlasını dudaklarıyla buluşturmuştu. Son damlada barınan yoğun kahve kırıntıları damağında yayılırken bardağını ve tabağını sudan geçirip makineye yerleştirdi. Bir bardak suyu da beraberinde alıp mutfaktan çıkarken adımları aceleciydi. Sanki sevdiğiyle buluşmasına gecikmek istemeyen tavırları gülümseten cinstendi. Resim yapmak onun için daha fazlasını ifade ediyordu.
Çalışma odasının önüne geldiğinde yavaşça kapı kolunu indirip bedenini içeriye yönlendirdi. Onu daima bekleyen oda her şeyiydi sanki. Bakışları, kalbinin atışı, adımları... Hepsi değişmişti. Yüzündeki parıltı, kahve gözlerini daha da güzelleştirmişti. Mehveş, sandalyesine oturup bir süre önündeki son kâğıda baktı. Kaç aydır üzerinde durduğu çalışmasının son birkaç parçası kalmıştı. Bugün, eğer hızlı davranırsa bitirebilirdi.
Paletine gerekli renkleri döküp hafif sulandırdı, fırçasını boyalarla buluşturduğunda çehresinde bir tebessüm oluşmuştu. Bugün gözlerinin önüne serilen gökyüzünün resmini yapmaya başlarken hareketlerinden profesyonellik sızıyordu. Fırçasındaki lacivert boyayı, hafifçe beyaz resim kâğıdına yayarken darbelerinde telaş kırıntısı dahi yoktu. Daima müzik eşliğinde yaptığı resimlerinin aksine bu sefer kendi, saf sesiyle bir şarkı mırıldandı.
Susamış sular akışı gibi,
Çaresiz gözlerin bakışı gibi,
Kapının ansızın çalışı gibi,
Akrebin ateşe yanışı gibi,
Vazgeçip uzaktan senin yanından,
Kendime cevapsız soru sormuşum.
Kaybolup giderken fırtınalarda,
Kendimce bir ıssız ada bulmuşum.
Fark etmeden, fark etmeden,
Fark etmeden senin olmuşum.
Dudaklarında şarkı mısraları, gözlerinde gökyüzünün tarifsiz güzelliği, elinde hayalini süsleyen resmi oluşturabilecek fırçası vardı.
Artık sandalyede oturmaktan uyuşan bacaklarını sallayarak uyuşukluğun geçmesini sağladı. Fırçasını ve elinde tuttuğu paletini yan tarafa bırakıp önündeki resme baktı. Mavi tonunun o güzel halini tutturamamış olsa da o görüntüyü az da yansıtabilmişti. Gökyüzünün en sevdiği yanı; sonsuz, ucu bucağı olmamasıydı. Gökyüzü asla bırakıp gitmezdi, kendinden mahrum bırakmazdı.
Son düzeltmeleri de yapmak adına paletini yeniden eline alıp tek boş olan küçük alana beyaz boyayı sıktı. Üzerine ise çok az siyah boya katmıştı. Beyaz ve siyahın birlikteliğinden meydana gelen griyi fırçasına konuk etti. Mavi rengin hâkim olduğu kısımları gri parçacıklarla taçlandırırken uğraştığına değen bir resim olduğunu görmeye başlamıştı. Gri rengini resme öyle dağıtmıştı ki maviliğin gölgesinde kalmıştı ama bir yandan da maviliğin hâkim olduğu resimde en çok eşlik eden renge dönüşmüştü.
Bittiğine kanaat getirdiği resmini kurumaya bırakırken hızlıca etrafı temizleyip fırça paletini temizlenmiş bir şekilde kurumaya bıraktı. Birkaç dakika kuruması için müsaade ettiği resimde gözleri takılı kalırken yanda duran bardağına uzandı. Gözlerini resimden çekip yavaşça ayağa kalktı. Bardakta kalan suyu dudaklarıyla buluştururken içişi fazlasıyla telaşlıydı.
Biten bardağını eski yerine koyup balkona yöneldi. Uçuşan perdenin altına geçip siyah boyalara bulanmış balkon demirlerine parmaklarını sardı ve gözlerini az önceki görüntünün gerçeğine çevirip baktı. Bu anlar o kadar eskiye götürmüştü ki onun bakışlarına donukluğu misafir etmişti. Küçükken babası ile hep bu saatlerde gökyüzünü izlerlerdi. O anlara geri dönmek istedi. Hem de hiçbir şeyi istemediği kadar... Tek derdinin, babasının geç gelmesi olmasını diledi. Eskilere gitme isteğiyle kavrulan kalbi için köşedeki halıyı kendine doğru çekip balkon zeminine serdi ve içeriden de koşar adım küçük bir yastık getirdi.
Bedenini halıya yatırdığında küçük yastığa başına koyup kahve saçlarının yanına dökülmesine izin verdi. Gözlerinin önündeki gökyüzüne baktı, bir anlığına babasının kollarını bedeninde hissetti. Sanki küçüklüğündeki gibi babasının kollarının arasında, kucağına kıvrılmıştı. Bu düşünce, çehresinde bir tebessüm oluştururken bu anı bozmak istemedi. Usulca gözlerini kapattı ama Mehveş'in hala görebildiği gökyüzü vardı hayallerinde. Babasına sarılırcasına kollarını bedenine sardı.
Gözlerinde hayali gökyüzü, kulaklarında babasının sesinden dökülen en sevdiği masal vardı.
ⱷⱷⱷ
Mehveş, elindeki peçeteyi ikiye katlayıp cebine koyamadan yeniden bir hapşırık tırmanıyordu içinde, gözlerini sıkıca refleks olarak kapatmış ve az önceki peçeteye hapşırmıştı. Bütün geceyi hafif esintisiyle rüzgârın kollarında geçirdiğinden sabah uyandığında bedeni buz gibiydi. Bu şekilde hapşırmasından ve burnunun hafiften akmasından da hastalığın kapısını çalmasının yakın olduğu belliydi.
Son dersine de girmek için sınıfının olduğu katta yürürken üzerindeki boydan elbiseden pek gözükmeyen ayakkabısının topuk sesi koridoru dolduruyordu. Sınıfının önüne geldiğinde üzerine sinmiş yorgunlukla kapı kulpunu tutup aşağı çekti. Sınıfa girmesiyle kısa sürede sağlanan sessizlik sağlandı, kapıyı kapatıp tahtanın önüne geldi ve kısa bir selamlaşma yaşandı.
Mehveş, öğretmenler masasına geçip seri hareketlerle sınıf defterini doldurdu. Yorgunluğunu ve halsizliğini göz ardı edip ayağa kalktı, sınıfta dolaşırken öğrencilerinin parlayan gözlerine baktı. Kendisine bakan öğretmenini gören öğrencilerin çehresinde gülümseme oluşurken, Mehveş derste yapılacakları anlatmak adına bir günde solmuş dudaklarını araladı.
"Evet, çocuklar sizlere bundan sonraki derslerin işleyişi hakkında bir önerimi söyleyeceğim ardından da her zaman olduğu gibi bugünkü dersin planını anlatacağım." Öğrencilerinin yüzündeki merak kırıntıları harelerine çarparken gülümsemesinden gram kaybetmeden konuşmasına devam etti.
"Bu aydan sonra pek gelen öğrencimiz olmuyor. Bu yüzden ben de mayıs ayının kalan haftalarını güzel tamamlamak adına son çalışma konumuz olan 'Portre Yapıyorum' isimli çalışmamıza devam etmek istedim. Siz ne dersiniz?" Sevecen bir tavırla öğrencilerine yönelttiği soruyla olumlu yanıtlar alırken ellerini birbirine vurup gülümsemesini daha da büyüttü.
"O halde şimdi herkes çalışmalara başlasın ve o esnada ben de geçen hafta bitirdiğiniz portre ödevlerinize bakayım."
Mehveş yeniden masasına yerleşirken sırayla miniklerini çağırdı ve küçük ellerden dökülen marifetleri inceledi. Ayrım yapmaksızın bütün çalışmaları alırken evdeki okul için ayırdığı dosyaya koyacaktı, her daim olduğu gibi. Bir diğer öğrenci Ali olurken çekingen tavrıyla öğretmeninin yanına adımlarını yönlendirdi. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu resim kâğıdını hocasının önüne bıraktığında içindeki korkuyla hocasına bakarak gözlerini kıstı.
Çantasından çıkardığı şişenin kapağını açan Mehveş, birkaç yudum suyun boğazına süzülmesine izin verirken yutkunmasıyla gelen acı, beraberinde şişenin ağzını kapatıp kenara koymasına da neden oldu. Öğrencisinin önüne bıraktığı resme bakmak için masanın üzerine yönelen gözleri, gördüğü manzara karşısında hafifçe açıldı.
Bu portre resmi...
Gözlerinin önüne serilen resim, şaşkınlık duygusuyla bulanmasına sebep olurken dehşet kırıntıları da üzerine serpilmişti. Ali, öğretmeninin ifadesiyle beraber korkuyla gözlerini kapatırken gelecek tepkiyi beklemeye başladı.
Şu an, şu dakika, şu saniye, şu salise...
Herkesin hayatında büyük bir devrime sebebiyet verecekti. Bu devrim, herkesin canını yakacak cinstendi.
***
Merhabalar,
Bölüm biterken sizlerin geri dönüşlerini merakla bekliyorum.
Lafı fazla uzatmadan sizlere en kısa zamanda gelmek şartıyla veda ediyorum.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere...