İçeriğe geç

Lupus et Rubra

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Lupus et Rubra

Bölüm 1

Chapter 1

"Leydim, kıpırdamayın lütfen. Yapamıyorum." Kadın bir soluk verip topuzuna takılmış tokayı çektirmeyi bıraktı. Saçları yapılmıştı aslında ama içlerinden birkaç tel, birkaç tel o kadar çektiriyordu ki. Bir bulsa onları kopartacaktı ama gür saçlarının arasında hangisi olduğunu bulması çok zordu. Elini tekrar istemsizce saçına götürdüğünü, tokalarından sarkan inci taşlı süslemenin şıkırtısından anladı ve yorulmuş, hatta belki de bezmiş gibi duran kadına mahcuplukla kibarlık arası bir gülümseme sunarak elini kucağına koydu. Başka şeyler düşünmeye kendini zorluyordu ama o teller yüzünden hiçbir şey düşünemiyordu. Evleneceği günün sabahında saç tellerine kafayı takmış başka bir kadın olmadığı düşüncesi ona vicdan azabı gibi ya da ona benzer bir huzursuzluk hissettiriyordu. Yani herhalde o yüzden huzursuzdu, çünkü başka neden olacaktı? Dikkatle üzerine eğilip gözlerine dakikalardır kırk kez fırça sürüp kırk kez silen kadının geri çekilip dikilmesi üzerine "Bitti mi?" diye sordu. Sesinde titreyen kurtulma hevesi, saatlerdir ona uğraşan kadının somurtmasına yol açsa da "Bitti." deyip odadan çıktı. Normalde pek makyaj yapan birisi olmadığı için, bugün alışkın olmadığı ve pek sevmediği bir şeye saatlerce maruz kalmaktan bunalmıştı. Şimdi bile rahat hissettirdiği söylenemezdi. Çevrelerindeki ve ailesindeki o kadar kadının nasıl yüzlerinde hiçbir boşluk bırakmaksızın sürdükleri onca şeyle gün boyu nasıl durabildiklerini hep merak ederdi. Çünkü kendisi yüzüne ne sürülürse sürülsün ve nasıl durursa dursun yıkama dürtüsüyle savaşıyor, yüzünü kirli hissediyordu. Sarımsı bir tonu olan aynaya baktı, altın sarısı işlemeleri olan kırmızı elbisesinin belinden aşağı ince ince tüller sarkıyordu. Aniden gelen bir hevesle odanın ortasında dönüp eteklerinin etrafında dönmesini istedi, ama her an odaya biri girebilir ve yakalanabilirdi. Üstelik evlenmek üzere olan bir kadına yakışmazdı. Çocuksu bir hareketti. Bir süre daha aynaya ve makyajla yabancılaşan yüzüne baktıktan sonra eteklerini avuçladığı elbiseyi biraz havaya kaldırdı. Eteği böyle geniş ve açılan giysileri çocukluğundan beri çok severdi ama annesi bacaklarını kilolu gösterdikleri için giymesine izin vermezdi. En azından bugün böyle bir elbise giyebildiği için çok mutluydu. Hem belki bugünden sonra tüm elbiselerini böyle diktirirdi. Acaba Han Rui annesi gibi ona kızar mıydı? Sorusunu kendi kendine cevaplandıramayınca canı sıkıldı, onu o kadar da tanımıyordu sanırım. Gerçi seçim hakkı olmadığı için tanıyıp tanımamasının ya da sevmemesinin bir önemi yoktu. Hem Han Rui ona karşı hep nazik ve güleçti, babasının annesine yaptığı gibi onu yok saymazdı. Önceki akşam ona "Onu sevdiğini" belirten bir şiir yazmış ve göndermişti. Tüm bunları hatırlayınca yüzünde ona çok yakışan bir şey belirdi. "An Mei." "An Mei, oyalanıyor musun hâlâ?" Annesinin seslenmesi üzerine edepsiz damgası yemek istemediği için hızla yüzündeki gülümsemeyi kaybetti. "Oyalanmıyorum, hazırım." "Hadi çık öyleyse, geç kalacaksın" Kapıyı açıp koridorun yarısını koşar gibi geçerken, annesinin sesini duyar duymaz eteklerini bıraktı; zarif ve düzgün adımlarla yürümeye başladı. Büyüdüğü evin dış kapısından çıkarken sadece başını çevirerek değil, tüm bedeniyle arkasına dönerek evin görüntüsünü aklına kazımaya çalıştı. Annesinin vazgeçmesinden korktuğu için ona söylediği yalanların aksine, belki de yıllarca buraya gelemeyeceğini biliyordu. Tekrar avluya döndüğünde avlunun kapısının önünde bekleyen annesine doğru başını sağa sola çevirmeden yavaş yavaş yürüdü. Bahçeye son bir kez bakamadığı için sonradan pişman olacağını bilse de şimdi annesiyle tartışmak, kötü ayrılmak istemiyordu. Hem zaten bahçe her zamanki bahçeleri gibi değildi, kırmızı süslemelerden bir şeyden görünmüyordu. Avludan çıkıp düğün alayını gördüğünde, çoğu düğün alayındakinin aksine tahtırevan değil, bembeyaz atların çektiği bir araba ile karşılaştı. Annesi yanına gelerek ve ellerinden tutarak, "Çok heyecanlıyım, An Mei. Sonunda iyi bir adam ile evlenebiliyorsun," dediğinde sadece kibar bir gülümseme ile karşılık verdi. Yaş akmayan gözlerini silen annesi, birden aklına gelmiş gibi, "Bu arada, yol çok uzun olduğu için tahtırevan değil, araba ayarladık." dedi. "Yolda zor koşullarla karşılaşabilirsiniz, daha rahat olur böylesi." Yine konuşmayıp bu kez de başını aşağı yukarı sallayan kızına beğeniyle baktı. Ne kadar az konuşur ve ne kadar uysal olursa o kadar iyi olurdu, çünkü evlilikte ondan beklenecek şey buydu. Mesela An Mei boşanmak gibi bir ihtimali aklından bile geçiremezdi, aklına gelmezdi böyle bir şey. Oldukça kalabalık olan alayın arasından yürüyüp arabanın yanında bekleyen babasının karşısına geçti, eteklerini tutarak ve dizlerini kırarak zarif bir selam verip arabaya kolayca binebilmesi için uzattığı eline tutunarak arabaya bindi. Kırmızı kadifeden ve altın sarısı işlemeli mindere oturup eteğini düzeltirken, henüz arabanın kırmızı perdeden kapısını indirmemiş olan babası "Ailemizi utandırma, An Mei." dedi ve sessiz geçen birkaç saniyenin ardından başka bir şey söylemeden kırmızı perdeyi indirdi. Onun arabanın kenarından çekilmesiyle çalgı başlarken araba da hareketlendi ve orta hızda, arabanın mümkün olduğunca az sallanacağı biçimde yola çıktılar. İmparatorluk sarayının önünden geçerken onu selamlayan kalabalığı izledi. Annesi şimdiki imparatorun ablası olduğu için kendisi de imparatorun yeğeniydi. Yani bu kalabalık bu açıdan düşünüldüğünde az ama imparatorun ablasına pek de düşkün olmadığı düşünülünce de çoktu. Hangi türlü olursa olsun, artık bir önemi yoktu. Belki hayatının geri kalanında imparator dayısını hiç görmeyecekti bile. Önceden olsa üzüleceği ya da sevineceği her şey şimdi anlamını yitirmişti. Çıkmış olduğu yolculuk hepsini arkasında bırakıyordu. Changan'ın şehir kapısından çıkarken halktan kalabalıklar da kenarlara dizilmiş, kimisi onun düğünü olduğunu bildiği için, kimisi de bir soylunun düğün alayı buradan geçiyor, günlük eğlence ve farklılık olsun diye onları izliyorlardı. 3-4 hafta civarı sürecek yolculuğunda ona eşlik edecek bir cariyesi de yoktu. Zaten yanında cariye olmasından da hiç hoşlanmazdı, çünkü hepsi de kendi başına kaldığı anlar dahil yaptığı her şeyi annesine rapor eder, üstüne bir de ona çok yakınlarmış gibi davranıp kandırmaya çalışırlardı. Aslında An Mei tüm bunların hoş anılar olmadığını bilse de, kendisini aşırı dramatik, hayatını da diğer soylu kızlarınkinden zor olduğunu sanmıyordu. Çünkü her kız mükemmel bir gelin olmanın kendisine uymayan yönlerinden farklı farklı zorluklar yaşıyordu. Hatta belki daha bile şanslı olabilirdi, sonuçta iyi ve genç bir adama gelin gidiyordu. Gönderilen şiiri hatırlayınca hafifçe gülümsedi. Aslında pek fazla şiir sevmezdi ama onun için böyle bir şey yapılması hoşuna gitmişti. Şehirden çoktan çıkmışlardı ve saatlerdir yoldaydılar. Perdeyi aralayıp arabanın camından başını çıkardığında, arabanın sağ bitişiğinde giden muhafızların üçü de beklemedikleri bu hareket karşısında şaşırmışlardı. Babasının güvenliği için yanına kattığı generallerden olmalıydılar, birkaç tanesi tanıdık gibi gelmişti. "Yol zaten çok uzun, biraz daha hızlı gidemez miyiz?" İçlerinden biri, "Arabayı fazla sarsmamak için hızlanmıyoruz, leydim." "Hızlanabiliriz, sorun yok." Perdeyi kapatıp başını tekrar içeri sokarken tokalarından birisinin ucu hafifçe perdeye takılır gibi olmuş, sonra kurtulmuştu. Kurtulmuştu ve bir hasar yoktu ama şimdi tokaları saçından çok daha fazla tel çektiriyordu. Bir an tereddütten sonra bu kez perdeyi açmadan içeriden seslendi, "General." "Buyurun leydim." "Hızlı gitsek bile en erken ne zaman varırız?" "En az 20-25 gün sürer efendim. Yol şartları da değişiklik gösterebilir." "Anladım." Elini atıp tokalardan en süslü ve taşlı olanı, kafası kadar olan topuzundan çıkarmayı başardı. Diğer tokaları da çıkarmaya devam ederken, saçından çıkan her toka ile sanki beyni rahatlıyordu. Bir ay sürecek bir yolculuk boyunca gelinliği, tokaları ve makyajı ile oturması zaten mümkün değilken neden koca bir gün boyunca uğraşıp onu bu kadar bunaltmışlardı, anlam veremiyordu. Güzelliğin bu kadar zahmetli ve rahatsız edici olmasından hiç hoşlanmıyordu. Sırtındaki kaftanı da çıkarıp yumak halinde büktü ve minderin ucuna koyup başını üzerine yerleştirdi. Sığabilmek için bacaklarını birazcık kıvırması yeterli olurken, önündeki günlerin çoğunun uyuyarak geçeceğini düşünüyordu. Hızlanan arabanın sarsıntısı onu sandığı kadar rahatsız etmemiş, tam tersi bir beşik gibi uykusunu beslemişti. Dışarıdan gelen kuş sesleri ve başının biraz altındaki tahta tekerleklerin gıcırtılarına karışan nal sesleriyle gözlerini kapattı. * * * Bir şeyden rahatsız olarak gözlerini açmaya çalıştığında, onu uyandıran şeyin ışık olduğunu anlayarak elini gözlerinin önüne doğru kapattı. Birkaç kırpıştırmadan sonra açtığı gözlerini kısık tutarak ışığa alışmaya çalıştıktan sonra, perdenin kenarından süzülen minicik güneş ışığının kendi yüzüne denk geldiğini gördü. Arabanın sarsılmaması dikkatini çekince perdeyi araladı, herkes ateşin etrafına oturmuş, ne olduğunu tam seçemediği bir etin pişmesini bekliyorlardı. Perdeyi kapatıp diğer taraftaki kapıdan aşağı inerken, uzun zamandır arabanın içinde kaldıktan sonra hava almak iyi gelmişti. O da ateşin etrafına çevrilenlerin yanına doğru yürüdüğünde, çok yakınlarına gelene kadar fark etmemişlerdi. İlk fark eden kişinin hızla kenara çekilip yer vermesiyle, diğerleri de halkayı genişletip biraz geri çekilerek ona beklediğinden daha geniş bir alan bırakmışlardı. Yeni pişen etin kızarmış ve güzel bir kısmını şişe geçirdiklerinde, prensese bunu verip vermemek arasında kalmışlardı. Bunu fark eden An Mei, şişi elinde tutan generale bakarak konuştu: "Benim için mi tutuyorsun elinde?" Doğru cevabı bulmak için düştüğü tereddütü görünce gözlerini önündeki çimlere dikti: "Soylu bir prenses bunu yemez, diye mi düşünüyorsun?" Cevap vermediğini görünce, haklı olduğunu anlayarak devam etti: "Sonuçta soyluların pahalı damak tatları, şımarık alışkanlıkları olur, değil mi? Sen de haklısın. Elinizdeki tek yiyeceğin en güzel yeri de olsa, beğenmezse diye düşünüp veremiyorsun." Başını kaldırdı, bu kez de general önüne bakıyordu: "Eğer benim içinse, yerim, teşekkür ederim." Uzatılan şişi alırken ve ilk lokmayı ısırırken, boğazında düğümler vardı. Yaşadıkça farkına vardığı bir şeyin daha bulamayacağı anlamını içinden sorguluyor, arıyordu. 1 aylık yolculuğu için hayatta kalmasını sağlayacak generallerden başka ne bir nedime, ne bir yiyecek, ne de birkaç kıyafet vermişlerdi. Şu saatten sonra hayatta kalıp, onların anlaşmalarını geçerli kılacak bir madde olmak; yani Lingzhou Kalesi Lordu'yla evlenmesinden başka, onunla ilgili hiçbir şeyi umursamıyorlardı. Merak ediyordu, bir ailede kız çocuğu doğunca herkesin düşündüğü ilk şey bu mu oluyordu? Soylu bir aileye satılabilecek ve üzerinde her türlü söz hakkına sahip olunan bir cariyenin dünyaya gelmiş olmasından ibaret miydi kız çocukları, ebeveynlerinin gözlerinde? Gözlerinden birkaç damlanın süzüldüğünü, tuzsuz tavşan etini ısırırken ağzına gelen tuzdan anladı. O, her lokmasını tuzlu yemeye başlarken, generaller ne yapacaklarını şaşırmış, ellerindeki et parçalarını bile bitirememişlerdi. An Mei elindeki eti bitirip çevresine bakınmaya başladığında bir başkası hemen atıldı: "İstediğiniz bir şey mi var?" "Buralarda temiz bir su kaynağı var mı?" "Arabanın arkasında 50 adım kadar ilerleyince var, götürmemi ister misiniz?" "Teşekkür ederim, bulurum sanırım." Aslında sadece onlarla aynı yiyeceği paylaşmıştı, ama haberi olmasa da onlarda bir yer, saygın bir kişilik elde etmişti. Gerçi belki de yaptıklarından dolayı değil ama, ona yapılanlardan dolayı ona acımış da olabilirlerdi. Bunu anlamak mümkün değildi. Arabanın üzerinde bulunduğu patika yolun kenarındaki ağaçlık bölgeye girip adımlarını saya saya 50 adım attığında, az ilerisindeki çeşmeye son birkaç adım kalmıştı. O kısa aralığı da kapatıp, yağlı ellerini suda temizledikten sonra ağzını çalkaladı ve dudağındaki yemek bulaşığını da temizledi. Yanaklarına bilerek suyu değdirmemişti. Ne zaman ağlasa ve yüzünü temizlemeye çalışsa, gözyaşlarının gerisinde bıraktığı yağlı gibi o dokuyu bir türlü temizleyemiyor; ağlama sebebi asla geçmeyecek gibi hissediyordu. Çözüm olarak ise, hiç dokunmamaya; aynı şeyler aynı şekilde duruyor da olsa yokmuş gibi davranmaya karar vermişti. Çeşmenin altında akan suyun toplandığı oyuğa birkaç yeşil yaprak düşmüştü. Birikintideki yansımasına baktı; saçları dağılmış, çekik gözleri hafiften şişmişti. Derin bir nefes verirken, kendini biraz daha toparlamış ve rahat hissediyordu. Sonuçta artık ailedeki kız çocuğu konumundan kurtulmuştu, hayatının geri kalanında imparatorun soylu yeğeni olarak, prenses olarak ve Lingzhou Lordu'nun karısı olarak yaşayacaktı. Artık geçmişi düşünüp üzülmemeliydi. Ama zaten geçmiş değildi ki, daha geçememişti. Şimdi yaşadığı tüm zorluklar, bırakmaya çalıştığı hayatının son da olsa henüz geçmeyen zorluklarıydı. "Bitecek," diye mırıldandı kendi kendine. "Hepsi bitecek, bitmek üzere." Geri döndüğünde, herkesin yemeği bitmiş ve toparlanmaya başlamışlardı. "Leydim, siz arabaya geçin. Birazdan yola koyulacağız." Başını sallayarak arabanın kapısından içeri tek ayağını koyduğunda, birden 1 gün önceki manzara canlandı gözlerinde. Babasının bir gün önce binmesi için elini uzattığı, şimdi boş olan yere baktı. İçerideki ayağından destek alarak diğer ayağını da attığında kolayca arabaya binebilmişti. "Neden?" diye sordu. "Neden ihtiyacım olan şeylerde değil de, hiç ihtiyacım olmayan şeylerde yanımda oldun?" Duyamayacağı için sorabilmişti. Bugüne kadar ne kendisiyle ilgili, ne de onlarla ilgili bir konuda onlara içini dökmemişti. Gözlerini arabanın içinde gezdirdi, kalan günlerde burada ne yapacaktı? Gözleri dar alanda dolaşıp yatak haline getirdiği köşeye dönünce, gözlerini daha yatmadan kapayarak mindere uzandı. Hem hiçbir şey yapası yoktu, hem de yapacak bir şeyi yoktu. Kalan günleri de uyuyarak geçirecekti çünkü başka ne yapabilirdi? Atların kişnemesinin ardından araba öne doğru atılırken düşmemek için tutunmaya çalıştı ve sarsıntılardan düşüncelere, düşüncelerden rüyalara, rüyasız uykulara, yeni günlere, yeni uykulara aktı…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.