Uzun yorucu bir günün sonunda eve vardığımda düşündüğüm tek şey, yetişmem gereken tren seferiydi. Tek başına yaşayıp deli gibi çalıştığım bu güzel şehirden bir an önce ayrılmak, annemin üzerinde dumanları tüten sıcacık sebze çorbasından içip derin uykuya dalmak istiyordum. Çalışma hayatım güzeldi fakat bu yorucu olmadığı anlamına gelmiyordu. Yine de zahmetsiz rahmet olmayacağının farkındaydım. Bu daha hevesle işe gitmemi sağlayan şeylerden biriydi.
Evin bütün odalarını kontrol edip,sadece iki oda vardı, dün akşamdan hazırladığım bavulumu koluma taktığım gibi evden fırladım. Çoktan birkaç dakika geç kalmıştım ama hala yetişebilirdim. Riske atmamak için çağırdığım taksinin arka koltuğuna kendimi bıraktım. Şöfor beyden hızlı sürmesini rica ettim. Arkama yaslanıp rahatlamaya çalıştım. En fazla biletim yanardı ve aile evine gidemezdim. Annem yine çok kızacaktı kesin.
Bir süre sonra neyseki, koşturarak da olsa, trene binebilmeyi başardım. Bakınız, anne azarı korkusu.. Ehehe kaç yaşında olursanız olun azıcık tırstırır bence. Yani böyle azıcık..
Yarısının ciğerlerimde kaldığını düşündüğüm nefesimi düzene sokmaya çalışıp, kısmen daha yavaşça , kabinime doğru adımladım. Bavulumu yerleştirip güzelce kuruldum can kenarına. Manzara eşliğinde kitap okumak, belki bir fincan, sımsıcacık mis kokulu çay içmek,sakin müziklerle beraber muhteşem beyazlığı izlemek ve hayallere dalmak, benim için her zaman yaşam denilen bu tüketimi değerli kılan şeylerdendi. Oldum olası biraz romantik biriyimdir. Uyumayı da çok severim. Biraz kaçış biraz keyif işte..
Tren hala hareket etmedi. Ama son dakikaları.. Çünkü biran önce, alınan biletlerin üzerindeki sayılarla belirtilmiş olan kabinlere yerleşmeye çalışan o canhıraş sıkışıklık artık yok. Daha çok, muhtemelen pencerelere doluşmuş,biraz hüzünlü biraz mutlu siluletlere, el sallayan yolcu akrabaları var peronlarda.
Heh yavaş yavaş hareket etmeye başladık. "Sonunda yaw.." Yaşadığım şehir oldukça kaotik ve kalabalık. Sokaklar insan seliyle dolup duruyor. Yine de Şanghay benim için güzel bir şehir. Liman şehri olması dolayısıyla deniz kıyısına olan hasretimi biraz dinginliyor. Çalıştığım şirketten kısmen de olsa denizi görebiliyorum. Şuanlık evim için geçerli değil fakat umuyorum ki bir gün denize yakın bir dairem olur.
Kar patlamış mısır misali yavaşça süzülerek yağıyor..
Hemen telefonumu çıkarıp ardı arkasına bir sürü video çektim. Bu mucizeyi daha sonra da izlemeliyim.
Başımı cama yaslayıp, dinlemeyi sevdiğim karışık piyano albümü açıp kulaklıklarımı takmaya karar verdim sonra. Bütün bu güzelliklere hayallerimin de eşlik edebileceğini hissetmiştim çünkü.
Ne kadar zaman sonra bilmiyorum, bulunduğum kabinin kapısı önce hafifçe tıklatıldı sonra açıldı. Bu kabin benimdi, yolculuk arkadaşım yoktu ki!
Kısmen sinirli ve meraklı gözlerle başımı kapıya doğru çevirdim. İçimden söylenmeyi de ihmal etmedim. "İlla hayallerim yarım kalsın! Bi keyif aldırmıyorsunuz kardeşim be!"
İçeriye mor saçlı ve mor gözlü tuhaf kıyafetli bir genç kız girdi. Bakışlarıma aldırmadan tam karşımdaki boş koltuğa oturdu. "Ne oluyor lan?"
Derinlerden duyumsadığım yankılı ve ağdalı sesiyle konuşmaya başladı. Akıllısı beni bulmaz zaten diye düşünürken, bir yandan da hafifçe kalbimi ele geçirmeye çalışan korkuyu yok saymaya çalışıp, bu bilinmez hanıfendinin söylediklerine dikkatimi yoğunlaştırdım. Söze başladığında ise çoktan korkmuş ve kafam karışmıştı bile. Acaba uykuya falan mı dalmıştım farketmeden?
- Shi Fei! Şşş shi fei! Ellerini bana ver. Eller yüreğe götürür ! Anla, hatırla! Verdiğin yemin duruyor kapı ardında! Şş shi fei! SHİ FEİ! Ellerini bana ver. ..