İçeriğe geç

MACAR'IN KIZI

Bölüm 1 · 2 dk okuma

MACAR'IN KIZI

Bölüm 1

Ölüm...

Kalenin burçlarından aşağı kan süzülüyordu, surların beyaz taşları resmen kızıla boyanmıştı. 1456 yılının o uğursuz güz gecesinde, Macaristan sınırındaki o sarp kale artık benim yurdum değildi; burası ailemin mezarı, benimse cehennemimdi. Elimdeki yayın kirişi parmaklarımı kesmişti ama acıyı hissetmiyordum bile. Barut dumanının kapladığı ovaya baktım. Kulakları sağır eden o mehter sesleri, at kişnemeleri ve çeliğin çeliğe çarpma sesi... Osmanlı ordusu bizi tamamen ablukaya almıştı.

"Prenses Ilona!" diye bağırdı babamın baş muhafızı, zırhından kanlar damlayarak yanıma koşarken. "Kule düştü! Kaçmanız gerek!" ama sözü bitemedi. Göğsünü delip geçen bir Osmanlı oku onu oracıkta yere serdi. Çığlık bile atmadım, içimdeki korku çoktan yerini saf bir nefrete bırakmıştı. Yayımı son kez gerdim, okun ucundaki gümüş batmakta olan güneşin son ışığıyla parladı ve bıraktım. Bir yeniçeri daha yere düştü ama yetmedi. Saniyeler sonra demir kapı büyük bir gürültüyle kırıldı ve içeriye sel gibi dalan leventlerin arasında kaldım. Kılıcımı çektim, dövüştüm; bir asilzade gibi değil, köşeye sıkışmış bir kurt gibi vahşice ama sayıca çoktular. Arkamdan vuran bir kabza darbesiyle dünya karardı.

Gözlerimi açtığımda boynumda ve bileklerimde ağır demir zincirler vardı. İstanbul’u ilk kez o köhne esir gemisinin ambarındaki parmaklıkların ardından gördüm. Şehir devasaydı, ama benim için sadece dev bir kafesti. Esir pazarı ise hayatımda gördüğüm en aşağılık yerdi. Çığırtkanlar, tüccarlar, parmaklarıyla kadınları işaret eden zengin adamlar... Beni pazarın ortasındaki yüksek ahşap platforma çıkardıklarında, üzerimdeki yırtık pırtık kıyafetlerimi zorla çekip aldılar. Sadece ince, beyaz bir elbise ile kalmıştım.

Sırtıma kadar dökülen, neredeyse dizlerime ulaşan dalgalı, Sarı saçlarım güneşte yüzüme yapışıyordu. Ama asıl ilgi odağı olan şey gözlerimdi buz mavisi gözlerim... Zincirlenmiş olmama rağmen pazar meydanındaki hiç kimsede olmayan bir kibirle bakıyordum. Ezilmemiştim, diz çökmemiştim. Müzayedeci zincirimi sertçe çekip beni öne doğru itti ve gür sesiyle bağırdı: "Bakın beyler! Sıradan bir köle değil bu! Macarın kızı saçları halis altın ve sarı Gözleri ise Sultanımızın fethettiği denizlerden daha mavi Açılış beş yüz altın akçe.

Pazarda bir anda kıyamet koptu, fiyat saniyeler içinde katlandı. "Altı yüz!", "Sekiz yüz altın!", "Bin altın!" diye zengin tüccarlar birbirini eziyordu. Benim fiyatım yükseldikçe, içimdeki intikam ateşi daha da harlanıyordu. Beni ne kadar pahalıya alırlarsa, sarayın o kadar derinlerine, o kadar yükseğe çıkacaktım ve o zirveye ulaştığımda bu parayı ödeyenlerin şahdamarını kesecektim. En sonunda pazarın arkasından siyah ipek kaftanlı bir adam öne çıktı. Kalabalık ona hürmetle yol açtı; padişahın Harem Ağasıydı bu. Beni süzdü, gözlerimin içine baktı. "Macarın kızı demek" Dedi gülümsedi. Elini kaldırdı ve meydanı susturan o teklifi yaptı: "Sultanlar Sultanı padişahımız efendimiz adına... Üç bin altın akçe!"

Ortalığa derin bir sessizlik çöktü, kimse koskoca sultanın haremiyle yarışamazdı. Müzayedeci hayranlıkla eğildi. Zincirlerimin ucu saray görevlilerinin eline teslim edildiğinde, arkamı dönüp sarayın o devasa yarımadasına baktım. Topkapı’nın göğe yükselen kuleleri tam karşımdaydı. "Üç bin altın," diye geçirdim içimden. "Beni bir köle gibi satın aldığınızı sanıyorsunuz buna pişman edicem sizi."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.