İçeriğe geç

Mafya'nın Tatlı Belası

Bölüm 2 · 11 dk okuma

Mafya'nın Tatlı Belası

Bölüm 2

Giriş

Giriş bölümümüz ile karşınızdayım, umarım beğenirsiniz ❤️

Bol bol yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın.

…

Hava buz gibiydi. Rüzgâr öyle sert esiyordu ki, sanki insanın tenini kesip geçmek ister gibiydi. Gökyüzünden ağır ağır düşmesi gereken kar taneleri, şiddetli rüzgârın etkisiyle savrularak yere sertçe çarpıyordu. Sokak bomboştu. Gecenin sessizliği, yalnızca uğuldayan rüzgârın sesiyle bozuluyordu.

Berra'nın gözyaşları yanaklarından birer birer süzüldü. Ağlamaktan burnu kıpkırmızı olmuş, nefesi düzensizleşmişti. Soğuktan titreyen bedeni, yaşadığı acının yanında önemsiz kalıyordu.

Bağırmak istedi.

İçinde biriken öfkeyi haykırmak, ciğerlerini parçalayacak kadar bağırmak istedi. Ama yapamadı. Kelimeler boğazında düğümlendi. Çünkü bazı acılar, insanın sesini bile elinden alıyordu.

Bu saatten sonra her şey bitmişti.

Tek başınaydı. Yapayalnız.

Babası, o kadının söylediklerine inanmış ve onu hiç düşünmeden kapının önüne koymuştu. Hem de yaka paça...

Gece saat 01.23'tü.

Berra ilk birkaç dakika kapının önünde öylece dikildi. Üzerinde ince kıyafetlerle, karın altında...

Belki babası kapıyı açar diye düşündü.

Belki yaptığı şey için pişman olurdu.

Belki "Kızım, içeri gel," derdi.

Ama dakikalar geçtikçe bunun olmayacağını anladı.

Ve babası gelse bile artık o eve geri dönemeyeceğini biliyordu.

Çünkü onun da bir gururu vardı.

Ve gururu zaten yeterince ayaklar altına alınmıştı.

Saçları yağan kar yüzünden sırılsıklam olmuştu. Islanan saç telleri yüzüne yapışıyor, soğuk tenine iğne gibi batıyordu. Burnu kıpkırmızı olmuş, elleri soğuktan uyuşmaya başlamıştı.

Sabaha kadar kesin hastalanacağını biliyordu. Hatta şimdiden vücudunda hafif bir kırgınlık hissediyordu. Başının içi zonkluyor, bedeni sanki yavaş yavaş pes etmeye hazırlanıyordu.

Yanında hiçbir şeyi yoktu.

Ne parası...

Ne kıyafeti...

Ne de gidecek bir yeri.

Zaten onları almaya fırsat mı kalmıştı?

Yüzüne inen sayısız tokatın sersemliği hâlâ geçmemişken, yaka paça kapının önüne atılmıştı.

Gerçi istese bile parasını alamazdı.

Babası çoktan el koymuştu.

Yanında kalan tek şey telefonuydu.

O da pantolonunun arka cebinde unutulduğu için...

Aklına gelen düşünceyle acı bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Hemen telefonu cebinden çıkardı.

Tahmin ettiği gibi...

Koruma camı paramparçaydı.

Üstelik yalnızca koruma camı değil, ekranın kendisi de çatlamıştı.

Üvey annesi, babası eve gelmeden önce onu merdivenlerden itmişti. Berra yuvarlanırken belini merdiven sonundaki demir korkuluğa sertçe çarpmıştı.

İnce bir nefes çekti.

"Sanırım çarptığım tek şey belim değilmiş..." diye mırıldandı kısık sesle.

Sabahtan beri her yeri ağrıyordu.

Üvey annesinin eziyetleri ayrı, babasının öfkesi ayrı canını yakmıştı. Sanki bütün kemikleri tek tek kırılmış gibi hissediyordu.

Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki, sanki göğüs kafesinden çıkıp kaçmak ister gibiydi.

Aylin Berra, titreyen elini göğsünün üzerine koydu.

Belki sakinleşirdi.

Belki kalbi biraz olsun yavaşlardı.

Ama olmadı.

Titreyerek bir adım atmaya çalıştı.

Lakin bu bile onun için bir mücadeleydi.

İki ayak bileği zonkluyor, attığı her küçük hareket canını biraz daha yakıyordu.

Canı çok yanıyordu.

Yüzü gözü kan içinde kalmış, dudak kenarı patlamıştı. Dağılan saçları yüzüne yapışıyor, kuruyan gözyaşları tenini geriyordu. Vücudunun birçok yeri morarmıştı.

Bazıları koyu mora dönmüş, bazılarıysa garip sarı ve kırmızı tonlara bürünmeye başlamıştı.

Sanki bedeni, yaşadığı her şeyi tek tek üzerine işlemişti.

Üstelik bugün regl dönemindeydi.

Ve onun regl ağrıları hiçbir zaman hafif geçmezdi.

Karnına giren sancı, beline yayılan ağrı zaten dayanılmazken; üzerine aldığı darbeler her şeyi daha kötü hâle getirmişti. Şu an bir ağrı kesiciye ne kadar ihtiyacı olduğunu tarif bile edemezdi.

Ama galiba...

En çok ruhunun bir ilaca ihtiyacı vardı.

Çünkü bazı yaralar morarmıyordu.

Bazıları insanın içine işliyordu.

Canı ne kadar yansa da yürümeye devam etti.

Adımlarını sürükleyerek ilerliyordu. Ayaklarının altı sızlıyor, bilekleri her hareketinde zonkluyordu.

Soğuk tenini adeta bıçak gibi kesiyordu.

Üzerinde mont bile yoktu.

Sadece ince bir kazak ve pantolon...

Ama o kazak, titreyen bedenini ısıtmaya yetmiyordu. Parmakları uyuşmuş, dişleri istemsizce birbirine vuruyordu.

Ne yapacaktı?

Nereye gidecekti?

Bir an durup telefonunu çıkardı.

Belki birini arayabilirdi.

Belki hâlâ bir şansı vardı.

Ekran tuşuna bastı.

Bir kez.

Bir kez daha.

Ama telefon açılmadı.

Kaşlarını acıyla çatıp tekrar denedi.

Yok...

Telefon tamamen bozulmuştu.

Zaten onca darbeye rağmen çalışmasını beklemek saçma olurdu.

Yorgundu.

Hem de çok yorgun...

Sadece bedeni değil, ruhu da tükenmişti.

İstemeden arkasını döndü.

Az önce kovulduğu eve son kez baktı.

Bir zamanlar "yuva" dediği yere...

Evden hâlâ bağırış sesleri geliyordu.

Camların ardından yükselen öfkeli sesler, Berra'nın içinde saklanmaya çalışan korkuyu yeniden ortaya çıkarmıştı.

Kalbi hızlandı.

Hayır...

Burada duramazdı.

Eğer babası onu dışarıda görürse bu sefer daha kötü olurdu.

Belki gerçekten öldürürdü.

Bu düşünceyle adımlarını hızlandırmaya çalıştı.

Canı yansa da ilerledi.

Bir süre sonra taksi durağının önüne geldi.

Şu an aklına gelen tek kişi Bekir'di.

Bekir...

Ona gerçekten güvenebildiği nadir insanlardan biriydi.

Üstelik Bekir'in babasının nasıl biri olduğunu biliyordu.

İyi bir adamdı.

Berra'nın bu hâlini görse, onu kesinlikle kapı dışarı etmezdi.

En azından buna inanmak istiyordu.

Berra dakikalarca o dondurucu havada taksi bekledi.

Dakikalar geçtikçe ayak parmaklarını hissetmemeye başlamıştı. Parmakları uyuşmuş, burnu soğuktan sızlıyordu. Titremesi artık yalnızca üşümekten değil, korkudandı da.

İstemeden dudaklarının arasından bir fısıltı döküldü.

"Umarım başıma bir şey gelmez..."

Sonuçta gecenin bir yarısında, bomboş sokakta tek başına bekliyordu.

Ve böyle bir saatte insanın başına her şey gelebilirdi.

Özellikle de onun gibi savunmasız biriysen...

Bir an Bekir geldi aklına.

Keşke telefonu çalışsaydı.

Keşke onu arayabilseydi.

Ama elindeki çatlamış ekran karanlıktan başka hiçbir şey göstermiyordu.

İçindeki umut yavaş yavaş tükenmeye başlamışken, uzaklarda görünen sarı ışıklar dikkatini çekti.

Bir taksi...

Kalbi istemsizce hızlandı.

Ve o an, uzun zamandır ilk kez dudaklarına küçücük bir gülümseme yerleşti.

Taksi yanına yaklaşıp durduğunda hızlıca kapıyı açtı ve içeri bindi.

Direksiyonun başında yaşlı bir adam vardı.

Adam, dikiz aynasından kıza baktığı an yüzündeki ifade değişti.

Berra'nın yüzündeki morlukları, kurumuş kan izlerini ve korkuyla dolu bakışlarını fark etmişti.

Bakışlarında açıkça bir acıma vardı.

Berra arka koltuğa çöktüğünde, yorgun bedeni kısa bir anlığına gevşedi. En azından rüzgâr artık yüzünü kesmiyordu.

Soğuktan titreyen ellerini dizlerinin üzerine koydu.

Şoför aynadan ona tekrar baktı.

"Evladım..." dedi temkinli bir sesle. "İyi misin sen? Yüzün gözün kan içinde... Hastaneye mi götüreyim?"

Berra hemen başını iki yana salladı.

"Hayır..." dedi kısık bir sesle. "Bir otele gitmek istiyorum. Lütfen... Yakınlarda bir yere bırakabilir misiniz?"

Sesi o kadar güçsüz çıkmıştı ki, kendi bile zor duydu.

Adamın kaşları çatıldı.

"Paran var mı evladım?"

Berra'nın boğazı düğümlendi.

Cevap veremedi.

Parası yoktu.

Telefonu bozuktu.

Gidecek yeri de...

Bir an gözlerini yere indirdi.

Sessizliği, aslında her şeyi anlatıyordu.

Yaşlı adam derin bir iç çekti.

"Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Ben seni bir yere bırakacağım. Sonrasına bakarız."

Bu cümle, Berra'nın boğazındaki düğümü daha da büyüttü.

Çünkü saatlerdir ilk kez biri ona bağırmamıştı.

İlk kez biri ona kötü davranmamıştı.

Yol boyunca taksinin içinde sessizlik hâkimdi.

Berra başını cama yasladı.

Dışarıda hızla geçen ışıkları izliyordu ama aslında hiçbirini görmüyordu.

Gözlerinden süzülen yaşları gizlemeye çalıştı.

Ama başaramadı.

Çünkü içinde biriken acı, her geçen saniye biraz daha büyüyordu.

Bir süre sonra taksi küçük bir otelin önünde durdu.

Berra yavaşça kapıyı açıp dışarı indi.

Soğuk hava yeniden yüzüne çarptığında ürperdi.

Bu sefer daha çok üşüdüğünü fark etti.

Belki de artık gücü tükeniyordu.

Şoför camı araladı.

"Hadi evladım," dedi endişeli bir sesle. "İçeri gir. Beni de merakta bırakma, olur mu?"

Berra hafifçe başını salladı.

Teşekkür etmek istedi.

Ama sesi çıkmadı.

Taksi uzaklaşırken gözleri küçük tabelaya takıldı.

Güven Otel

İsmi kadar güvenilir miydi?

Bilmiyordu.

Ama şu an başka bir seçeneği de yoktu.

Berra, zorlukla kapıyı iterek içeri girdi.

İçeri adımını attığı anda yüzüne sıcak hava çarptı.

Bir anlığına nefesi kesildi.

Az önce iliklerine kadar işleyen soğuktan sonra bu sıcaklık ona yabancı gelmişti.

Küçük lobi sessizdi.

Bir resepsiyon masası, köşede eski bir koltuk ve loş sarı ışıklarla aydınlanan dar bir alan...

Masanın arkasında duran genç adam, kapının açılmasıyla başını kaldırdı.

İlk başta sıradan bir müşteri geldiğini düşündü.

Ama gözleri Berra'ya takıldığı an yüzündeki ifade değişti.

Islanmış saçlar...

Morluklar...

Kurumuş kan izleri...

Titreyen eller...

Ve korkuyla karışmış yorgun bakışlar.

"İyi akşamlar..." dedi dikkatli bir sesle. "Yardımcı olabilir miyim?"

Berra eliyle yüzüne yapışan saçlarını geriye itti.

Boğazı düğümlenmişti.

"Bir oda lazım..." dedi güçlükle. "Ama... param yok."

Utançla gözlerini yere indirdi.

"Lütfen beni kovmayın..."

Sesi çatladı.

Genç adam birkaç saniye hiçbir şey söylemeden ona baktı.

Sanki gördüğü şeyi anlamaya çalışıyordu.

Sonunda resepsiyondan hafifçe öne eğildi.

"Adın ne?" diye sordu yumuşak bir sesle.

"Berra..."

"Ben Emir," dedi genç adam. "Gece vardiyasındayım."

Bir an durdu.

Bakışları tekrar Berra'nın yüzündeki yaralara kaydı.

"Açık konuşacağım," dedi dürüstçe. "Normalde kimlik ve ödeme olmadan oda veremem. Patron öğrenirse başım ciddi belaya girer."

Berra'nın gözleri doldu.

Yorgunluğu artık omuzlarına değil, ruhuna çökmüştü.

"Lütfen..." dedi bu kez sesi titreyerek. "Sadece bir gece..."

Dudakları titredi.

"Gidecek hiçbir yerim yok."

Bu cümle lobinin sessizliğinde öyle ağır kaldı ki...

Emir derin bir nefes aldı.

Kararsız görünüyordu.

Bir yandan kurallar...

Bir yandan karşısındaki hâli perişan kız...

Sonunda çekmeceyi açtı.

Bir anahtar çıkardı.

"Tamam," dedi sessizce. "Bu sadece bir gecelik."

Anahtarı uzattı.

"Sabah erkenden çıkman gerekecek. Kimse fark etmeden..."

Berra birkaç saniye anahtara baktı.

Sanki gerçekten ona mı verildiğini anlayamamıştı.

Titreyen eliyle yavaşça aldı.

"Teşekkür ederim..." diyebildi zar zor.

Emir hafifçe başını salladı.

"Bir şeye ihtiyacın olursa lobiye in," dedi. "Tamam mı?"

Berra sessizce başını salladı.

Ve ağır adımlarla odasına doğru ilerledi.

...

Odada

Kapıyı kapattığı an sırtını yavaşça kapıya yasladı.

Sonra...

Klik.

Kapıyı kilitledi.

Bir kez daha kontrol etti.

Sonra tekrar...

Sanki biri gelip içeri girecekmiş gibi.

Kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

Oda küçüktü ama temizdi.

Küçük bir yatak, eski bir komodin ve üzerinde duran bir sürahi su...

Ama Berra için burası şu an bir saray gibi görünüyordu.

Çünkü en azından güvenliydi.

En azından şimdilik...

Bir adım atmaya çalıştı.

Ama dizlerinin bağı çözüldü.

Yavaşça yere çöktü.

Ellerini dizlerinin üzerine koydu.

Titriyordu.

Sadece üşüdüğü için değil...

Korktuğu için.

Canı yandığı için.

Yorulduğu için.

Bir süre öylece yerde kaldı.

Sessizce.

Sadece nefes almaya çalışarak.

Sonra gözleri doldu.

Ve sonunda kendini tutamadı.

Ağlamaya başladı.

Sessiz sessiz...

Kimsenin duymadığı türden.

Aklına babası geldi.

Üvey annesi...

Bağırışlar...

Tokatlar...

Merdivenlerden düşüşü...

Hepsi gözünün önünden geçiyordu.

Ama bir yandan da içinde garip bir his vardı.

Bu küçük, eski otel odası...

Şu an onun için bir sığınak gibiydi.

Belki ilk kez...

Korkmadan bir kapının arkasındaydı.

Berra gözlerini kapatmaya çalışırken kapının tıklatılmasıyla irkildi.

Bedeni istemsizce gerildi.

Kalbi hızlandı.

Bir anlığına nefesi kesildi.

Sanki yine bağırışlar duyacakmış, biri kapıyı kırarak içeri girecekmiş gibi hissetti.

Titreyen bir nefes aldı.

"Kim o?" diye sordu temkinli bir sesle.

"Ben... Emir," dedi kapının ardından gelen ses. "Bir şey getirdim."

Berra birkaç saniye tereddüt etti.

Sonra yavaşça kapıya yaklaşıp açtı.

Emir'in elinde küçük bir ilaç kutusu ve katlanmış kalın bir battaniye vardı.

"Biraz düşündüm," dedi hafif mahcup bir tavırla. "Üşüyordun... Bir de ağrıların vardır diye düşündüm."

Berra birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi.

Kimsenin onun için bir şey düşündüğünü hatırlamıyordu.

En azından uzun zamandır...

"Teşekkür ederim," dedi sessizce.

Emir içeri girmeden önce kısa bir an durdu.

"İstersen kapının önüne bırakabilirim," dedi dikkatli bir sesle. "Rahatsız etmek istemem." diyerek ekledi.

Bu cümle Berra'yı şaşırttı.

Birinin sınırlarına saygı göstermesine alışık değildi.

"Yok..." dedi sessizce. "Sorun değil."

Emir yavaşça içeri girdi.

Battaniyeyi yatağın üzerine bıraktı, ilaç kutusunu ise komodine koydu.

"Bunlar iş görür diye düşündüm," dedi. "Çok güçlü değil ama biraz rahatlatır."

Berra battaniyeye baktı.

Kalın, sıcak görünen sıradan bir battaniyeydi.

Ama nedense gözleri doldu.

Çünkü saatlerdir ilk kez biri ona zarar vermek yerine yardım etmeye çalışıyordu.

Emir sandalyeyi hafifçe çekip masanın yanına oturdu.

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra dikkatli bir sesle konuştu.

"Bir şey sorabilir miyim?" dedi. "İstemiyorsan anlatmak zorunda değilsin."

Berra başını hafifçe kaldırdı.

"Bu hâle nasıl geldin?"

Sorunun gelişi sert değildi.

Meraktan çok endişe vardı sesinde.

Berra önce sustu.

Boğazı düğümlendi.

Nereden başlayacağını bilemedi.

Sonra derin bir nefes aldı.

"Beni istemediler..." dedi kısık bir sesle.

Gözlerini yere indirdi.

"Babam... üvey annem..."

Dudakları titredi.

"Hayatlarından attılar beni."

Bir an sustu.

Sonra kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı.

"Dövdüler... aşağıladılar... Paramı aldılar. Hiçbir şey bırakmadılar."

Odadaki sessizlik ağırlaştı.

Emir'in yüzü ciddi bir hâl aldı.

Çenesi hafif sıkılmıştı.

"Kimse bunu yaşamayı hak etmez," dedi net bir sesle.

Berra acı bir gülümsemeyle başını eğdi.

"Belki..." dedi. "Ama benim hayatım hep böyleydi."

Bir süre sessiz kaldılar.

Sonra Emir tekrar konuştu.

"Peki şimdi ne yapacaksın?"

Bu soru Berra'yı daha da boşluğa düşürdü.

Çünkü gerçekten bilmiyordu.

"Buraya aslında bir arkadaşım için gelmiştim," dedi bir süre sonra.

Sesinde kırgınlık vardı.

"Ama artık ne yapacağımı bilmiyorum."

Başını kaldırmadan devam etti.

"Hiçbir şeyim yok."

Emir birkaç saniye düşündü.

"Bak," dedi sonunda. "Şu an bunları düşünme."

Ayağa kalktı.

"Sabah olunca bir çözüm buluruz."

Kapıya yönelmeden önce tekrar ona baktı.

"Şimdilik biraz dinlenmeye çalış," dedi yumuşak bir sesle. "Tamam mı?"

Berra yavaşça başını salladı.

"Teşekkür ederim..." dedi dürüstçe. "Gerçekten."

Emir hafifçe gülümsedi.

"İyi geceler, Berra."

Kapı kapandığında oda yeniden sessizliğe gömüldü.

Ama bu sessizlik ilk kez korkutucu değildi.

Çünkü uzun saatlerden sonra...

İlk kez tamamen yalnız hissetmiyordu.

Belki de...

Karanlığın içinde küçücük bir umut ışığı vardı.

...

Evett giriş bölümümüzü bitirdik. Kitap hakkındaki düşüncelerinizi çok merak ediyorum, biliyorum daha yeni başladık ama bence güzel ilerliyoruz sizce?

Normalde wattpad'de 26 bölüm yayınladım fakat buraya geç atmamın sebebi bölümleri düzenliyor olmam.

Umarım kitapı sevebilir ve onunla bağ kurabilirsiniz?

Eğer bi sorunuz olursa lütfen çekinmeden sorun ❤️

Sizleri seviyorum ve kocaman öpüyorum.

Bol bol yorum yapmayı ve kitabı beğenmeyi unutmayın😘

Buraya kendi kitabınızın tanıtım yazısını bırakabilirsiniz

Ve gelecek bölünlerde sizce neler olacak onları da yazmayı unutmayın. Düşüncelerinizi bilmek istiyorum.

Bölüm sonu

6 yorum