İçeriğe geç

Mafya'nın Askeri

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Mafya'nın Askeri

Bölüm 1

1.BÖLÜM

Ailem mesleğimi asla onaylamadı. Onların dünyasında, bir kadının seçebileceği en son, hatta belki de hiç seçmemesi gereken yoldaydım. Nedeni mi? Babam Diyarbakır ve Bingöl'ün adı duyulunca ceket iliklenen o köklü aşiret ağalarından biriydi.

Tabii bu madalyonun sadece görünen yüzüydü; yer altında yürüttüğü o karanlık, kirli işler ve illegal silah kaçakçılığı ağları, onu bu coğrafyada bambaşka bir gücün sahibi yapıyordu. İşte bu yüzden onunla sık sık karşı karşıya, namlu namluya geldik. Kendi babamı adaletin önüne teslim etmekten, onu defalarca tutuklatmaktan bir an bile geri durmamıştım.

Bu üniformayı giydiğim gün, o bağları zaten tamamen koparmıştım. Geçmişin o boğucu tozunu zihnimden atmaya çalışarak gökyüzünü izliyordum ki, o ses beni düşüncelerimin arasından çekip çıkardı.

"Komutanım Allah rızası için yeter! Öldük, bittik vallahi lütfen!"

Samet'in nefes nefese kalmış, adeta yalvaran sesini duyana kadar ne kadar derine daldığımı fark etmemiştim. Bakışlarımı gökyüzünden çekip, kan ter içinde kalmış askerime çevirdim. Güneşin altında, emrettiğim yüz yirminci turu tamamlamak üzereydiler. İlk başta disiplinden taviz vermemeyi, koşuyu sonuna kadar devam ettirmeyi düşündüysem de, artık ayaklarının birbirine dolandığını görünce ses tonumu yumuşattım.

"Olur Samet'im, yeter," dedim, sesimdeki otoriter ama babacan tonu koruyarak. "Bırakın koşmayı."

Sözüm biter bitmez, timdeki herkes sanki ipleri kesilmiş gibi kendini tozlu toprağa bıraktı.

Samet sırtüstü uzandığı yerden derin nefesler alırken, "Allah razı olsun komutanım ya," diye mırıldandı. "Pertim çıktı, yemin ederim."

Onun bu bitkin hallerine bakarken dudağımın köşesi hafifçe kıvrıldı ama gevşemelerine izin vermeye niyetim yoktu. "Herkes pozisyon alsın. İki yüz şınav, başla asker!"

"Ben senin ağzına sıçayım Samet!" diye bir homurtu yükseldi arkalardan. Karun, daha nefesini bile toplamadan şınav pozisyonuna geçerken söylenmeye başlamıştı bile. "O dilini kesip bir taraflarına vermek gerekiyor senin."

Cemal abi de dirseklerinin üzerinde doğrulup öfkeyle soludu. "Ulan iki dakika şu dilini tutsaydın ne olacaktı sanki?"

Bir anda meydan Samet'e fırlatılan laf yağmuruyla şenlendi. Her kafadan bir ses çıkıyor, tim sıcağın altında şınav çekerken hırsını Samet'ten çıkarıyordu. Aylin tam araya girip bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, Akın ondan önce davrandı.

"Komutanım," dedi Akın, şınav çekerken sesi titreyerek. "İtiraz eden Samet abiydi, cezasını biz niye çekiyoruz? Onun tek başına çekmesi gerekmiyor muydu?"

Samet kafasını hafifçe kaldırıp Akın'a ters bir bakış fırlattı. "Akın, hatırlat da seni bir ara fena döveyim oğlum. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için değil miyiz lan bu timde?"

Aylin yukarı kalktığı sırada nefesini verip araya girdi. "Yoo, hiç de değiliz."

"Ne demek değiliz?" diye üsteledi Samet, sanki can havliyle felsefe yapmaya çalışıyordu. "Ben demek sen demek, sen demek biz demek değil mi? O yüzden hepimiz biriz işte, uzatmayın."

İdris başını iki yana sallayarak araya girdi. "Bu cezalar için geçerli değil kardeşim. Senin aldığın cezadan bize ne oğlum?"

Bezan tam dudaklarını aralayıp tartışmaya katılacaktı ki, sesimi yükselttim: "Kesin lan sesinizi!"

Tek bir cümleyle bahçeye bıçak gibi bir sessizlik çöktü. Sadece ağır nefes alıp verme sesleri duyuluyordu. Tam o sırada karargahtan çıkan bir er, seri adımlarla yanıma doğru yaklaşıp esas duruşa geçti ve selam verdi.

"Komutanım, albay sizi odasına çağırıyor."

"Tamamdır koçum," diyerek başımla onayladım. Asker tekrar selam verip yanımdan ayrılırken, yerdeki time döndüm. Bakışlarım hepsinin üzerinde tek tek gezindi. "İki yüz şınav eksiksiz bitmeden buradan ayrılanı yakarım. Devam edin!"

Arkamı dönüp albayın odasına doğru yürümeye başladım. Koridorda beni gören askerlerin selamlarına başımla karşılık vererek ilerledim. Makam kapısının önüne geldiğimde durup üstümü başımı düzelttim ve kapıyı sertçe tıkladım. İçeriden gelen o tok "Gir!" sesini duyana kadar bekledim.

İçeri girip topuklarımı birleştirerek sert bir asker selamı durdum. "Beni çağırmışsınız komutanım."

Albay, masasının üzerindeki dosyalardan başını kaldırıp bana baktı. "Evet Helişah, geç otur."

Gösterdiği sandalyeye dik bir duruşla yerleştim ve doğrudan sadede gelmesini bekledim. Albay, önündeki haritayı hafifçe öne iterek konuşmaya başladı.

"Yeni bir göreviniz var. Hatay Jandarma Birliği'nden sıcak bir istihbarat aldık. Soner'in, Hatay'ın sınır köylerinden birinde saklandığı kesinleşti. Biliyorsun, Soner bizim bir yıldır peşinde olduğumuz o büyük örgüt liderinin sağ kolu. Eğer onu canlı ele geçirirsek, Samar'ın da yerini öğrenebiliriz. Bugüne kadar her fırsatta bir şekilde elimizden kaçmayı başardı ama bu sefer buna izin vermeyeceğiz. Timini hazırla ve hemen yola çıkın."

Yerimden hızla kalkıp tekrar selam durdum. Gözlerimde en ufak bir tereddüt yoktu. "Emredersiniz komutanım!"

Odadan çıktığımda zihnim çoktan operasyon planını yapmaya başlamıştı bile.

Merak edenler varsa, o arkamda bıraktığım, her biri canımı emanet edeceğim adamlardan oluşan timim kim miydi?

Ben Yüzbaşı Birce HELİŞAH.

Ve işte benim can dostlarım, yoldaşlarım:

Üsteğmen Karun ATEŞ

Teğmen Cemal UYANIK

Astsubay Başçavuş İdris GELEN

Astsubay Başçavuş Bezan ATEN

Astsubay Kıdemli Üstçavuş Samet YELEN

Astsubay Kıdemli Üstçavuş Aylin SERİN

Astsubay Çavuş Akın YAMAÇ.

Biz, Hakkari'nin dağlarında, sınır boylarında adı fısıltıyla anılan o bordo bereli timiyiz. Bize Gölge Timi derler... Adımızın hakkını veririz; operasyon bittiğinde düşman arkasında ne bir iz bulabilir ne bir kanıt. Sadece gölgemizi görürler, o da hayatlarında görecekleri son şey olur.

Bahçeye çıktığımda, timi tam da bıraktığım gibi, tozun toprağın içinde hâlâ şınav çekerken buldum. Bu disiplinleri içten içe göğsümü kabarttı, dudağımın köşesi yine hafifçe yukarı kalktı. Onlara hissettirmeden arkalarından yaklaşırken, aralarındaki fısıltılar yeniden kulağıma çalınmaya başladı.

Samet, kollarının titremesine aldırmadan, "Allah razı olsun ya," diyordu. "Birce komutanımız olmasa, yemin ederim kızlar bize dönüp bakmazdı."

Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Ne alaka pencerelerinden bakıyordu yine bu çocuk?

Hemen ardından İdris'in şaşkın sesini duydum: "Oğlum ne alaka lan komutanla kızların bakması?" İçimden geçen soruyu aynen sormuştu.

"Vallahi İdris abi," dedi Samet, acı çeker gibi bir ses tonuyla. "Komutanımız bize bu cezaları çektirmese biz bu kasları rüyamızda görürdük. Yapsak da bu kadar parıldamazdı. Baksana ne zamandır şınav çekiyoruz, kollarım iki saat öncesine göre resmen iki katına çıktı. Gerçi şu an kollarımı hissetmiyorum, o ayrı."

Akın da dayanamayıp onun bu teorisine katıldı. "Vallahi abi haklısın, ben de bayılacağım şimdi. Başıma güneş geçti herhalde, her yeri çift görüyorum."

Daha fazla gizlenmeyip tam karşılarında durdum ve sırıttım. "Mızmızlanmayın lan! Son yirmi tane kalmış zaten, basın."

Cemal abi kafasını kaldırıp beni fark edince hemen sesini kesti. Tam önlerinde, sert ve ciddi bir duruş aldım. "Herkes hazırlansın. Beş dakika içinde tam teçhizat buradasınız. Görev var!"

Sözüm biter bitmez hepsi aynı anda, tek bir vücut gibi ayağa fırladı. Az önceki yorgunluklarından eser kalmamış gibi, askeri binaya doğru hızlı adımlarla koşmaya başladılar. Ben de hemen arkalarından adımlarımı hızlandırdım. Hatay bizi bekliyordu.

----------

Cihan'ın telaşlı adımlarla bana doğru geldiğini görünce sigaramdan derin bir nefes çekip bekledim.

"Abi," dedi Cihan, sesini sadece benim duyabileceğim bir tonda tutarak. "Mallar gümrükten çıkmış, yoldalar."

Kafamı ağırda sallayarak onayladım. Hiçbir şey söylemeden arabaya bindim ve kontağı çevirdim. Malların indirileceği, şehrin epey dışındaki o kuytu depoya doğru sürmeye başladım. Cihan da kendi aracıyla hemen arkamdan beni takip ediyordu.

Oraya varmadan önce her türlü önlemimizi eksiksiz almıştık. Deponun ön kapısında nöbet tutan iki güvendiğim adam vardı. Deponun arkası ise tamamen sık ağaçlık bir araziye açılıyordu; bu yüzden etrafı saracak şekilde elli silahlı adam ve stratejik noktalara yerleştirilmiş keskin nişancılar konuşlandırmıştım. Sinek uçsa haberim olacaktı.

Deponun önüne vardığımda arabanın kapısını hemen açmadım. Koltukta arkama yaslanıp cebimden sigara paketini çıkardım. Bir dal yakıp dumanın arabanın içine dağılmasını izledim. Acelem yoktu, her şey tıkırında işlemeliydi.

Cihan arabasından inip benim sürücü tarafındaki pencereye tıkladığında camı hafifçe indirdim. "Her şey tam mı?" diye sordum, gözlerimi etraftan ayırmadan.

"Evet abi, her şey tam," dedi Cihan, net bir sesle. "Bütün korumalar yerinde, çevre emniyeti alındı."

Bu sevkiyattaki ortağımız Helişah Aşireti'ydi. Babamın eski ve en yakın dostu Ramazan Ağa, bu piyasada sözünün eri olan ender adamlardandı. Silahları bize en güvenli ve en temiz şekilde ulaştıracağından zerre şüphem yoktu. Sigaramın son nefesini de dışarı üfleyip izmariti söndürdüm. Arabanın kapısını açıp, depoya doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Oyun yeni başlıyordu.

Umarım severek okursunuz oy ve yorumlarınızı bekliyorum.

Seviliyorsunuz canlarım 🌼

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.