İçeriğe geç

Lux Mortifera - Ölümcül Işık

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Lux Mortifera - Ölümcül Işık

Bölüm 2

BAŞKALDIRI

///*

"Eğer bu kaydı izliyorsan ben,.. Biliyorum çok klişe bir giriş..."

(Dursaksamalar)

"...Şu an bu kaydı izlediğine göre ben, çoktan ölüp gitmişim demektir."

"Sıradan bi ölümle yok olduğumu sanmıyorum... Benim gibi adamlar ecelleriyle ölmezler..."

(Gülüyor)

"Beni elbette ki tanıyorsundur. Bunu neden yaptığımı, bir güvenlik açığı yaratıp bu videoyu bu kodlara neden gömdüğümü, ve kendi yazılımımı neden sabote ettiğimi merak ediyorsun değil mi? Sadece benim gibi düşünen birinin kodlarıma sızmayı başaracağını düşünüyorum. Bu yüzden İstasyonların koduna bu açığı yerleştirdim. Birazdan sana diğer bildiklerimi anlatacağım. Ve sonra da yapman gerekenleri... Bu, kafasının içindeki et parçasını kullanmayı bilen birilerine bıraktığım bir uyarıdır. Bu sistemin kurucusundan, gelecek nesle bir uyarı. "

Videodaki kumral, renkli gözlü adam: Kurucu Blake... Şov yapıyordu ve bundan keyif alıyordu. Önündeki masaya indirdiği gözlerini yeniden kameraya odakladı.

"Bazı şeyler herkese ilan edilmez, yalnızca akılsızlara lafın tamamı söylenir. O yüzden sana her ne söylersem gerisini sen tamamlayacaksın. Tabii umduğum kadar aklın varsa..."

(Tıkırtı sesleri)

Arkasını dönüp kontrol etti ve yeniden konuşmaya başladı.

"Birleşmiş İstasyonların ulaşılmaz bir bölgesi var... Ve bu bölge herkese anlatılan umutlu hikâyelerden daha büyük ve gerçek şeyler vaad ediyor...Bir yaşam, ve insanoğluna aşina bir dünya...."

(Dışarıdan gelen tıkırtı sesleri)

*///

***

ALYCIA

Bütün istasyonlarda eş zamanlı olarak çalan sirenler herkesin veri tabanında kayıtlı olduğu kabinine çekilmesini emrediyordu. Muhafızlar ellerinde şok tabancaları ve sırtlarında acil durumlara karşı bulundurdukları tüfekleriyle koridorları turluyorlardı. Halk birer birer kendi kabinine dönerken etraf ıssızlaştı.

Şef Brown, bi grup muhafıza görev dağılımı yapıyordu. Aralarına yaklaştım. Beni görünce işaret yaptı.

"Alycia, sen yanına takımını alıp İstasyon-8'deki ucubeleri kontrol et. Koridorlar tamamen boşalınca kapsülleri tek tek arayıp kimlik doğrulama yap. Gözden bir şey kaçırmayın. Sonra da Köprü'ye gel."

Köprü... Demek Brown köprüde bir sorun çıkabileceğini düşünüyordu.

Hızlı adımlarla İstasyon-8 in yolunu tutarken telsizimden anons geçtim.

"Takım 1'in dikkatine. Kane, Cassie, Hideo, Lee, Cole. Takım 1'in dikkatine. Alycia konuşuyor. İstasyon 8'de buluşalım."

Koridorları hızla geçerken yetişkinler tarafından korkuyla kabinlere sürüklenen küçük çocuklar görüyordum. Nereden yola çıktığını ve nereye gittiğini bilmedikleri devasa bir seyahatçi uzay istasyonunda hayata gözlerini açmışlardı. Asla geçmiş zamanlardaki veya kitaplardaki Dünya insanlarının yaşadığı gibi kendilerinin başrol oldukları özgür ve doğal bir hayatları olmayacaktı. Onlar için üzülüyordum. Hepimiz için üzülüyordum. Kendimizi insanoğlunun devamı gibi görüyorduk fakat ayaklarımız bir kez bile karaya basmamışken bir metal yığınının içinde sefillikle geçirdiğimiz yaşamlar gerçekten de insanca yaşamak kabul edilebilir miydi? Bizden sonra gelecek olanların geçmişteki hizmetçileri gibi burada insanoğlunun soyunu sürdürüyor ve yaşamamıza elverişli bir habitat kurmaya çalışıyorduk. Nefes nefese koştururken bu düşünceler yine aklımı dolduruyordu.

İstasyon 8'deki muhafız kabinine vardığımda benden önce burada toplanmışlardı bile.

"Nereden geliyorsun sen böyle? Biraz daha koşsan son nefesini verecekmişsin gibi." dedi Cole. Üzerinde her zamqnki gibi soğuk bir hava vardı.

"Denge merkezindeydim, sizi buraya toplamamı Brown emretti. İstasyon-8'in altını üstüne getirmemizi istiyor. Sistemden sızıntılar olmuş." dedim aceleyle.

Kane hemen harekete geçmek istedi.

"Cassie, Hideo, siz Kane ile gidin. Son kabinden başlayın. Biz de baştan sona gideriz." dedim.

Kane ve diğerleri toplanma kabinini terk edip uzaklaştığında Lee huzursuzluğunu saklamayı bıraktı. Yine de Cole'un yanında sakıncalı bir şey demesini pek istemiyordum.

"Yine ne dönüyor bu lanet yerde Alycia? Brown artık bıktırmaya başladı. İstasyon-8'i sürekli bize veriyor."

"İyi tarafından bak, İstasyon-1'i de verebilirdi." dedim.

Cole lafa atıldı.

"Aa... Tabi, doğru. Kane'in annesinin konsey üyelerine kimlik taraması yapılmasının çok saçma olduğuyla ilgili mızmızlanışlarını dinlemediğimiz için bence de şanslıyız."

Bu cümleden sonra Lee de ben de kahkaha atmaktan kendimizi alıkoyamadık. O kibirli istasyona girmek ve onların nerdeyse kutsadıkları konsey üyeleriyle muhatap olmak oksijenimizi kesiyor gibiydi.

Cole ciddileşti: "Yine de her güvenlik taramasında, bu zavallı insanların gözlerinin içine bakmaktan nefret ediyorum."

Sanırım hepimiz aynı fikirdeydik. İstasyon-8, diğer istasyonlardan soyutlanmış bir yerdi. Oldukça alt kademe işçiler ve eğitim almaya uygun görülmemiş gençlerden oluşuyordu.

Oyalanmadan toplanma kabininden çıkarken Cole'un beni dikkatle izlediğini fark ettim.

"Sorun ne?"

"Güvenlik anahtarın cebinden düşmek üzere." diye yanıt verdi.

Üniformamın göğüs cebinde emanet şekilde duran kartı içeri itip gizledim. Her zaman her şey için bi kaçış cevabı vardı. Onun çevreyi dikkatle gözlemleyişine ve alaycı tavırlarına alışmıştım fakat şu an üzerimdeki dikkati beni tedirgin ediyordu.

"Her neyse, evet, hazır mısınız İstasyon-2'nin azimli gençleri? Kimseyle samimiyet kurmadan görevimizi yapalım." dedi Lee.

Lee, Asya dedikleri kıtadan gelen bir soydandı. Hideo da öyle. İnsanoğlunun Birleşmiş İstasyonlar'da hayatta kalmaya mecbur olmadan önceki doğal Dünya yaşamında, karada farklı ırkların farklı bölgelerde yoğunlaştığı bir düzen olduğunu biliyordum. Dünya Yaşamı, Ders 3, Bölüm 3, Irklar.

Çekik gözlerini kıstığında neredeyse uykuda gibi görünüyordu. Bunu bazen yadırgıyordum.

Cole, Lee'nin "kimseyle samimiyet kurmadan görevimizi yapalım" vurgusunun kendisine bir gönderme olduğunu anlamış olmalıydı ki 'uyarın umrumda bile değil' dercesine üstten bakan bir tavırla sırıtıp kabinden çıktı. Peşinden de Lee.

Tüm bu kimlik kontrolleriyle uğraşırken bir karar vermem gerekecekti. Son öğrendiklerimle ne yapacağım çok önemliydi. Brown'la köprüde buluşmadan önce kendimden emin olmalıydım. Her ihtimale karşı garantiye ihtiyacım vardı. Fakat Cole'un gözü üzerimdeyken düşünmekte zorlanıyordum.

İlk kabine girdik.

"Sıraya dizilin." dedi Lee ciddiyetle. Kimlik kontrolünü o yapacaktı. Biokimlik eşleşmesini kontrol etmek özellikle en sevdiği şeydi. Boş zamanlarında da genetikle ve nörobiyolojiyle ilgilenmeye bayılıyordu zaten.

Cole kabin içindeki eşyaları gözden geçirip yasadışı bir şeyler olup olmadığını kontrol ederken ben de elimdeki elektromanyetik tarayıcıyla kabinin iskeletini tarıyordum. Kabinde gizlenmiş veya bozulmuş herhangi bir yapı bulunması, burada gözlerine baktığımız insanların o andan itibaren ölü olduğu anlamına gelirdi. Cezalar sert ve katıydı. Zaten işe yaramaz insan popülasyonunun artmasına göz yumamayacak kadar ince hesaplanmış hayatlar yaşıyorduk. Zararlı bir faaliyet veya aykırı davranış tespit edilirse suçlunun cezası muhtemelen hayatına son verilmesi oluyordu.

Lee işini bitirmişti: "Biokimlikler uyumlu..."

Hemen ardından, "Etraf temiz." dedi Cole.

Bana bakıyorlardı. Lenslerimde hoşuma gitmeyen bir yer görüyordum.

"Zemini kaldırın." dedim gözümü ayırmadan.

Hücredeki 3 kişi korkuyla dolmuştu.

Lee şok tabancasını çekti:

"Kenara geç, paravana yaslan, kılınız kıpırdamasın."

"Ne görüyorsun?" dedi Cole merakla.

"Cihazlar var Cole. Tehlikeli görünmüyor."

"Zemini kaldırıyorum." dedi. Baktığım yere eğilip yerdeki alüminyum döşemeyi kenarından kaldırdı. Bir sürü çip, elektronik ekipmanlar, ve kitap-çip'ler vardı. Birbirimize baktık.

Lee arkasındaki kabin kapısını kapatıp elindeki şok tabancasıyla korkuttuğu kabin üyelerine döndü: "Sakın ani bi hareket yapmayın."

Hepimizin yüzü asılmıştı. Kabindeki 3 kişi ise çoktan ölmüş olduklarını biliyordu. Her an her şeyi yapabilirlerdi. Kendileriyle birlikte bizi de yanlarında götürmek veya verebilecekleri maksimum zararı vermek istemek gibi. O ana kadar bakmadığım yüzlerine baktım.

Bir genç kadın, bir genç adam, ve ergenlik çağında uzun boylu bi oğlan. Genç kadını dün yemek sırasında yaşlı bir çifte kendi protein porsiyon hakkını verirken görmüştüm.

"Alycia, emir ver." dedi Cole soğukkanlılıkla.

Lee bana sabırsızlıkla baktı.

"Bunları neden buraya topladınız, amacınız ne? Ayrıca bu kadar çok şeyi nerden aşırdınız?" diye sordum kabindekilere dönerek.

Sanki oyalandığım saniyeler beni ölüm emirlerini vermekten kurtarabilecekmişçesine.

Hücrede gerginliğin git gide arttığını biliyordum.

"Alycia. Emir ver." diye tekrarladı Cole.

Lee hâlâ sesini çıkartmamıştı. Belki o da sorularımın cevabını merak ediyordu.

Telsizimden Brown'ın sesi duyuldu. "Takım-1, Alycia Rolls, durum nedir?"

Kısa bir an sonra iletisini tekrarladı. "Takım-1, Alycia, kabinde bi sorun mu var?"

Aynı kabinde bu kadar uzun süre oyalandığımızı sistemden görmüş olmalıydı.

Eğer hemen şimdi bu zavallıların ölüm emrini vermezsem onlarla birlikte ben de infaz edilirdim. Tek suçları kitap-çip çalmak olsa da bunu onlar göze almıştı. Bana yapabilecek bir şey kalmamıştı.

İletisini tekrarladı. "Takım-1, Alycia Rolls, cevap ver. Kabinde bi sorun mu var?"

"Hayır, sorun çözüldü Brown." dedim tok bir sesle.

.

.

.

Devam edecek.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.