İçeriğe geç

Madalyondaki Ruh

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Madalyondaki Ruh

Bölüm 1

1

“Gerçekten tam zamanı.” diye söylendim paket tasarımının üzerinde çalışırken. “Yeni bir eve taşınmışım, neden biraz izin vermiyorsunuz ki? Zaten yapılacak dünyanın işi var.”

Yeni kelimesiyle kastettiğim evin benim için yeni olmasıydı yalnızca. Yoksa yeni olmakla uzaktan yakından alakası yoktu. Viktorya Dönemi’nden kalmış olan bu ev yüz yaşın üzerindeydi. Zaten fazlasıyla uygun bir fiyata almış olmamın sebebi de bu olmalıydı. Emlakçı bana mirasçılar aralarında anlaşamadığı için buranın bir asırdır boş durduğunu söylemişti.

Gerçekten de öyle olduğu belliydi. Eve ilk girdiğimde öyle iç karartıcı bir havası vardı ki aptalın teki olmasaydım bu evi almazdım. Her yer toz içinde ve aşınmıştı. Fakat bu fiyata bir evi kaçıramazdım. Zaten artan parayla tadilat yaptırmış ve banyolarla mutfağı yenilemiştim.

İki yatak odası, iki misafir odası ve üç banyosuyla benim için çok büyük bir evdi. Küçük mü küçük apartman daireme alışmıştım. Fakat bu evin bana iyi geleceğini düşünüyordum. Biraz nefes almak için idealdi. Ve Viktorya Dönemi’nde yaşıyormuş gibi hissedip öyle davranmak için de. Yirmi dört yaşında biri için fazla çocuksu bir istek olabilirdi, fakat buna engel olamıyordum.

Şirketin piyasaya yakında süreceği kahve çekirdeklerinin ambalajını tasarlamaya devam ederken Gracie Abrams’ın “Where do we go now?” şarkısını mırıldanıyordum.

“What a brutal way to die, but you choose it every time.” Ölmek için ne acımasız bir yol, ama her seferinde bunu seçiyorsun.

Oldukça şiddetli bir depresyon dönemindeyken Gracie Abrams’ın şarkıları son derece umutsuz ve kederli olmalarına rağmen bana o kadar iyi gelmişti ki şimdi çok daha iyi olmama rağmen hala aynı şevkle dinliyordum. O berbat dönemde, ki bu geçen yıl oluyor, oldukça iyi bir maaşı olan grafik tasarım işimi bırakmak zorunda kalmıştım çünkü tek istediğim ölmekti. Adeta ölüme takıntılı hale gelmiştim, bunun dışında hiçbir şey düşünemiyordum. Belki de bu kasvetli eve taşınma sebebim o dönemden arta kalan duygularımdı, bilmiyordum.

Evden ve yataktan çıkmayarak geçirdiğim aylar sonrasında kendimi daha iyi hissettiğim bir gün kendime düşünme fırsatı vermeden – çünkü düşünürsem bunun bir işe yaramayacağına ikna olup vazgeçerdim- bir terapistle görüşmeye başlamıştım. Ve bana gerçekten iyi gelmişti. Depresyonum hafiflediğinde yeni bir iş bulmak için çeşitli şirketlere başvurmaya başlamıştım. Bir kez görmezden gelindikten sonra şu anda çalıştığım şirket tarafından mülakata çağırılmıştım. Maaşı benim için yeterliydi, en azından rahat edebileceğim kadardı. Fakat yeni taşınmışken bana biraz zaman tanımamaları canımı sıkmıştı.

Geriye yalnızca renklendirme kaldığında çalışmamı kaydederek dizüstü bilgisayarımın kapağını indirdim. Bugünlük bu kadar yeterdi. Bodrumu temizlemem gerekiyordu. Nedense bunu yapmak hiç zor gelmiyordu. Tüm gün mutfak masasında kambur şekilde oturarak tasarım yapmaktan daha iyi hissettireceği kesindi. Yani, işimi seviyordum ama bazen çok fazla çalıştığımda gözlerim ekrana saatlerce bakmaktan yanmaya başlıyor; sırtım, boynum ve belim tutuluyordu. Biraz hareket etmek iyi gelecekti.

Bileğimdeki tokayı çıkarıp saçlarımı topladıktan sonra banyoya gidip süpürgeyi ve bir toz bezini aldım. Ardından dış kapının hemen çaprazında olan kapıyı açtım ve girişteki elektrik anahtarına basarak ışıkları açtım. Neyse ki aydınlatma gayet iyiydi. Yoksa tek başıma bodruma inmeye cesaret edemeyebilirdim.

Basamakları inerken kendimi biraz cesaretlendirmek için bir şarkı mırıldanmaya devam ettim. Bunun son derece gerici olduğunu itiraf etmem gerekiyordu. Evde tek başıma olduğumu biliyordum, ama ya değilsem? Manyağın biri bodrumumda saklanıyor olabilirdi. Ya da daha kötüsü, fareler… Evet, fareler kesinlikle daha kötü bir seçenekti ve ne yazık ki bodrumda farelerin olduğundan emindim. Elimden yalnızca adım seslerimden kaçacaklarını umut etmek geliyordu.

Etrafıma bakındığımda hiç fare görmedim. Görünürde yalnızca ben vardım. Bir de toz ve kir. Bu içimi rahatlatırken derin bir nefes alıp işe koyuldum. Bodrumun dipteki sol köşesine gidip süpürmeye başladım. Kürekte biriken toz yığınını bulduğum boş bir koliye döktükten sonra nefeslerimi burnumdan yavaşça almaya dikkat ederek -çünkü tozun bir kısmı suratıma geliyordu- devam ettim.

Sağ köşeyi süpürürken bir şey şıkırdadı. Hafif bir sesti, fakat metal bir şeydi bu. Şaşkınlıkla eğilip toz yığınının içine baktığımda bir şeyin parıldadığını gördüm. Bir homurtu çıkardım. Elimi tozun içine sokmak istemiyordum. Ne var ki merakım ağır basıyordu. Bu yüzden yapacaktım. Elim toza temas ettiği an dudaklarımdan iğrenme dolu bir ses döküldü. Fakat devam ettim. Parmaklarım o şeyi kavradığında bunun bir zincir olduğunu algıladım. Elimi kaldırdığımda ise gördüm ki bu yalnızca bir zincir değildi. İnce, altın zincirin ucunda bir altından madalyon ucu asılıydı.

Üzerine büyük bir “A” harfi işlenmişti. Son derece eski moda bir şeydi. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Emlakçı bu evin bir asırdır boş olduğunu söylemişti. Yani bu madalyon ta o dönemden beri burada mıydı? İnanılmazdı. Acaba kim düşürmüştü? Bu madalyon kime aitti?

Arkasını çevirdiğimde oraya da bir cümlenin işlendiğini gördüm. Kalbini kalbimde taşıyorum. Nefesim şaşkınlıkla kesildi. Birinin sevgilisine ya da eşine hediye ettiği bir madalyonu tutuyordum elimde. Kim bilir kim bunu bir zamanlar büyük bir aşkla taşımıştı? İçimde öyle bir merak uyandı ki hepsini baştan sona izleyebildiğimi hayal ettim. Bir anda zihnimde binlerce senaryo belirdi. Belki kocası tarafından cepheye gitmeden önce hediye edilen bir kadına aitti bu mücevher. Belki de evlilik yıldönümünde verilmiş, daha az dramatik bir senaryoydu. Fakat hayır, zihnim öyle olmasının imkanının olmadığını söylüyordu.

Bodrumu temizlemek bir anda aklımdan tamamen çıktı. Adeta koşarcasına basamakları tırmandım ve banyoya giderek madalyonu güzelce yıkadım. Tozdan arınmış hali güzelce parıldarken ona hayranlıkla baktım. Gerçekten çok güzel bir mücevherdi. Ayrıca bunu veren kişinin karşı tarafı çok sevdiği açıktı. Gördüğüm en romantik şey olabilirdi. Aklımı kaçıracaktım.

“A” diye düşündüm. Belki Anne? Alice? Amelia? Tanrım, bilmiyordum. Keşke bilebilseydim. Bunun bir yolu olsaydı. Oysa hiçbir zaman bilemeyecektim ve bu adeta canımı yakıyordu. Bu evle ilgili en güzel şey bu madalyon olmuştu. Gizemli ve romantik.

Hayatımın olmasını istediğim gibi. Şu an olduğu gibi acınası değil. Yorulduğumda sığınabileceğim birinin olduğu. Sevgi, aşk dolu. Ne var ki bu benim başıma asla gelmeyecekti.

Tam bir umutsuz vakaydım.

***

Madalyon günümü mahvetmişti. Akşam yemeği yiyemedim. Bunu denedim, fakat masanın üzerinde duran madalyona işlenmiş olan “A” harfi midemi tepetaklak ettiğinden başaramadım. Kimdi bu “A”? Nasıl bir hayat yaşamıştı? Mücevheri parmaklarımın arasında nazik ve dikkatlice tutarken içime öyle ılık bir his yayılıyordu ki sanki aşık olmuştum. Son derece garipti.

Gözlerimi tavandan ayırıp elimde tuttuğum madalyona indirdim. Onu takmamıştım. Fakat şimdi bunu yapacaktım. Doğrulup madalyonu başımdan geçirdim ve aşağı sallandığını hissettim. Yalnızca bir an sonra ise kadifemsi bir erkek sesi duydum.

“Affedersiniz leydim, fakat o size ait değil.”

Dudaklarımdan dökülen çığlık öyle şiddetliydi ki göğüs kafesimin ve hatta tüm evin titrediğini hissettim. Çığlığım açık bıraktığım kapı sebebiyle tüm koridorda yankılandı. Sokaktan da duyulduğunu umut ettim. Çünkü karşımda tanımadığım bir erkek dikiliyordu. Hemen yatağımın ayak ucunda. Buraya nasıl girmişti? Bir hırsız mıydı, yoksa katil mi? Beni öldürecek miydi? Bunu yaparsa hızlı mı yapardı yoksa işkence ederek mi?

Yüzünü buruşturdu. “Lütfen çığlık atmayın. Mahalleyi ayağa kaldıracaksınız.”

“N-ne istiyorsun?” dedim titrek bir sesle. “İstediğin paraysa hepsini veririm.”

Cıkcıkladı. “Benden korkmanıza gerek yok. Bir hırsız değilim.”

“Nesin öyleyse?” diye sordum.

Bayılabilirdim.

Kapıya doğru bir bakış fırlattım. Sonra da pencereye. Acaba hangisine daha çabuk ve ondan önce ulaşabilirdim?

“Söylesem de inanmayacaksınız. Sizinle alay ettiğimi düşüneceksiniz. Fakat ben de bu evde yaşıyorum.”

Kaşlarım çatıldı. “Bu da ne demek oluyor? Yoksa ev boşken gizlice burada mı kalıyordun?”

“Gizlice değil, fakat evet.”

“Lütfen bana zarar verme.” dedim. “İstediğin her şeyi yaparım. Evi boşaltırım. Burada kalmaya devam edebilirsin.”

“Edeceğim zaten. Fakat gitmenizi talep etmiyorum sizden.”

“N-nasıl yani? Birlikte mi kalacağız?”

Koyu mavi gözleri panikle irileşti. “Size öyle ahlaksız bir teklifte bulunmadım, leydim.”

“Leydim mi?” Histerik şekilde güldüm. “Neden Viktorya Dönemi’nde yaşıyormuşuz gibi konuşuyorsun?”

“Çünkü ben o dönemde yaşıyordum.”

“Aklını kaçırmışsın sen.”

Ne dediğimi sonradan fark ettim. Bu manyak herife bunu dediğime inanamıyordum. Beni öldürebilirdi. Öldürmekten çok daha beter şeyler de yapabilirdi. Ne düşündüğümü bu kadar açık ifade etmemem gerekiyordu.

“Ö-özür dilerim.” dedim yakışıklı yüzünün aniden ciddileşmesini izlerken. “Öyle demek istemedim. Ben…korkuyorum sadece.”

“Biliyorum. Özür dilemesi gereken kişi benim.” Başını eğdiğinde kuzguni saçlarından bir tutam alnına düştü. Ten rengi neredeyse taze kar kadar beyazdı. Bir derginin kapağından fırlamış gibi görünüyordu. Bir anda kıyafetlerini fark ettim. Bu garip kıyafetleri o ana kadar fark etmemiş olmam inanılmazdı zaten, fakat korku nasıl kaçacağım dışında bir şey düşünmeme izin vermemişti.

Üzerinde tam anlamıyla Viktorya Dönemi’nden fırlamış kıyafetler vardı. Kolları uzun, fırfırlı beyaz bir gömlek, bej renkte bir pantolon ve cilalı çizmeler. Evet, bu herif gerçekten de kafayı sıyırmış olmalıydı. Belki de Viktorya Dönemi’nde yaşadığını sanan bir şizofrendi. Tanrım, başıma ne gelmişti böyle? Buradan derhal çıkmalıydım.

“Lütfen, gitmeme izin ver.” dedim. “Ev sana kalır.”

“Gitmenizi talep etmiyorum.” diye yineledi. “Ben varlığımı burada sürdürmeye devam edebilirim, isterseniz sizi bir daha hiç rahatsız etmem. Fakat o madalyon size ait değil. Bir zamanlar sevdiğim kadına ait.”

Gözlerim ardına kadar açıldı. “Gerçekten mi?”

“Sizi temin ederim.”

“Ama neden bodrumdaydı?”

“Bu uzun bir hikaye.”

“Ve benim vaktim var.” diye üsteledim.

Aklımı kaçırmış olmalıydım. Bu heriften kurtulmak yerine bir de hikaye dinlemek istiyordum.

“Dışarıda konuşursak eğer.” diye ekledim hemen.

Hüzünlü bir şekilde gülümsedi. “Dışarı çıkamam ki.”

Ona şaşkınlıkla baktım. “Neden?”

“Çünkü ben bir hayaletim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.