Öncelikle kitabıma hoşgeldin. Umarım kitabımı seversin ve kalbinde ufakta olsa bir başka noktaya sahip olur:)
Bölümü ne zaman okuduğuna dair bir tarih bırakırsan çok mutlu olurum;)
Başlıyoruz, kemerlerinizi bağlayın Ankara'ya uçarak gidecek bir otobüsün içindesiniz 😘
*******
"Bu evde bana yardım edebilecek bir insan evladı yok mu?" Canım anam yine isyankar sesiyle günümün açılışını yapmıştı. Allah seni başımdan eksik etmesin anam kadın.
Yatağımdan kalkıp, perdemi açmamla şırfıntı güneş, ışınlarını gözlerime gönderirek gözlerime veda etmeme izin vermemişti. Güneşten de nefret ediyorum.
Günaydın canım Ankaram, Allah'ın cezası mahallem. Bugünde Allah belamı vermediği için mecburen sümüklü mendile benzeyen hayatıma kaldığım yerden devam etmek zorundayım.
Mutluluk ve iyilik akan dualarımıda ettiğime göre bugün de başıma her iş gelebilir. Çünkü bugün kendimi ana kadın karakter gibi hissediyorum.
Nasıl olduğumu sormayın, içeriye giren müşterisi Urfa kebap isteyen bir Adanalı kebapçı ruh hâli var üzerimde. Gergin, sinirli ve bir parça içim buruk.
Sanki birileri bile bile benim sinirimle oynamaya çalışıyor. Amacı ne, onu hâlâ çözebilmiş değilim. Ama sinirlerimi hoplatmaya çalışan o kişiyi bir bulayım, o zaman bende eğleneceyim.
" Ülkü! Kızım aşağı inmeye niyetin var mı yok mu? Yoksa ben oraya gelip, küçüklüğünde ki gibi elime terliğimi alıp, götünü kızartayım mı?"
İşte kaç yaşına gelirseniz gelin, isterseniz 24 yaşında özel bir kreşte anaokulu öğretmeni olun (kreşten ayrılamadan önce öğretmendim) ama anneniz bütün bunları umursamadan sanki siz hâlâ 10 yaşındaymışsınız gibi devam eder.
Büyüdüm anne büyüdüm! Azıcık kendi halime bırak ya. Ama hayır, illa Ülkü'nün hayatına o laz burnunu sokacaksın. İlla sokman lazım yani.
" Ülkü! Bak geliyor tabanı çiçek kabartmalı terlik."
Sanırım kalkmazsam terlik gazisi olacağım. Yatağımda insanın gördüğü zaman içime cin kaçtığını düşünülecek esneme hareketlerimi yaptım. Yatağımın tam karşısında dolabım vardı. Dolabımda ki aynadan halaya kalkmış saçlarıma sabır dileyen bakışlar attım.
Odamdan çıktığım gibi yengemle denk düşmüştük. Mehmet Emin abimin gül kokulu eşi Gülçiçek. Herkesin yengesi cadı olurdu normalde ama benim yengem bir taneydi. Gülçiçek yengem benim her zaman arkamı toplar, herhangi bir ortamda her zaman beni savunurdu.
Şuan ise 7 aylık hamileydi. Bir erkek yiğenim olacaktı. Adı ise çoktan hazırdı; Gökhan Ulu olacak adı. Gökhan ismini yengem, Ulu ismini ise ben koymuştum. Abimse hanımcılığını yapıp yengeme bu isim konusunda karışmamıştı.
" Günaydın Ülkü. Sabah sabah yüzünden nurlar çıkıyor." dedi gülerek. Elinde çamaşır sepetini görünce hızlıca, ona fırsat bile vermeden almıştım ama alırken de dikkat etmiştim.
Gülçiçek yengemin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Ellerini öne doğru uzatıp, sepeti almaya çalıştığında hızlıca geri çekilmiştim.
Hamile kadın ağır iş mi yapar ya! Hamilesin hamile, uzat ayaklarını dinlen, bunu da mı ben öğreteyim ya! Üstelik ben hamile bile değilim.
" Ülkü sepeti ver!" dedi yengem. Sesinden inat akıyordu. Hayır yani normal hamile kadınlar iş yapamamak için bahane bulur, bizim hamile yenge inadına inadına iş yapıyor.
" Olmaz yenge, nedir senin kendinle alıp vermediğin. Hamilesin hamile, git dinlen işleri de ya abime ya da Özlem ablama yık. Ben yıllardır öyle yaparım ve her zamanda işe yarar."
" N'oluyor burada?" abim bir tanecik karısının (zaten bir tanecik karısı olmasa olay var) sesini duyduğu gibi buraya tünemişti. Ee madem tünemişti iş vermemek hata olurdu.
" Ağabeyim, benim heybeli yaman Mehmet Emin abim. Sana zahmet ama," derken, elimde ki sepeti abimin ellerine zorla tutuşturup, kucağına sıkı sıkı bastırdım. "Şu sepete ki işleri bir hallet. Malum ben yeni geldim, yorgunum. Yengem de gördüğün gibi 7 aylık hamile ve bu iş çok zor, o yüzden bize sen lazımsın."
Daha abimin ağzını açmasına bile izin vermeden yengemin koluna girdim ve merdivenlerden indirmeye başladım.
Gülçiçek yengemin ağzından bir kıkırtı kaçmıştı. "İlahi Ülkü, yine işi benim kocamın üzerine yıktın ya, ne olacak senin bu üşengeç hallerin." dedi hem dalga geçen ama aynı zamanda sitemkar çıkan sesiyle.
Umursamazca omuz silktim. "Aman be yenge, evin en küçük çocuğu isem benimde bir farkım olsun değil mi? Hem bur şey olmaz kocan alışık benim kölem olmaya, koymaz yani ona."
Nihayet aşağı indiğimizde karşımda o müthiş tabanı çiçek kabartmalı terliği ile annem vardı. Demek ki biraz daha geç kalsaydım, annem Vurun Kahpeye güncel versiyon çekecekmiş. Zalim kadın, sırf bir film uğruna beni harcayacakmış. Yazıklar olsun.
Ama terlik hamile yengemi görünce anında yine annemin ayağını bulmuştu. "Gülçiçek günaydın kızım." dedi annem şefkat dolu bir sesle
Ama bana gelince 'Ülkü geliyor terlik' üveyim ben üvey başka bir açıklaması olamaz bunun. Yoksa bu kadının bana garezi olmamasını başka bir şekilde açıklayamayız.
" Ülkü!" Bende bana ne zaman sıra gelir diyordum. Sahte bir gülümsemeyle -ki annem benim bu sahte gülümsemeyi yaptığım zaman cinleri horon teperdi, sonra da beni tepmeye çalışırdı- "Günaydın anam kadın." dedim.
" Ülkü ben kaç saattir sana sesleniyorum? Sesimi bütün mahalle duydu, kalktı ama bir sen kalkamadın kızım. Yemin ediyorum benim artık seni komşulara özel olarak tanıtmama gerek kalmadı, ben bağıra bağıra seni tanıtım.
" Bende seni seviyorum anneciğim. Ee kahvaltıda ne var?" diyip mutfağa girdim. Eğer annemin dediklerini takıp, bir de bana dedikleri için kavga etsem yemin ediyorum mahalleden kovulurduk.
Mutfağa girdiğimde babam dertli dertli yemek masasında ki annemin hazırladıklarına bakıyordu.
" Baba?" Sesimi duyduğu gibi kafasını kaldırıp gülümsedi. " Günaydın kızım." dedi ama bir gözü hâlâ masadaydı, niye yemiyordu ki?
" Baba hayırdır, niye yemiyorsun? Annem yoksa içine zehir mi attı?" dedim dalga geçercesine.
" Kız zilli sen ne diyorsun?" diyip çok kıymetli totişime bir terlik vurmuştu annem. Ben canımın acısıyla ellerimi totişime götürürken annem yanımdan sinirle geçmiş, ve eline iki tane 5 litrelik su bidonu almıştı.
Tekrar bana dönüp, "Çabuk git üstünü giyin Ülkü. Sonra da derhâl aşağı in, şu doldurmaya gideceksin. İtiraz istemiyorum, suyu da çabuk doldur misafir gelecek birazdan." diye saydırarak benim ağzımı açmama müsade etmemişti.
" Anne muslukta su mu akmıyor? Ben niye gidip su dolduruyorum? Hem abim ne güne ablam ne gününe duruyor?"
" Ablan fırına ekmek almaya gitti, abinse çamaşır seriyor ve sende o spor salonlarına gidip, para dökmenin bir faydası olup olmadığını bana kanıtlayacaksın."
Al işte yine beni spor salonlarından vuruyor. İyi ki bir kereliğine gittim, hemen yüzüme vur hemen. Mazallah boğazında kalırda boğulursun, sonra da mezar taşına ölüm nedenim kızımın spor salonları yazdırırsın. Mazallah.
Mutfaktan çıkıp, merdivenleri hızlıca tırmanıp, odama girmiştim. Dolabımı açıp, elime ne geçtiyse giymiştim. Saçımı ise dağınık topuz yapıp, tekrar odamdan çıkmış, aşağı hızlıca inmiş ve elinde bidonlarla bekleyen annemin elinden bidonları almıştım.
Ayakkabılıktan ayakkabılarımı giyip, bizim evin bahçesinden çıkmıştım.
Annemler Ankara ben üniversiteyi kazandığım zaman taşınmıştı. Bense üniversite için İstanbul'a gitmiş sonra da orada özel bir kreşte anaokulu öğretmeni olarak işe başlamıştım. Arada sırada gelirdim annemlerin yanına.
Şimdiyse çalıştığım yerden ayrılmıştım ve yazı çok sevgili annemin baskılarıyla burada geçirmek için gelmiştim.
Mahalleye ise henüz adapte olamamıştım. Abim belli başlı yerleri gezdirmişti. Örneğin şuan gideceğim o kutsal çeşme gibi. O çeşmenin suyula demlenen çayın çok güzel olduğu söyleniyor.
Alt tarafı ise bir su, ne kadar harika bir çay deneyimi sunabilir ki? Neyini bu kadar abartmış olabilirsiniz ki?
Kendi kendime tartışırken, abimin öğrettiği sokakları da geçiyordum. Tam yine birinden geçecektim ki, duyduğum araba kornası sesiyle olduğum yerde duraksadım.
Kafamı hemen soluma çevirdiğimde siyah bir arabayla dip dibe olduğumu gördüm. Derken arabanın camı açıldı ve tanımadığım (mahalleden olsa bile tanımam) bir adamın kızgın bakışlarına maruz kaldım.
" Bacım dikkat etsene, niye sağına soluna bakmıyorsun ki?" diye bağırdı.
" Pardon." diyip konuyu daha fazla uzatmadım. Tartışacak veya inatlaşacak hâlde değildim. Hem suç zaten bendeydi. Kontrolsüz yola atlamıştım.
" Sen bu mahalleden misin?" Kaşlarımı çatıp, ters ters baktım adama. Sana ne acaba? Arkamı dönüp, yürümeye devam ettiğimde kapı açılma kapanma sesini duydum.
" Ben bu mahalledenim ve seni daha önce burada hiç görmedim. Kimlerdensin sen?" diye sordu arkamdan. Bense dönem zahmetine bile girmedim.
" Konuşma gibi bir yeteneğin olduğunu biliyorum, bence kullanmalısında. Yoksa insanlar senin ne dediğini algılamaymaz."
Göz devirip arkamı döndüm. " Şeref cinler familyasının soy dalındanım ben. Görünmezlik tozum bitti, o yüzden görünmeye başladım. İznin olursa gidip, tozumu alıp gücümü kavuşacağım." Sesimde ki alay yüzüme de vurmuştu.
" Kimin kardeşin olduğunu anladım." diyip arabasına geri bindi. Bende arkamı dönüp, yoluma devam ettim.
Nihayet çeşmeye vardığımda içimden Allah şükrettim. Hızlıca bidonları doldurmaya başladım. Birinci bidon bitip, ikinciye geçtiğim de "Sen Özlem'in kardeşi misin?" diye soran ince sesle kafamı kaldırdım.
Ablamın yaşlarında ama benden kısa, kızıl saçlı, kahverengi gözlü bir kız başında dikiliyordu.
Gerçekten çok güzel diye geçirdim içimden. Yanlış memlekete dünyaya gelmişsin bacım. İskandinav ülkelerinden birinde doğman daha mantıklı olurdu. En azından bir manken olurdun tahminimce.
İkinci bidonu da doldurduktan sonra ayağa kalktım. Boy farkımız ortaya çıkmıştı bu sayede. "Evet kardeşiyim." dedim.
Kız yüzüne sahte mı değil mi anlamadığım bir gülümseme kondurup, "Ablan bize çok güzel fotoğraflarını göstermişti ama sen biraz tersi çıktın." dedi.
Gülümseme sahteymiş, anlamış olduk. Hem ne bekliyorsun bacım, hep elbiseyle ortalıkta dolaşayım mı? Benim de rahatlayacağım zamanlar olamaz mı?
" Manken gibi gezmeye gerek duymuyorum. Gördüğün gibi bidon doldurmaya geldim ve izin verirsen evime gideceğim. Hoşçakal turunç reçeli."
Bidonları saplarından sıkıca kavrayıp, kaldırdğımda "Adım Asel." demişti turunç reçeli. Ona ters bir bakış atıp, " İsim hafızam kötü, adını yanlış söylersem alınma." diyip arkamı dönüp yürümeye başladım.
Turunç reçeli ve o arabalı deli sinirimi bozduğu için daha hızlı eve dönmüştüm. Bahçeye girdikten sonra kapıya doğru adımladım.
Bidonları yere indirip, belimi esnetim ve zile bastım. Bir yandanda ayakkabılarımı çıkarmıştım.
Kapıyı Gülçiçek yengem açmıştı yanında ise kazıklar kazığı abim vardı.
" Hoşgeldin civciv." dedi pis pis gülerek. Yengem ise çatık kaşlarla abime dönüp, "Bidonları alsana Mehmet Emin, hamile hamile ben mi alacağım." dedi kızgın sesiyle.
Abim anında hazır ola gelmiş bidonları alıp, mutfağa yol almıştı. Bende içeriye girip, kapıyı kapatmıştım. Lavaboya doğru ilerlediğimde yengem arkamdan "Dinçer abi geldi, ona mutlaka hoşgeldin de güzelim." demişti.
"Tamam." diye bağırdım. Hızlıca lavaboya girdim., önce ellerimi sonra da terlediğim için yüzümü yıkamıştım, ve hemen de kurulamıştım. Topuzumu bir kez daha baştan aşağı yaptıktan sonra lavabodan çıkmıştım.
Mutfağa yaklaşırken, içerde Dinçer denilen adamın yüzüne Hoşgeldin demeye çekindiğim için uzaktan uzağa demek mantıklı gelmişti.
" Hoşgeldin Dinçer.." Demeye başlaydım, tam mutfağa girdiğimde siyah arabalı deliyle göz göze gelmiştim. "Abi." kelimesi ağzımdan fısıltıyla. Ben ona şaşkın şaşkın bakarken onda en ufak bir şaşkınlık bile yoktu.
" Hoşgeldin kızım, tanıştın mı Dinçer abinle?" diyen annemse bu ortamın baharatı olmuştu.
Benim gerçekten de gram şansım yoktu.
İnşallah bölümü beğenmişsinizdir.
Görüşmek üzere :) :)
