İçeriğe geç

MAĞARALARIN EFENDİSİ

Bölüm 1 · 6 dk okuma

MAĞARALARIN EFENDİSİ

Bölüm 1

BATAKLIK

Başımın ağrısıyla beraber gözüme vuran göz kamaştırıcı gün ışığıyla gözlerimi zar zor aralayarak etrafı kolaçan etmek istedim ancak nerede olduğumu ilk başta anlayamadım.

Başım o kadar çok ağrıyor ve bedenim baş ağrımla birlikte o kadar çok acıyordu ki hissettiğim keskin ağrılarla inleyerek art arda sertçe öksürdüm. Ardından kollarım ve bacaklarımdan destek alarak ayaklanmaya çalışırken bir yandan da tam net olmayan görüşümle etrafıma bakınmaya devam ediyordum.

Ancak gerçekten nerede olduğum hakkında bir fikrim yoktu, etrafım tamamen ağaçlar ve yosunlarla kaplıydı. Sanırım bir ormandaydım ama buraya kendi kendime gelemeyeceğime göre ya uyurgezerdim ya da bu korkunç bir kâbustu.

İkinci seçeneğin olması için Tanrı'ya dua ediyordum.

İçime yavaş yavaş işlemeye başlayan korkumu gidermeye çalışarak derin bir nefes aldım, verdim ve titreyen vücudumla zar zor da olsa doğrulmayı başarıp dengede durmak için kendimce büyük bir çaba gösterdim. Resmen bedenim bana karşı olmak istercesine bana saldırıyor ve düşürmeye çalışıyor gibiydi, başımın ağrısı ve görüşüm için ise hiçbir şey demek istemiyordum.

Cidden ağlayacak hâle gelmiştim ve kafamda ise soru işaretleri cevapsız bir şekilde dönüp dolaşarak zihnimi allak bullak ediyor, mantıklı düşünmemi engelliyordu.

En sonunda bulanıklık tamamen geçtiğinde etrafı biraz daha izledim, dikkatle önümü, arkamı, sağımı ve solumu herhangi bir tehdidin olup olmadığını anlamaya çalışırcasına kontrol ettim. Sonra ise başımı yan tarafa, doğuya, doğru çevirip oraya doğru yürümeye başladım ama yürümek bile benim için birden bir savaşa dönmüştü.

Gerçekten bacaklarım kırılacak kadardı, her tarafım çok acıyordu ama şu anda bunu sorun etmemeye ve buraya nasıl geldiğimin, nerede olduğumun cevabını bulmak için çabalıyordum.

Neredeydim ben, buraya nasıl gelmiştim, kim getirmişti, uyurgezer miydim, kaçırılmış mıydım, eğer kaçırıldıysam beni neden bu ıssız ormana bırakmışlardı, burada benden başka kimse var mıydı, beni kaçıran kişinin amacı neydi, bir kâbusta mıydım yoksa bütün bunlar gerçek miydi? Bilmiyordum.

Ah, kafamda öyle çok soru vardı ki hepsine mantıklı bir cevap bulmak cidden imkânsız gibiydi. Ne yapacaktım ben, gerçekten hiçbir fikrim yoktu ama bildiğim bir şey vardı ki o da şu anda bir kâbusta olup olmadığımı anlayabilirdim.

Hemen kendimi cimcikledim, vücudumdaki bazı noktaları sıktım ve gözümü birkaç kez kırpıp açtım ancak maalesef ki gözümü yatakta açmadığım için tüm bunlar gerçekti. Bir ormandaydım ve cevapsız bir şekilde vücudumdaki tüm ağrılarla baş etmek zorundaydım!

Endişe beni ele geçirmeye devam ederken ben ise zihnimdeki soruları savuşturup mantıklı bir cevap, buradan çıkacak yolu arıyordum ama bu orman gözüme o kadar büyük geliyordu ki sanki çıkış yokmuş gibi hissediyordum. Burada gerçekten de kapana kısılmış olabilirdim ve eğer cidden sıkışıp kalmışsam işte o zaman ayvayı yemişim demektir.

Kalbim küt küt atarken bir anda kalbimin sesini duyacak gibi hissettim, ardından sertçe yutkunarak parmaklarımla şakaklarımı ovuşturup kendime gelmeye çalıştım ancak bu biraz zordu.

Hatta baya bir zordu.

O esnada çaresizlikle gözümden bir damla yaş süzülüp al yanağımdan yere damladı, titremelerim artmaya devam ederken yüzüme hafif bir rüzgâr eserek açık kahverengi saçlarımı birbirine karıştırdı.

Burada öylece beklemenin mantıklı olmadığına karar verip bu sefer durmayarak ne olursa olsun yürümeye koyuldum ve yaklaşık yarım saate kadar yılmadan veya yere yığılmadan bir umutla yürüdüm. Fakat yine elime hiçbir şey geçmediğinden aniden tüm sakinliğimi yitirip bir çığlık patlattım ve yere çömelirken çığlığım tüm ormanda gürültüyle yankılandı.

Dizlerimin üstüne çökük bir hâlde bir kez daha bağırarak birilerine yardıma ulaşma isteğiyle, "Kimse var mı, birileri beni duyuyor mu?" diye seslendim ama yine bir yanıt gelmedi. Resmen ses seda yoktu, sadece benim inlemelerim, ağlamalarım, bağırıp çağırmalarım ormanda öylece yankılanıp cevap alamayarak sessizliğe gömülüyordu.

Bu... Berbattı, yalnızlık gerçekten de çok korkunç ve berbat ötesi bir hisken üstüne insanı tüylerine kadar ürpertiyor, aynı zamanda da fazlasıyla çaresiz hissetmesine sebep oluyordu. İşte, ben de tam olarak yalnızlığın getirdiği berbat ötesi duyguları yaşamaya başlamıştım ve en kötüsü ise tam şu anda içimi bir ölüm korkusu kaplamıştı.

Evet, belki de hayatım boyunca hiç bunu düşünmemişken şimdi ise burada susuz, aç, aciz, çaresiz ve kafam karışık bir hâlde resmen öleceğimi düşünmüştüm. Ben gerçekten ölümü düşünmüştüm.

Bir süre öylece sırtımı kalın ağaç gövdesine yaslayıp ağlayarak kendimi daha da berbat bir hâle getirdikten sonra yaşlı gözümü sağıma çevirdim ve tam o sırada gözüme bir mağara çarptı.

Umudumu şu anda yitirmişken, mantıklı bir sebep düşünmeyi bırakmışken ve en kötüsü ise pes edip ölümü veya yardımı beklemeye koyulmuşken karşıma bu mağaranın çıkması sanırım benim için iyiye işaret olabilirdi.

Adımlarımı hızlıca mağaraya doğru yönlendirdim ve mağaranın tam girişinde durup, "Orada birisi var mı?" diye seslendim ve yanıt alamadığım anda mağaraya girmeye hazırlanırken bir anda duraksadım. Adımlarım dururken yeşillerimle içeriye göz atmayı denedim ancak mağaranın içi güneş ışıklarının tüm parlaklığıyla vurduğu dışarının aksine o kadar karanlık görünüyordu ki göz gözü görmüyordu.

İçimden bir ses bana girme, başına bir şey gelebilir, diye seslenirken diğer yanım ise girmem gerektiğini, burada birilerini bulup kurtulabileceğimi söylüyordu.

İki tane birbirine zıt yanım kavga ederlerken başımı ellerimin arasına aldım, sessizlik içerisinde bir süre derinlemesine düşünüp en sonunda girmeye karar vererek ilk adımımı karanlık mağaraya doğru attım. Ardından korkusuzca ilerlemeye devam ettim ve mağara dışarıdan daha soğuk olmalı ki bir anda gelen bir üşümeyle tekrardan titremeye başladım ancak bunu pek umursamadan yola devam ettim.

Ama bu ilerlemem çokta uzun sürmedi.

Duyduğum bir sesle irkilerek yerimden sıçradım, korkum beni tekrardan kucakladı, nefes alış-veriş hızım değişti, kalbim endişeyle çarpmaya başladı ve terlemekten tüm üşümem çekildi.

Bu ses sanki mağara birazdan başıma yıkılacak gibi bir sesti, sanırım bir taş yere çakılmıştı ve bu da iyiye işaret değil gibiydi, aksine iç sesim birazdan kötü şeylerin yaşanacağını haykırıyor, beynim uyarı sinyalleri veriyordu.

İç sesim haklıydı, başıma bir şey gelecekti ve ben maalesef ki yine yanlış karar vererek bir halt yemiştim. Bu mağaraya kesinlikle ama kesinlikle girmemeliyken şu anda mağaranın derinliklerindeydim ve işin kötü tarafı ise -sanki işin iyi tarafı varmış gibi konuşuyordum ve bu da sadece kendimi avutmak içindi-karanlıkta önümü bile göremiyordum.

En sonunda içimde tehlike alarmları çalarken rastgele bir yöne koşmaya başladım ve o esnada ensemdeki tüyleri diken diken eden bir ses kulaklarıma doldu.

"Sen kendini kim sanıyorsun da benim mağarama girme cüretinde bulunuyorsun?"

Bu ses yeniden vücuduma bir soğukluk yayarken korkuyla nefesimi bırakarak durmaksızın delice koşturmaya devam ediyor, asla dinlenmiyordum. Ancak beni durduran şey önümdeki kayalığa sertçe başımı çarpıp yere düşerek afallamama neden olan karanlıktı.

Acıyla, "Ah, lanet!" deyip inleyerek doğrulmaya çalışırken midemin bulantısıyla aniden yere kusup başımdan akan sıcak sıvıyı silerek ayağa kalkmayı denedim. Ancak başımı o kadar sert çarpmıştım ki başım dönmeye başlamıştı ve bu yüzden de kalkamıyordum.

Buradan acilen kalkıp topuklamam gerekiyordu ama bu durumdayken bunu yapamayacağımı da iyi bildiğimden çaresizlikle ağlamaya başladım. "S-Sen kimsin ve b-burası senin mağaran nasıl olabilir?"

Burası onun mağarası olamazdı, mağaralar ev gibi satın alınan şeyler değil, doğanın bir eseriydi.

"Derhâl çık mağaramdan yoksa olacaklardan ben sorumlu değilim!"

"Sorularıma cevap ver!" Kendimden beklemediğim bir performansla büyük bir cesaret göstererek bu manyak herife -sesinden erkek olduğu belliydi-karşı çıkmıştım ama eğer şimdi buradan çıkmazsam büyük ihtimalle sonumun geleceğini de anlamayacak kadar aptal birisi değildim.

Hemen, hem de hemen kaçmalıydım.

Birkaç kez sendelesem de birkaç dakika sonra acılarımı umursamayıp doğrularak karanlıkta yönümü bulmaya çalışıp çıkmak için büyük bir çaba gösterirken kendisinin bu mağaranın sahibi olduğunu iddia eden manyak adamın sesi ise kafamı gerçekten fazlasıyla karıştırıyordu.

"Buradan çıkamazsan sonun kötü olur! Bu mağaradan şimdi defolup git ya da seni cezalandırmama izin ver, davetsiz misafir!" diye kükrerken resmen donup kalmıştım.

"Sus, sus!" diye artık dayanamadığımdan tüm gücümü yitirip çığlık çığlığa bağırmaya ve ellerimle kafama vurmaya başladım, bunu kendimi bu saçma kâbustan uyanma umuduyla yapmıştım ama kâbus değildi! Gerçekti, cidden inanılır gibi değildi ama şu anda ben tüm bu olayları yaşıyordum.

O esnada ağlayarak geri geri giderken ayağım bir taşa takıldı ve dengemi kaybedip arkamdaki daha yeni varlığını gördüğüm bataklığa düştüm. "Hayır, olamaz!"

İlk başta içimdeki bataklığın içine çekilme korkusundan dolayı hareketlenmeye yeltensem de hareket ettikçe daha çok çekileceğimi fark ettiğimde hemen kendimi durdurdum ve burnumu çekerek hıçkırdım. "L-Lütfen birisi bana yardım etsin." Kısık sesle kendi kendime fısıldarken artık ağlamıyordum, çoktan öleceğimi düşünmeye başlamıştım ve zaten de ölecektim.

Bataklığın içine yavaş yavaş çekilmeye başladığımda gözlerimi yumdum ve onun sesini tekrardan duyduğumda sonumun geldiğini anladım.

"İşte seni yakaladım, davetsiz misafir!"

Bölüm sonu

2 yorum