Kahvaltı masasındaydık. Baran tek kelime dahil etmiyordu. Aynı şekilde bende. Sesizlik sadece çatal bıçak sesleriyle bölünüyordu. Cihan ve zerda birşeyler fısıldaşıp gülüyorlardı.
Baran sonunda sessizliğini bozdu; "Cihan, bugün toplantıya sen git. Şirkette önemli işlerim var."
Cihan kaşlarını çatıp ters ters baktı. "O işlerle ben ilgilenmiyorum baran. O senin işin, şirketteki işlerin de hepsi senin. Bunlara karışmıyacağımı en baştan söylemiştim."
Baran'ın sesi sertleşti, yüz hatları gerildi. "Bugünlük tek ilgileneceksin Cihan. Zor durumda olmasam, sana söylemiyeceğimi biliyorsun."
Cihan masada kalkarken soğuk bir ses tonuyla karşılık verdi; "umrumda değil. Ne yapıyorsan yap. O işlere bir günlük bile karışmıyacağım. Babam sana verdi o sorumlulukları, bana değil. Benim işim sadece otellerle."
Zerda'nın elinden tutup, birlikte masadan ayrılıp terk ettiler. Baran'ın boynundaki damarlar belirginleşmişti, çenesi kilitlenmişti. Elleri yavaşça yumruk haline geldi. Sandalyesini sertçe itti, bana bile bakmadan sadece tek bir kelime söyledi; "yürü."
Ben de ayağa kalktım ve sessizce baran'ın peşinden çıktım. O her zamanki gibi direksiyonun başına geçti, bende yolcu koltuğuna oturdum. Daha ben kapıyı kapatmadan önce baran gaz pedalına basmıştı bile. Hâlâ sinirliydi, bu her harekettinden belliydi. Kısa bir anlığına bana bakıp, sonra tekrar yola odaklandı.
Bir kaç dakika sonra sessizliği bozdu; "orada kaçmaya çalışırsan, seni bulmam bir dakikamı almaz. Ve emin ol ki dünkü gibi sakin karşılamam. O adamı da ararsın, anlaşıldı mı?"
Başımı evet anlamında salladım. Gözlerimi yolla kilitlenmişti, içimdeki korkuyla susmuştum zaten. Konuşmadı bir daha, ben de sustum.
Kısa bir süre sonra şirkettin önündeydik, o arabadan indi, hemen ardından ben de. Kapının önüne geldiğimde elimi tuttu, refleksle rahatsızlıkla çekmeye çalıştım ama bırakmadı. Sıkıca tutuyordu. Çevremizdeki çalışanlar şaşkın ve meraklı bakışlarla bize bakıyordu. Başımı utançla eğdim, göz göze gelmemek için.
Onun odasına girdiğimizde direkt masasının arkasına geçti ve oturdu. Ben ise hâlâ ayaktaydım, gözlerini kaldırıp soğuk bir ifadeyle, "odana geç, işlerini yap. Erkeklerle konuşma, gerekirse kimseyle konuşma. Odandan da çıkma," dedi.
Gözlerimi devirdim ama hiç bir şey söylemeden arkamı dönüp çıktım. Koridorda yürürken herkes bana bakıyordu, adımlarımı hızlandırdım. İçimden baran'ı gerçekten öldürmek istiyordum. O bakışlar, o emirler.... Hepsi üst üste biniyordu.
Kimseyle göz göze gelmemek için başımı öne eğip odama girdim. İçeri girer girmez başımı çevirip camın ardından baran'ın ofisine baktım. O da bir anda bana göz ucuyla baktı, sonra hiç bir şey olmamış gibi işine döndü.
Derin bir nefes alıp koltuğa oturdum. Bilgisayarı açtım ve şirketteki işler hakkında kontrol etmem gereken şeylere göz atmaya başladım. Bu dört duvar arasında, diken üstünde geçen bir mesai günü daha başlamıştı....
Yaklaşık bir saat sonra kapı aralandı ve içeri baran girdi. Onu görünce otomatik olarak ayağa kalktım. Yavaş adımlarla yanıma kadar geldi, gözlerini gözlerime kilitledi. Elini yanağıma koyup parmaklarıyla hafifçe tenimi okşadı. "Benim bir kaç saatlik işim var. Onları hallederken sen burada kal. İşlerimi bitince gelip alırım seni, tamam mı?"
Bir de "tamam mı" diye soruyordu. Sanki hayır deme şansım varmış gibi.... Hiç konuşmadım. Sadece başımı aşağı yukarı salladım.
Alnıma bir öpücük kondurup geri çekildi. "Sakın erkeklerle göz göze gelme. Zaten izliyorum seni," dedi ve arkasını döndü çıktı.
O çıkar çıkmaz alnımı sildim, öfkeyle dişlerimi sıkarak mırıldandım; "pislik mahlükat ruh hastası." Bir kaç saatliğine de olsa özgürdüm.
Odadan sessizce çıktım. Bir kaç dakikalığına bile olsa yanlız kalmak, biraz nefes almak istedim. Kahve standinda yöneldim, sıcak bir kahve belki midemdeki döğümleri biraz çözerdi. Ama daha kahveye ulaşmadan, kullağıma gelen cümleler beni olduğum yere çiviledi.
Tanımadığım bir kadın kahkaha atarak arkadaş grubuna konuşuyordu; "Görüyormusunuz geceyi? On beş günde baran beycigimi kendine bağladı!"
Sonrasında arka arkaya ağzından dökülen küfürleri duyunca midem bulandı. Ama asıl kanımı donduran, hemen ardından gelen o erkek sesi oldu: "baran'ın yerinde ben olsaydım var ya.... Gece'ye neler neler yapardım...."
Cümlesini tamamlamasına gerek yoktu. Niyetini, zihnindeki pisliği çok net hissetmiştim. Fesat, çürümüş düşünceler.... Öylece kalakaldım. Yüreğim sıkıştı, ellerim yumruk oldu ama dişimi sıktım. Keşke gücüm olsaydı.... Keşke onları bir kaşık suda boğacak cesareti bulabilseydim kendimden.
O an ellerim titriyordu ama korkudan değil, öfkeden ve sinirden. İçimde öyle bir şey kararmıştı ki artık susamazdım. Elimdeki kahve kupasını yere düşüp kırıldığında çıkan ses koridorda yankılandı. Herkes bir anda bana döndü.
Kimi gözlerinde korkuyla bana bakıyordu__söylediklerini duyduğumu anlamışlardı. Ama bazılarını gözleri Hâlâ küçümseyiciydi. Özellikle o pislik.... Az önce hakkımda iğrenç şeyler söyleyen adam. Bana alayla gülümsüyordu.
O an beynim sustu, kalbim susmadı. İçimdeki öfke bedenimi ele geçirildi. Kırık kupadan büyük bir cam parçası aldım. Adımlarımı netti. Yakasından tuttum, hiç tereddüt etmeden onu duvara yasladım. Elimdeki cam parçasını boynuna dayayıp hafifçe bastırdım. Sesim soğuktu. Tehdit etmiyordum, bildiğim hüküm veriyordum; "hadi.... Neler yapardın bana? Göstersene."
Etraf buz kesti. Kimse kıpırdamadı. Sadece biz ve o tehditkâr sesizlik.... Artık kimse küçümsemiyordu. Özellikle o değil.
Cam parçasını bastırdığımda boynunda ince bir kan sızdı. Ne o kan, ne de çevremde toplanan insanlar umurumdaydı. Patlamıştım. Bu öfke, sadece ona değil, içimde biriktirdiğim herşeye karşıydı v şanssız olan o adam denk gelmişti.
Köşelerde duran baran'ın korumaları yaklaştı ama bir adım bile atladılar. O an fark ettim.... Onlar bile benden korkuyordu. Bir adım daha da yaklaştım, adamın kullağına eğildim. Sesim, sadece onun duyabileceği kadar Kısıktı ama içinden buzlar taşıyordu; "bir daha benim hakkımda aklına o düşüncelerden sadece birini bile getirirsen.... Ölümün benim elimden olur. Yapamazsın deme. Yaparım. Öyle bir yaparım ki.... Senden geriye küçücük bir parça bile bulamazlar."
Ardından yavaşça geri çekildim. Elimdeki kanlı cam parçasını yere bıraktım, Sanki hiç unutmamış gibi. Sessizliği bozmadım, insanların şaşkın ve korku dolu bakışları arasında kahve standinda geri döndüm. Kendime yeni bir kahve yaptım. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, sakince odama doğru yürüdüm. Sanki az önce tehdit eden, kan döken ben değildim.
İşlerimi tamamladıktan sonra saatime baktım; baran'ın gelmesine hâlâ bir saati vardı. Daha fazla bu odada kalmaya tahammülüm yoktu. Bende çantamı aldım ve kapıyı açtım. Koridorun hemen başında bekleyen iki koruma, beni görünce hafifçe döndüler ama gözleri hâlâ yerdeydi. Yüzüme bile bakamıyorlardı.
Sakin ama net bir ses tonuyla konuştum: "eve gitmek istiyorum... Ama baran'ın evi olmasın."
Sessizlik.
Ne bir cevap, ne bir hareket.... Sadece bakışları yere dikildi.
Bu kez sesimi biraz daha yükselttim: "Dedim ki eve gitmek istiyorum."
Soldaki koruma tereddütle başını kaldırdı. "Ama yenge.... Baran bey dedi ki__"
Sözünü sertçe kestim: "sence onun ne dediğini umrumda mı?yada dur.... Ben niye size söylüyorsam? Kendim giderim." Omuzlarımı silkip kararlı adımlarla çıkışa yöneldim.
İki korumanın ayak sesleri arkamdan gelmeye başlayınca durup bir anda arkamı döndüm. Öfke gözlerime yansımıştı.
"Gelmeyin lan peşimden!"
Bir an afalladılar. Göz göze bile gelemiyorlardı. Birkaç saniyellik sessizlikten sonra tekrar yürümeye başladım.
"Allah'ım, ne olur baran'ın arabasının freni tutmasın, uçurumdan düşsün yada direkt canını al.... Lütfen...." Diye geçirdim içimden, dişlerimi sıkarak. Öfkem artık sadece kalbimde değil, her adımımda yankılanıyordu.
Şirketin ağır kapısından çıktığım anda, bilinçsizce yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece gitmem gerekiyordu.... Uzaklaşmam gerekiyordu.
Ama arkamda hâlâ adım adım beni takip eden korumalar vardı. Kurtulabilsem.... Kaçabilsem.... Ama nasıl? Gözleri üzerimde, her hareketimi izliyorlardı. Baran'ın gelmesine yarım saati vardı. Bu zamana kadar geri dönmezsem mutlaka fark ederdi.
Ama.... Eğer bu işi gerçekten önemsiyorsa, peşimden gelemezdi. Ve eğer yarım saat içinde onları atlatabilirsem.... Özgürlük elimden kayıp gitmeden önceki son şansımdı bu.
Gözlerim hızla çevreyi taradı. Bir ara sokak.... Bir taksi.... Bir kalabalık.... Herşey bir işaretti belki de.
"Hadi" dedim kendime içimden. "Ya şimdi kaçarsın.... Yada sonsuza dek baran'ın gölgesinde kalırsın."
Yandaki lokantayı gördüğümde dudaklarımda ince bir gülümseme belirdi. Korumalara döndüm, sesi olabildiğince normalleştirerek, "acıktım ben, yemek yiyeceğim," dedim.
Hiç birşey söylemeden arkamdan gelmeye devam ettiler. Lokantaya girip köşedeki bir masaya oturdum. İki koruma hemen arkamda pozisyon aldı, diğerleri dışarda yerlerini almıştı. Planımın farkında degillerdi.... Yada ben öyle umuyordum.
Menüye bile tam bakmadan bir kaç şey sipariş ettim. Ne yediğimi bir önemi yoktu: boğazımdan geçmiyordu zaten. Yalnızca zaman kazanmaya çalışıyordum. Zorlukla lokmaları ağzıma atarken içimdeki tek ses, "kaç. Şimdi yada asla." diye haykırıyordu.
Yemek bitmeye yaklaştığında gözüm kapının camına takıldı. Tam planımı devreye sokacaktım ki.... Karşımda bir sandalye gıcırdayarak çekildi. Başımı kaldırdım. Ve karşımdaydı. Baran.
Geniş omuzları, keskin bakışları ve o buz gibi soğukkanlı iradesiyle.... Tüm kaçış hayalimi tek hamlede yıkıp geçmişti.
Gözlerimi onun gözlerine sabitledim. Ne korktum, ne konuştum. Ama o.... Sadece bir cümleyle tüm gücümü yerle Bir etti: "Buraya kaçmak için geldiğini bilmediğimi sanıyorsun?" Sanki zihnimi okumuştu. Sanki adımlarımı, niyetimi, planımı.... En başından beri biliyordu.
