İyi okumalar...
İnsanın en büyük yalnızlığı, kendine bile yabancı hissettiği andır.
-
***
Günler yorgun, geceler suskundu. Zaman, omuzlarımda bir yük gibi ağırlaştıkça ağırlaşıyordu.
Bugün hastaneden çıkma vakti gelmişti. Hastanenin önünde tekerlekli sandalyede oturan Volkan, ve aramızda kocaman bir sessizlik vardı.
Her şeyi tek tek ayarlamış, sessizce organize etmiştim. Kızların hepsini malikaneye göndermiştim. Eda biraz zorlasa da ardından bizde gideceğimiz için mecburen kabul etmişti. Boran'ı da kızları güvenli bir şekilde eve götürmesi için onlarla beraber göndermiştim.
Tekerlekli sandalyeyi arkadan iterek arabaya doğu yaklaştırdım. Kapıyı sonuna kadar açarak Volkan'a doğru döndüm, göz göze geldik.
"Hazır mısın?" diye sordum.
Başını hafifçe sallayarak gözlerini kaçırdı.
Üzerine doğru eğilerek, yavaşça kucağıma doğru aldım.
Ne başını kaldırdı, ne de yüzüme baktı. Yarasına dikkat ederek yavaşça arabaya yerleştirdim.
Tekerlekli sandalyeyi bagaja koymadım, katlayarak arabanın arka tarafına bıraktım.
Bende arabaya bindiğimde ona bakmadan arabayı çalıştırdım. Yol boyunca kimse konuşmadı. Aramızda sadece derin bir sessizlik vardı.
Volkan'a bir bakış attım. Camdan dışarıya bakıyordu, ama hiçbir şey görmüyor gibiydi. Dalgındı.
Dışarıyı seyredebilmesi için hızımı düşürdüm. Yürüyemeyeceği için sürekli evde olacaktı, uzun bir süre seyretmesine izin verdim.
***
Malikanenin kapılarının önüne geldiğimizde camı açarak kapıyı açmalarını söyledim. Volkan'ı kendi evinde yalnız bırakmak istemediğimden, bundan sonra bizim evde kalacaktı. Hem zaten bana fark etmiyordu, istediği gibi kalabilirdi.
Ağır hareketlerle arabadan indim. Arkadan tekerlekli sandalyeyi çıkartırken, Eda hemen dışarı çıktı. Saatlerdir bizi bekliyor olmalıydı. Volkan'a doğru ilerleyerek kapıyı açtı. Ona bakarken gözleri doluydu, zorlukla gülümsedi. Onu ilk kez bu halde karşılıyordu.
Volkan'ı alarak yavaşça tekerlekli sandalyesine oturtturdum. "Hoş geldin," dedi Eda hüzünle. Volkan cevap vermedi. Sadece başını hafifçe eğdi. Eda onu arkasından iterken hiçbir şey söylemedi. Kafasını kaldırıp korumalara bile bakmadı, korumalarda aynı şekilde başını. Ona bakarak utandırmak istemediler, bu benden gelen bir emirdi.
İçeriye girdim. Çok sessizdi. Her şey yerli yerindeydi ama sanki hiçbir şey eskisi gibi değildi. Eski neşe, şen kahkahalar kalmamıştı artık.
Omuzumda bir el hissettim, bakışlarım hızla elin sahibine döndü. Ne ara yanıma geldiğini fark etmemiştim. Kara gözleri bana bakarken gözlerinde kayboldum. O bir çift mavi gözde kaybolurken, ben bir çift kara göze ölüyordum.
"Yorgunsun," diyordu. "Biraz dinlen."
Derin bir nefes alarak, yüzümü sıvazladım. Cevap bile vermedim. Adımlarım merdivene yöneldi, ağır adımlarla odamıza yöneldim. Adım seslerinden peşimden geldiğini biliyordum.
Kapıyı açarak içeri girdim. Yatağa doğru ilerleyerek oturdum. Belimdeki silahı çıkararak komidine koydum, saatimi çıkardım. Yanıma oturdu, hiç konuşmadık. Bir süre sonra hiçbir şey söylemeden, ayağa kalkarak banyoya girdim.
Aldığım nefes bile ruhuma ağır geliyorken yanında duramazdım.
Duşun altına girerken sıcak suyu açtım, içim soğuktu. Su vücudumdan akarken oyalanmadan yıkandım. Yorgundum, birikmiş işlerim ve dahası dağılmış bir ailem vardı.
Duştan çıktım. Suyun buharı hala aynayı kaplıyordu. Gözlerim kanayan yarama takıldı. İçimdeki yaralar kanıyorken dışarıdaki hiçbir şeydi. Yaranın kanaması dursun diye pansuman bile yapmadan rastgele bir bandaj yapıştırdım üstüne.
Ardından üstüme rahat bir şeyler giydikten sonra saçımı havluyla gelişigüzel kuruladım.
Aynanın karşısına geçtim, elim jilete gitti. Sakalım uzamıştı. Yorgun bir bakış vardı gözlerimde. Sanki günler değil, aylar geçmişti.
Tıraş köpüğünü sürdüm. Jileti çeneme doğru götürdüm. Metal soğuktu. İlk çizik sessizce geçti cildimden.
Çenemden kayarken aynadaki yansımama baktım.
Karşımda bir adam vardı. Gözlerinin altı çökmüş, bakışları sönmüştü. Tanıdık biri değil gibiydi ama yabancı da değildi. Bu adam bendim. Üstümde birikmiş acıların yükü vardı.
Volkan'ın yürüyememesi ondan daha çok canımı yakmıştı. Ve içimdeki ateşle birlikte pişmanlığım da büyüyordu.
Soğuk metal bir kez daha çenemden kaydı. İnce bir çizik bıraktı tenimde ama canım yanmadı. Acı içeride, daha derin ve sessiz bir yerdeydi.
Tek tek çizgileri çektim. Son çizgiyi çektikten sonra jileti kenara koydum. Yüzümde köpük kalmamıştı. Musluğu açtım. Avuçlarıma soğuk su doldurarak yüzümü yıkadım.
Her bir damla soğuk su beni kendime getirmek içindi.
Son bir kez daha aynaya baktıktan sonra banyodan çıktım.
Orkide ise benim bıraktığım yerde uyuyordu, üstü açıktı. O da bu birkaç günde yıpranmıştı. Hiç uyumamıştı. Yatağa doğru ilerleyerek rahat bir şekilde uyuması için başını yastığa koydum. Üstünü örttükten sonra hemen yanına uzandım.
Kollarımın arasına çektim, yüzümü saçlarına gömerken kokusuyla gözlerimi kapattım.
***
Orkide'den
Kollarının arasında olduğum sıcaklığa, daha fazla sokuldum. Burnuma dolan okyanus kokusuyla derin bir nefes aldım. Huzur nedir diye sorsalar, bu koku derdim. Ellerim yüzüne çıktı, başımı biraz daha kaldırarak burnumu boynuna yaklaştırdım. Burnuma okyanus kokusuyla karışık tıraş losyonu kokusu geldi. Ferahlatıcıydı.
Derin bir nefes alarak gözlerimi araladım. Perdeden sızan sabah ışığı, odanın loş bir ışıkla aydınlanmasını sağlıyor, duvara yumuşak gölgeler düşürüyordu.
İçim huzurla doluydu çünkü onun kollarının arasındaydım. Elimde olsa bir ömür boyunca onun kollarının arasında kalmak isterdim ama mümkün değildi.
Yavaşça kollarının arasından sıyrılarak, doğruldum. Belimdeki eli doğrulmamla boşluğa düşerken yüzüne baktım. Derin bir uykuda gibiydi. Günler sonra belki de bu denli huzurlu uyumuştu. Uyandırmak istemeyerek sessizce yataktan çıkıyordum ki çarşaftaki kanı gördüm.
Bir an kanamam olduğunu düşündüm ancak daha vardı. Bu kan, benim kanım olamazdı. Ürperdim.
Çarşafla hızla üstünü açarken gözlerim bedeninde gezindi. Giydiği tişört üstünden biraz sıyrılmış, karnını açığa çıkarmıştı. Elim tişörtüne gitti, ıslaktı. Tişörtünü biraz daha sıyırdığımda neredeyse bandajı kopmuş olan yarayla karşılaştım. Dikişleri patlamıştı ve yarası kanıyordu.
Bakışlarım yüzüne kaydığında yüzünde acıya dair hiçbir iz yoktu. Yarası kanıyordu ve acımıyor muydu? Bu nasıl bir hissizlikti?
Bir an bayılmış olma korkusuyla kanlı ellerimle yüzüne dokundum. "Demir," dedim sakin olmaya çalışarak. Yüzünde hiçbir tepki olmadı. "Demir," dedim bir kez daha. Ellerim omuzlarına yerleşirken panikle omuzlarından sarstım. "Demir uyan!" diyen telaşlı sesimle kaşları çatıldı. Uyanıyor gibiydi.
Gözlerini araladığında ilk yaptığı şey acıyla inlemek oldu. Eli bir anda yaraya giderken dokunmasına izin vermeyerek elini tuttum. Yeterince kanamış, yara dikişlerin etkisiyle tahriş olmuştu.
Hareket edecek gibi olduğunda omuzlarına bastırdım. "Dur, hareket etme." dedim yutkunarak. "Yaralısın."
"Sorun değil," demesi benim için başlı başına bir sorundu. "Temizleyebilirim."
"Bu halde yaranı temizleyecek durumda değilsin, yerinde kal." dedim yataktan kalkarken. Ayağım soğuk zemine değdiğinde tekrar bir ürperti hissettim. "Malzemeleri alıp geliyorum, sakın hareket etme."
Onu yatakta bırakarak banyoya geldim. Dolabın en alt çekmecesini açarken içinden malzemeleri çıkardım. Hızla banyodan çıkarken tekrar yatağa doğru yöneldim. Elindekileri bir çırpıda yatağın üstüne bıraktım. Gözlerinin kapalı olduğunu gördüğümde "Demir," diye mırıldandım, burada olduğuna emin olmak istercesine. Bir şeyler mırıldanmasıyla rahat bir nefes aldım.
"Biraz canın yanacak ama dayan olur mu?" diye mırıldandım yaraya dikkat kesilirken.
"Bir şey olmaz bana," dedi. "Acıya alışkınım."
Bir an bakışlarım yüzüne kaydı, bana bakıyordu. Bakışlarımı kaçırmadım aksine daha derin bir şekilde baktım. İçimdeki acıyı yüzüme yansıttım, görsün istedim.
Yaranın üstündeki bandajı dikkatlice çıkardım. Bir köşeye bırakırken yaranın en acı haliyle karşı karşıya geldim. Yüzümü buruşturmadan edemedim. İğrenmiyordum aksine acıyordum.
Yara derin değildi. Kanamış olduğundan hafifçe kabuk bağlamıştı. Gazlı bezle yaranın etrafını dikkatlice sildim. Daha sonra elimdeki kanlı bezi diğerleri gibi bir köşeye bırakıp yeni bir tane elime alarak yaranın üstüne yerleştirdim. Bandajla sabitledikten sonra eşyaları topladım.
Malzemeleri dolaba yerleştirdikten sonra kullanılmış olanları çöpe attım. Ellerimi güzelce yıkayıp kuruladım.
Odaya geri döndüğümde onu bıraktığım yerde bulamadım. Giyinme odasının kapısı açıktı, oraya yöneldiğimde çıplak sırtıyla karşılaştım. Eli askıda ki beyaz gömleklerinden birine gitti. Giyeceği sırada ondan önce davranarak beyaz gömleğin yakasını kavradım. Bakışları bana dönünce çatık kaşlarımla karşılaştı.
"Ne zamandan beri yaralısın?" diye sordum.
"Ben her zaman yaralıyım." dedi.
Hayır, bunu sormadığımı biliyordu. Neden bana oynuyordu?
Dolan gözlerimi görünce pişman olduğu için aralık olan dudaklarını birbirine bastırdı. Derin bir nefes verirken, "Geçen gece," dedi. "Volkan'ı zehirlemeye çalıştıkları gün."
"Neden söylemedin bana?"
Cevap vermedi. Gömleğin yakasını elimden kurtardıktan sonra giydi.
"Nereye gidiyorsun?" diye sordum.
"İşim var," dedi. Omuzlarım çöktü.
"Ne işin var?" diye sordum. Gömleğinin düğmelerini iliklerken gözlerini bana çevirdi.
Birkaç saniye cevap vermedi, uzun uzun yüzüme baktı. "Şirkete gidiyorum." dedi en sonunda.
"Bende gelmek istiyorum," dedim. Onu yalnız bırakmak istemiyordum. Hastanedeki olaydan sonra artık bana eskisi gibi yaklaşmıyordu. Bana zarar vermekten korkuyordu. Ama ben gözlerinde gördüğüm o acıdan sonra bana bir daha zarar vermeyeceğine emindim.
"Hayır," diyerek kesin bir dille beni reddetti. "Senin burada kalman lazım."
"Niye?"
"Birinin ailemizi toparlaması lazım," dedi. "Ve ben bunu yapamıyorum... Senin burada kalıp onlara destek olmanı istiyorum. Eda'yı destekle, Ceren'in yanında ol, Volkan' a eski sağlığına kavuşması için yardımcı olun."
"Peki ya sen?"
"Beni boşver, ne halde olduğumu sorgulama."
"Demir," diye mırıldandım. Oysaki gitmesini hiç istemezdim. Daha yeni bir beladan çıkmışken, bir anda eski düzene dönmek çok zor olacaktı.
Bana doğru bir adım attı. "Söyle güzelim," dedi. Kalbimin eridiğini hissediyordum.
"Gitmesen olmaz mı?" diye sordum, kollarımı bir anda ona dolarken. Sarılmamı beklemiyor olmalıydı. Çok büyük bir duygu karmaşası içindeydim, içindeydik. Hıçkırıklarla bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Hiç değilse bile kokusunda huzur bulmak, mavi gözlerinde kaybolmak istiyordum. Mümkün müydü?
"Gitmek zorundayım. Geleceğimiz için..."
Geleceğimiz için... Bizim bir geleceğimiz var mıydı ki?
Her gün ölümle burun buruna gelirken nasıl gelecekten bahsedebiliyordu?
Bizim bir sonumuz var mıydı, mutlu, mutsuz?
Bunları bilemezdik. Tek umudum sevdiklerime zarar gelmemesiydi. Onlara gelmesindi, gerekirse ben ölümü bile göze alırdım.
Saçlarımı derince koklarken şakaklarıma bir öpücük bıraktı. "Erken dönmeye çalışacağım," dedi.
"Tamam." dedim. Son kez öptükten sonra elleri saçlarımdan kaydı. Sonra da eli belimden uzaklaştı. Yerini boşluğa bırakırken saatlerin bulunduğu cam komidinin üstünden telefonunu alarak odadan çıktı.
Arkamdaki puflardan birine çöktüm. Gözyaşlarım serbest kalırken gözlerimi kapattım.
BÖLÜM SONU
İnstagram: @sidranoraa