Her şey bir anda durdu.
Yaratıklar vardı. Çekirdek vardı. Çatlayan gerçeklik vardı.
Ama sonra…
sanki biri sahneyi kapattı.
Kael gözlerini açtığında ilk hissettiği şey sessizlikti.
Ama bu sessizlik huzurlu değildi. Boş bir odanın sessizliği gibi de değildi. Daha çok, bir şeyin özellikle susturulduğu bir andı.
Yerdeydi.
Taş zeminin soğukluğu avuçlarına kadar işlemişti.
Bir an nefes alıp almadığını kontrol etmedi. Çünkü nefes alıp almadığını bile tam olarak hatırlamıyordu.
Gözlerini kırpıştırdı.
Lina birkaç metre ötede uyanıyordu.
O da aynı şekilde sersemlemişti.
Ama onun bakışları daha hızlı toparlandı. Kael’e değil, çevreye baktı.
“Ne oldu?” dedi Lina.
Kael cevap vermedi.
Çünkü bilmiyordu.
Bulundukları yer artık kapıların olduğu alan değildi.
Yaratıkların çıktığı yer de değildi.
Daha sade bir yerdi.
Boş bir geçit gibi.
Ama bu sadelik normal değildi. Sanki her şey silinmişti.
Kael ayağa kalktı.
Bir şey hissetti.
Tanıdık bir şey.
Ama ne olduğunu hatırlamıyordu.
Lina etrafına baktı.
“Bu… kapanmış.”
Kael başını çevirdi.
“Ne kapanmış?”
Lina ona sert baktı.
“Az önce olan şey.”
Kael bir an durdu.
Sonra yavaşça:
“Az önce ne oldu?”
Lina’nın yüzü değişti.
Bu sadece şok değildi. Daha derin bir şeydi.
“Kael… dalga geçme.”
“Yaratıklar vardı. Çekirdek vardı. Gerçeklik kırılıyordu.”
Kael gözlerini kısarak baktı.
“Ben hiçbir şey görmüyorum.”
O an Lina geri adım attı.
“Tamam…” dedi. “Bu artık normal değil.”
“Sen…”
“Deliriyorsun.”
Kael bir adım attı.
“Ben delirmiyorum.”
“Ben sadece hatırlamıyorum.”
Bu cümle ortamı daha da ağırlaştırdı.
Lina silahını indirmedi.
“Hatırlamıyorsun mu?”
“Az önce hayatımızı kaybediyorduk.”
Kael bir süre sustu.
Sonra çok daha düşük bir sesle konuştu.
“Hayat… dediğin şey burada sabit değil.”
Lina gözlerini kısmıştı.
“Bu ne demek?”
Kael etrafına baktı.
Sanki bir şey arıyordu.
Ama bulamıyordu.
“Bu yer… sabit bir dünya değil.”
“Burada olan şeyler kaydedilmiyor.”
“Hatırlanmayan şey… olmamış sayılıyor.”
Lina kısa bir kahkaha attı.
Ama bu eğlenceli değildi.
“Harika.”
“Şimdi de gerçeklik seçmeli hafıza mı oldu?”
Kael ona döndü.
“Ben bunu açıklamaya çalışıyorum.”
Lina bir adım yaklaştı.
“Hayır.”
“Sen bunu uyduruyorsun.”
Bir sessizlik oldu.
Sonra Lina daha sert konuştu.
“Kael, bana dürüst ol.”
“Sen gerçekten ne zaman geldin buraya?”
Kael durdu.
Bu soru onu ilk kez gerçekten sıkıştırdı.
Gözleri bir an boşaldı.
“Bilmiyorum.”
Lina kaşlarını çattı.
“Nasıl bilmezsin?”
Kael yavaşça başını tuttu.
“Hatırlamıyorum.”
“Uyandığımı hatırlıyorum.”
“Öncesini… yok.”
Lina geri çekildi.
“Bu imkânsız.”
Kael ona baktı.
“Burada hiçbir şey imkânsız değil.”
Lina bir an sustu.
Sonra sesi değişti.
“Benim hatırladığım tek şey şu:”
“Buraya bir görev için geldim.”
“Ve sen… bana rehberlik ediyordun.”
Kael dondu.
“Ben sana rehberlik mi ediyordum?”
Lina başını salladı.
“Evet.”
“Ve şimdi bana hiçbir şey hatırlamadığını söylüyorsun.”
Kael’in sesi ilk kez kırıldı.
“Ben sana yalan söylemiyorum.”
“Ben gerçekten hatırlamıyorum.”
Lina bir adım daha geri çekildi.
Gözleri Kael’i inceliyordu.
Sonra çok net bir cümle söyledi:
“Ya sen hiç var olmadıysan?”
Bu cümle Kael’i vurdu.
Ama Lina devam etti.
“Ya sen sadece benim zihnimde oluşturulmuş bir şeysen?”
“Ya bu şehir… bizi bile yazıyorsa?”
Kael sertleşti.
“Bunu ciddiye mi alıyorsun?”
Lina bağırmadı.
Ama sesi daha tehlikeliydi.
“Ben burada bir şey gördüm Kael.”
“Ve o şey bana ‘sen zaten ölmüşsün’ hissini verdi.”
Kael durdu.
Bir an hiçbir şey söylemedi.
Sonra çok düşük bir sesle:
“Ne demek ölmüş?”
Lina gözlerini kaçırdı.
“Bilmiyorum.”
“Belki de hepimiz öldük.”
“Ve bu sadece hatırlanmayan bir devam.”
Bu cümle Kael’i daha çok sarstı.
Çünkü bir şey fark etmişti.
Eğer Lina haklıysa…
o zaman “kendisi” bile gerçek olmayabilirdi.
O anda zemin hafifçe titreşti.
Ama bu yaratık sesi değildi.
Daha çok bir “geri yükleme” hissi.
Sanki bir şey, az önce olan her şeyi tekrar yazıyordu.
Kael başını kaldırdı.
“Bir şey oluyor.”
Lina hemen hazırlandı.
“Ne?”
Kael cevap vermedi.
Çünkü artık kendisi bile emin değildi.
Ve o an, çok kısa bir saniye için…
Kael bir görüntü gördü.
Karanlık bir odada yatıyordu.
Gözleri açıktı.
Ama hareket etmiyordu.
Ve biri onun üzerine eğilmişti.
Yüzü görünmüyordu.
Ama sesi tanıdıktı.
“Hatırlamaya başlama.”
Görüntü kayboldu.
Kael geri sendeledi.
Lina ona baktı.
“Ne gördün?”
Kael cevap vermedi.
Çünkü ilk kez şunu düşünmeye başlamıştı:
Belki de Lina haklıydı.
Belki de gerçekten ölmüştü.
Ama o zaman bile aklındaki tek soru şuydu:
“Ölü bir şey nasıl hatırlar?”