---
Nikileo villanın ikinci kat koridorunda yürürken ses netleşti.
“Sus artık lan! Ağlama diyorum sana!”
Kadının sesi kalın, öfkeli ve acımasızdı. Ardından küçük bir çocuğun boğuk hıçkırıkları geldi.
“Bir daha oyuncağını yere atarsan boğazını sıkarım, anladın mı Mirsha? Sus! Ağlama!”
Nikileo kapıyı tek hamlede açtı. İçerideki manzara şuydu:
Dört yaşındaki Mirsha yerde, sırtı duvara dayalı, yüzü yaş ve sümük içindeydi. Gözleri korkuyla açılmış, omuzları şiddetle titriyordu. Eski bakıcı —kırklarına yakın, sert çeneli, kısa saçlı bir kadın— çocuğun önünde eğilmiş, bir eliyle Mirsha’nın kolunu sıkıca kavramış, diğer elinin işaret parmağını çocuğun yüzüne doğru sertçe uzatmıştı.
Kadın Nikileo’yu görünce hemen elini çekti, yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı.
“Efendim… Çocuk biraz sorun çıkardı, sadece disiplin—”
Nikileo’nun gözleri buz gibiydi. Kapıyı arkasından kilitledi.
“Dışarı çık.”
“Ama—”
“Şimdi.”
Bakıcı aceleyle koridora çıktı. Nikileo yere çömeldi, kardeşinin ıslak yanaklarını avuçlarıyla sildi. Mirsha’nın küçük bedeni hâlâ titriyordu.
“Git yan odadaki oyun alanına. Kapıyı kapat. Hiçbir şey duyma. Anladın mı?”
Mirsha başını hızlı hızlı salladı, hıçkırarak yan odaya gitti. Kapı kapandığında Nikileo ayağa kalktı ve koridora döndü.
Bakıcı merdivenlerin başında, elleri önünde kenetlenmiş bekliyordu.
“Efendim, gerçekten sadece—”
Nikileo’nun eli bir anda kadının boğazına kapandı. Parmağıyla nefes borusunu sıkıştırarak onu duvara çarptı. Kadının gözleri fırladı, yüzü hemen kızardı.
“O çocuğa bağırdın,” diye fısıldadı Nikileo, yüzü kadınınkine milimetrelerce yaklaşmıştı. “Onu ağlattın. Kolunu sıktın. Benim kardeşimi.”
Kadın boğuk sesler çıkarmaya çalıştı. Nikileo onu boğazından tuttuğu gibi merdivenlerden aşağı sürükledi. Kadının ayakkabıları basamaklara çarpıyordu. Bodrum katındaki soğuk, beton zeminli odaya indiler. Nikileo kapıyı kilitledi, ışıkları yaktı.
Duvarlarda cam dolaplar diziliydi. İçlerinde formaldehit dolu kavanozlar duruyordu. Her birinde kesilmiş bir dil vardı. Bazıları hâlâ pembemsi, bazıları solmuş, hepsinin üzerinde küçük el yazısı etiketler:
“Yalancı – 2023”
“Polise konuşan – 2024”
“Çocuğuma el kaldıran – 2024”
Nikileo kadını metal masaya doğru itti. Kadın çığlık atmaya çalıştı ama Nikileo’nun eli hâlâ boğazındaydı. Adam diğer eliyle kadının kollarını masanın kenarındaki deri kayışlara geçirdi, bileklerini sıkıca bağladı. Sonra ayak bileklerini de sabitledi. Kadın masada sırtüstü yatıyordu, göğsü hızla inip kalkıyordu.
Nikileo eldivenlerini giydi. Metal çekmeceden uzun, ince, cerrahi bir bıçak çıkardı. Bıçağın ucu ışıkta parladı. Sonra boş bir cam kavanozu masanın yanına koydu, kapağını açtı.
“Koleksiyonuma yeni bir parça ekliyorum,” dedi sesi tamamen düz. “Rusça bağıran, çocuk ağlatan bir dil.”
Kadın panik içinde başını sağa sola salladı, boğuk inlemeler çıkardı.
“Lütfen… özür dilerim… lütfen yapma…”
Nikileo kadının çenesini bir eliyle kavradı, parmaklarıyla ağzını zorla açtı. Kadının dişi Nikileo’nun eldivenine battı ama adam umursamadı. Diğer elindeki bıçağı kadının dilinin altına dayadı.
Sonra kesti.
Bıçak dili kökünden, yavaş ve kontrollü bir hareketle ayırdı. Kan fışkırdı. Sıcak, koyu kırmızı sıvı kadının çenesinden boynuna, oradan da masaya aktı. Kadının boğazından çıkan ses artık kelime değildi; sadece boğuk, ıslak bir hırıltı ve acı dolu bir homurtuydu. Gözleri yaşla dolmuş, yüzü bembeyaz kesilmişti. Bacakları kayışlara rağmen sarsılıyordu.
Nikileo kesilen dili parmaklarıyla tuttu. Hâlâ sıcak ve kaygandı. Kan damlıyordu. Onu hazırladığı kavanoza koydu. Formaldehit sıvısı dili yavaşça yuttu, kanı bulandırdı. Nikileo kavanozun kapağını sıkıca kapattı, üzerine küçük bir etiket yapıştırdı:
**“Eski bakıcı – Mirsha’ya bağırıp ağlatan dil – Eylül 2025”**
Kavanozu dolaplardaki diğerlerinin yanına yerleştirdi.
Sonra masaya döndü. Kadın hâlâ yaşıyordu. Ağzından kan akıyordu, nefes almak için boğulur gibi çabalıyordu. Nikileo onun yüzüne baktı, hiçbir ifade taşımıyordu.
“Bir daha kimsenin kardeşime sesini yükseltmesine izin vermem,” dedi sadece.
Eldivenlerini çıkardı, lavaboya gitti, ellerini sabunla uzun uzun yıkadı. Kanlar giderken yüzü hâlâ aynı buz gibi ifadeyle duruyordu.
Yukarı çıktığında Mirsha’nın odasına girdi. Çocuk yatağın kenarında oturmuş, dizlerini göğsüne çekmişti. Gözleri hâlâ yaşlıydı. Nikileo yere oturdu, kardeşini kucağına aldı. Mirsha’nın küçük bedeni onun göğsüne yaslandı.
“Bir daha kimse sana bağıramaz,” diye fısıldadı Nikileo, sesi ilk kez biraz yumuşamıştı. “Hiç kimse. Anladın mı?”
Mirsha başını onun göğsüne gömdü ve yavaşça başını salladı. Nikileo’nun bir eli kardeşinin saçındaydı. Diğer eli ise hâlâ hafifçe titriyordu — ama bu titreme öfkeden değil, kontrolünü yeniden sağlama çabasındandı.
Aşağıda, bodrumda, metal masada bağlanmış kadın hâlâ boğuk boğuk nefes almaya çalışıyordu. Ağzından ince bir kan sızıntısı devam ediyordu.
---