Bir adım, iki adım derken buğulu gözlerimin ardından şans eseri gözüme kestirdiğim pansiyonla başımı elimde sıkı sıkıya tuttuğum kağıda çevirip yazılı adresi kontrol ettim.
Doğru yerdeydim, gelmiştim gelmesine ama kapıya yönelip de içeri adımımı atmak gözümü korkutuyordu. Sanki bu eylemi gerçekleştirdiğimde kapı dışarı ettiğim her bir probleme zihnimde bir oda verecek, onları içimde yaşatmaya başlayacaktım.
Bakışlarımı arnavut kaldırımını yalayıp geçen yağmur suyundan kaldırıp etrafta göz gezdirdim. Yol kenarına tek tük park edilmiş, eski, neredeyse hurda denilebilecek araçları gölgeleyen uzunca ağaçlardan birinin gövdesine yaslandım.
Ben ve topallayan bir köpekten başkası yoktu etrafta. Ağlıyordum; bir hışımla yuvasını terk ettikten sonra kimsesizlikle tanışmış ama geri dönmesi bir seçenek dahi olamayacağından kaderine boyun eğmiş biri gibi ağlıyordum. Tabiri caizse gözyaşlarına boğulmuş, hıçkırıklarım arasında nefessiz kalmıştım.
Bir ikilemin olasılıklarına bölünmüş, terk edilmiş ve terk etmiştim. Bu ağır hisleri kalbimde ağırlamaktan, tüm bu yükleri omuzlarımda taşımaktan çok yorulmuştum ben. Ama içime yerleşen cehennemin güvenli ve alışılmış duvarları, bu teni yıpratıp yakan sıcaklık artık bana öylesine emniyetli geliyordu ki ötesine geçmek için beslediğim her umut kuşkularıma av oluyordu. Burada, yüreğimin bir köşesinde çürüyüp gitmiş cesaretimin cesedi ayaklarıma prangalar vurmuştu sanki. Tıkılıp kalmıştım ve küçük bir çocuk gibi de korkuyordum.
Benim için iş işten geçti diye geçirdim içimden. Terk etme cesaretini asla gösteremeyeceğim kıyı ayaklarımın altından kayıp gitmiş, dört bir yanımı soğuk sular çevrelemişti çoktan.
Her bir kulacımda tuzlu su ciğerlerime doluyor, canımı yakıyordu. İlk bulduğum yere de sığınmak zorundaydım.
Ben de öyle yaptım ve harekete geçtim. Hıçkırıklarımı bastırmak için dişleyip durduğum dudaklarımı rahat bıraktım. Hırçın ağlayışımın yerini iç çekişlerim almıştı.
Bir zamanlar canlı bir kahve tonu taşırken şimdi rengi solmuş paltoma sildim ter ve gözyaşının birbirine karıştığı yanaklarımı.
Yağmur sonrası kendini gösteren akşam güneşiyle birlikte hava iyice nemlenmişti ve zaten terden sırılsıklam olmuş beyaz V yakalı tişörtüm üstüme yapışıyordu.
Paltomu hızla çıkarıp koluma astım ve kapıyı araladığımda çalan zille birlikte pansiyona adımımı attım.
Boyası akmış duvarlar ve dökülen tavanla ilk bakışta neden benim gibi çulsuzlar için bu kadar makul olduğunu ortaya seriyordu. Geniş lobiyi süsleyen tek şey eskimiş kahverengi koltuklar, yer yer duvarı saran süs sarmaşıkları ve tek renk saksıları üzerinde ortama aykırılık katan renk renk çiçekler gibiydi.
Üst katlardan gelen adım seslerini duyabiliyordum, tahta merdivenler her bir adımla gıcırdıyordu. Yemek odasına açılan bir kapı vardı ama orası da boş gibi gözüküyordu.
O kadar sadeydi ki her şey, en son karşımdaki duvara sabitlenmiş düz kesim aynayı buldu bakışlarım. Pansiyona dair tüm değerlendirmelerim ayaklar altındaydı artık, çünkü şu an buradaki hiçbir şey bu ayna kadar yargılayıcı olamazdı benim için.
Beni alaya alır gibi bir hali vardı. "Sen misin," diyordu, "sen misin bu halinle sığındığın yeri yargılayan? Kızarık gözleri, titrek elleri, acısı bir anı olarak kalmış morlukları ve dudağındaki kesikle; vücudundan akan terler içinde soluksuz kalmış bir zavallı mı söylüyor bunları? Dikkat et, dikkat et de çaresizliğin kimselere bulaşmasın." diyor ve sırıtıyordu bana.
Yüzümü hırsla resepsiyondan tarafa çevirdim. Hiç kimse yoktu. Böylesine tenha kalmış olan ortam beni daha da geriyor, adımlarımı geriye götürüyordu. Gidecek yeri olmayan biri için fazla tereddüt ettiğimi düşündüm. Yumruklarımı sıkarak resepsiyona yöneldim.
Yaklaştıkça duymaya başladığım gürültüyle kaşlarım çatıldı, kulağıma bir kavganın sesleri doluyordu. Yüzüm kasılırken dolan gözlerimi sıkıca kapatıp yumruk yaptığım ellerimle son bir kez sildim.
Ne kadar kabul etmek istemesem de bir fısıltıdan bile ürkecek hâle düşmüştüm, mukadderatta olsa gerekti. Avunacak hâlim kalmamış olmasına rağmen dakikalardır bir zavallı gibi gözyaşı döküyordum, hiç kimsenin beni böyle görmesini istemezdim. Evet, zavallının tekiydim belki de lakin kimseler bunu bilmese de olurdu.
Somurtarak resepsiyon ziline bastım. Bağrışma sesleri kesilmezken resepsiyon masasına iyice yaslanıp kafamı masaya koyduğum elime yerleştirdim ve zile basmaya devam ettim. Zilin sesini duyabileceklerinden şüpheliyken aniden açılan kapıyla yerimden sıçradım.
"Onca emeği sen gel her işime kon diye harcamadım ben it herif, asabımı bozma benim." Ve açılan kapının çarparak kapatılmasından sonra bir kez daha sıçradım.
Çatık kaşlarıyla bana dönen adamın ifadesi göz göze gelmemizle dağıldı. Buruşturduğu yüzüyle gözlerini kapatıp yumruk yaptığı eliyle bir hata yapmışçasına kafasına vurdu. Ağzı hafifçe aralanmıştı, açılan gözleriyle beraber nefesini serbest bıraktı. Onun rahatlayan ifadesiyle birlikte kasılan bedenimi gevşettim ve geri sıçrarken çarptığım dirseğimi elimle ovalamaya başladım.
Sanki verdiği nefesle sızı sinirlerime yayılmaya başlamıştı. Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımla kalakalmış, ağırlaşan havayla birlikte bakışlarımı yere indirmiştim.
"Umarım çıkıp gitmezsin." dedi hafif sırıtarak. Bu dediğiyle yüzüme alaycı bir gülümseme yerleşti. Sanki çıkıp gidecek bir yerim vardı da. Karşımdaki adam son şansıma adımladığımdan tamamen habersizdi, bilmiyordu ki dünya üzerinde barınabileceğim tek bir yer daha olmadığını. Belki de sokaklar hariç.
"Gitmem," dedim kısaca, kafamı kaldırıp bakışlarımızı tekrar buluştururken. Siyah, uzun denebilecek yağlı saçları omuzlarına dökülüyordu. Yine siyah gömleğinin bir yakası kalkık diğeri düzgündü, düğmeleri yamuk iliklenmişti. Gömlek geniş omuzlarını sarıyor, yapılı vücudunu ortaya seriyordu.
Boyu aşağı yukarı benimle aynıydı, tahminimce yaşlarımız da yakındı. Yer yer yaralarla kaplı elleriyle bir defteri aralayıp içindeki kalemi eline aldı. Bileğinde bir toka vardı, solaktı.
Çapkın bir tipe benziyordu, bir işi ve iyi bir görünümü vardı. Bütün bunları bir araya toplayınca hayat yüzüne gülmüş olmalıydı, değil mi?
Benim aksime diye düşündüm; bense elimi attığım her şeyi mahveden aylağın tekiydim. Gülümsemem yerini büzülen dudaklarıma bıraktı. Bense hayatla baş edemiyordum, ayaklarım yere basmıyordu bile.
"İzninizle baştan alabilir miyim bayım?" dedi, oyuncu bir tonda. Kafasını defterden kaldırıp bana baktığında somurttuğumu görüp şaşırmış olmalıydı. Sahte bir gülümseme yerleşti dudaklarıma hemen.
"Tabii, buyurun lütfen."
"İsmini öğrenebilir miyim?"
"Kim," dedim duraksayarak. Soyadını taşıdığım adamın yüzü belirdi dimağımda, tiksinti kapladı içimi.
Dudaklarımı hırsla ısırdım, "Kim Taehyung." diye devam ettim içim içimi yerken. Sahi, soyadını taşıyabileceğim başka kim vardı ki?
"Taehyung demek," dedi, gülümsemesi genişledi gözü defterdeyken. "Adının anlamını biliyor musun, Taehyung?" diye devam etti bakışlarımız kesiştiğinde.
Dişlerini göstererek güldüğünde gözlerim gülüşüne takıldı. Bakışlarımın uzayıp gittiğini fark ettiğimde utançla yumruklarımı sıktım. "Bütün dileklerin gerçek olacak," dedim aniden, garip havayı dağıtmak ihtiyacıyla, "ya, adımın anlamı yani." diye tamamladım.
"Dileklerin önünde sonunda sönüp gittiği bu dünyada böyle bir isim taşımak," dedi iç çekip, "Adını sevdim."
"Teşekkürler," diye mırıldandım.
"Oda kiralamak için geldin sanıyorum?"
"Şey, evet." dedim elimi ceplerimde dolaştırırken. Yanıma aldığım bir tomar kağıt parayı çıkartıp masaya bıraktım telaşla, "ama bu parayla ne kadar kalabilirim bilmiyorum. Yardımcı olabilir misin?"
"Ne zaman ihtiyacın olursa," dedi ve gülümsedi. Paraları eline alıp saymaya başladı. Sayıları sessizce mırıldanıyordu. Saymayı bitirdiğinde kafasını kaldırıp konuştu:
"Buradan iki aylık ücret çıkar."
"O zaman iki aylığına bir oda kiralayabilir miyim lütfen?"
"Kiralayabilirsin tabii," dedi gülmesine engel olamayarak. Deftere son kez bir şeyler karaladıktan sonra kapağını kapattı ve bana döndü.
"Taşınacak eşyan falan var mı?" dedi beni baştan aşağı süzerek. Yumruk yaptığım ellerimi gevşetip enseme attım.
"Eşyalarımı henüz getirmedim," dedim bakışlarımı kaçırırken. Sorgulamadan resepsiyonda asılı olan anahtarlardan birini alıp bana uzattı. "Üst kata çıkınca dümdüz ilerle, hemen soldaki dördüncü oda," dedi. Gülümseyip teşekkür ettim.
Arkamı dönüp merdivenlere yönelmeden önce "İyi akşamlar," dedi bana. Ben de "İyi akşamlar,'' diyerek cevapladım onu.
Halbuki uzun zamandır iyi geçmiyordu akşamlarım, dudaklarım bir gülümsemeyi ağırlamadan çok zaman kaybetmiştim.
Gıcırdayan merdivenleri çıkarken duraksadım. Adını sormadan dönüp gitmiştim. İçimde bir his belirmişti, adlandıramadığım cinsten. Bana kalırsa geçen çetrefilli günlerden sonra gördüğüm ilk güler yüze sarılmak, biraz da minnettarlıktı bu.
Bilmem gerekiyor gibi hissetmiştim. Hızla çıktığım basamakları ikişer üçer atlayarak indim. Acele adımlarla resepsiyona ilerlerken onu bıraktığım yerde olmadığını gördüm.
Yüzüm asılırken soluklanana kadar olduğum yerde dikildim. Kendimi tekrar bir konuşmanın içine atamayacak kadar bitkinliğe bulandığımı hissediyordum şimdi. Ki zaten; eğer onu tanımak şu anın boynuna düşen bir şey olsaydı onu tam yerinde, resepsiyonda bulacağımı düşünüyordum.
Bu tanışma başka bir zamana aitti, başka bir günde bize düşüyordu. Geri döndüm. Yorgunluk ve uykusuzluk beni hızla yatağa taşıdı.
Bana özgü bir yorgunluktu bu, benden başka kimseye düşmezdi mesela. Böyleydim işte, her duygunun her insana bir başka ait olduğuna inanırdım. Kafamı yastığa koydum, haliyle uykuya dalmam da uzun sürmemişti.