İçeriğe geç

Lotus Krallığı

Bölüm 10 · 21 dk okuma

Lotus Krallığı

Bölüm 10

GERÇEKLERİN EŞİĞİ

8.BÖLÜM

GERÇEKLERİN EŞİĞİ

“Gecenin bir yarısı günlüğüme bir şeyler yazacağıma uyumayı terch ederdim doğrusu.”

Heinrich defterine bir şeyler karalamaya devam ederken Maurin sürekli konuşuyor,sessiz durmamaktan vazgeçmiyordu. Heinrich onu görmezden gelirken bakışlarımı üstümüze bir örtü gibi serilmiş siyah gökyüzüne çevirdim. Ay bütün ihtişamıyla karanlık gökte parıldıyordu. Huzurla gözlerimi kapattığımda Maurin ile Heinrich’in tartışmaları gecenin sükunetini bozdu.

“O haritayı geri ver Kunduz!”

Heinrich kafasını defterinden kaldırmadan konuşurken Maurin şımarık bir çocuk edasıyla haritayı almış,inceliyordu.

“Aekasa Krallığı,Leuruna Çukuru,Celestia Ormanı,Isolde Denizi,...”

Haritada yazılı olan yerleri okumaya devam ederken Heinrich kafasını defterinden kaldırdı ve Maurin’in elindeki haritayı aldı. Onu yerine koyarken Maurin söyleniyordu. Onların bu haline içimden güldüm.

Maurin’in hafif uzamış sakalları vardı. Gözleri çekik ve kestane rengiydi. Saçları ise omzuna kadar iniyordu. Yumuşak ve bakımlı saçlarını bir yandan diğer yana sallarken uzun ve yay şeklindeki kaşları bir yukarıya çıkıyor bir çatılıyordu. O sıkılmadan söylenirken yüzü çeşitli ifadeler alıyor,sesine her defasında farklı bir duygu katıyordu. Heinrich onu hiç bıkmadan dinliyor,söylenmelerine karşı hiçbir tepkide bulunmuyordu. O tekrar defterine gömülürken Maurin’in azıcık da olsa söylenmeyi bırakmasını umarak ona bir soru sordum.

“Kaş yaşındasın Maurin?”

Aşağı yukarı Heinrich’in yaşlarında olmasını beklediğim bu adam sırıttı. Gülümsemesiyle oluşan gamzeleri sakalının arasında kayboldu.

“35 yaşındayım,neden?”

Maurin’in yüzündeki gülümsemesi yayılırken Heinrich’in gölgede kalan gözlerinin beni izlediklerini fark ettim.

“Öylesine,sadece merak ettim.”

“Senin yaşın kaç?”

“37 yaşındayım Kunduz.”

“Çok da genç göstermiyorsun zaten.”

Maurin umursamazca başını savururken Henrich derin bir iç çekti.

“Siz kaç yaşındasınız peki?”

“33 yaşındayım ben de Maurin.”

“Fazlasıyla genç görünüyorsunuz hanımefendi. Gördüğüm en genç leydilerden birisiniz.”

Maurin bana göz kırparken onun bu haline kıkırdamadan edemedim. O sırada Heinrich Maurin’e döndü ve bir anne edasıyla örtüyü iyice üzerini örttü.

“Uyuma vakti Kunduz!”

“Tamamdır anneciğim!”

Bunu söylerken o kadar çok mutluydu ki gülme isteğimi bir türlü bastıramıyordum. Maurin’i yatırmakla uğraşan Heinrich’e baktım. Çok az sakal bırakmıştı,bu da ona adeta bir baba havası katıyordu. Saçları simsiyah,gözleri ise masmaviydi. Keskin yüzünün üzerine düşen saç tutamları ona gizemli bir hava katıyordu. Gölgedeki gözleri beni bulunca mavi kristallerin içi parladı. Yüzüne yavaşça yayılan samimi gülümseme yüzünün sertliğine sıcaklık katıyordu.

Yavaşça gözlerimi başka yere çevirirken Heinrich’in bakışları hala üzerimdeydi,bembeyaz dişleri ise gecenin soğuğunda yanan ateş sayesinde inci gibi parlıyordu. Hala gözlerinin ben de takılı olduğunu bilmek içimde bir boşluk hissi yaratıyordu. Sanki bütün iç organlarımı boşaltmış ve koca bedenimi bomboş bırakmışlardı. Gözlerimi uzak bir yere odaklarken içimden yükselen endişe dalgasını yatıştırmaya çalıştım.

“Sakin ol...Sadece nefes al...”

Bir süre sonra gözlerimi çevirdiğim yerden ayırdım ve Heinrich’in olduğu tarafa özellikle bakmamaya çalışarak örtüyü üzerime çektim ve uyumaya hazırlandım. Maurin’in uykuya daldığı düzenli bir şekilde nefes alıp vermesinden anlaşılıyordu. Heinrich tekrar deftere dalmıştı. Kafamı yanımıza aldığımız çantalardan çıkan yumuşak küçük yastıklardan birine koyarken arkamdan Heinrich’in fısıltı şeklindeki sesi duyuldu.

“İyi geceler

lotus çiçeği''

...

Gecenin karanlığı ıssız ormana çökmüştü. Gölgelerde seri bir şekilde ilerliyordum. Gece yarısında ormanda ses çıkarmadan karanlıkta kamufle olmuş bir hayalet gibi ilerliyordum. Kafamda kurduğum planı düşünüyordum. Saraya yaklaştığım her saniye gözümü bile kırpmadan yapacağım vahşilik gözlerimin önünden geçiyordu. Çok fazla soğuk olmasına rağmen durmadan terliyor ve titriyordum. Yüzüme çektiğim peçem ve üzerime aldığım pelerinle tanınamaz hale gelmiştim. Rahatça hareket edebileceğim kıyafetler seçmiştim,

yapacağım vahşiliği rahatça yapabilmek için...

Ve tabiki de kanlı bir gecenin gölgelerinde saklanacağım kadar siyah.

Yağmur çiselemeye başlamıştı. Bastığım yerde bıraktığım ayak izlerine düşüyor,nemli toprağı daha da ıslatmaya çalışıyordu. Dökeceğim kanları temizlemek için çabalıyordu. Hayatımda yaşadığım boşluğu suyla kapatmak istiyordu. Kırık bir kalbi doldurmayı istiyordu.

İçinde milyonlarca çatlak olan kırık bir kalbi suyla doldurmaya çalışıyordu...Çaresizlik içinde bunu umuyordu,tıpkı benim gibi...Kafasının içinde kurduğu binlerce hayale inanıyordu,inanmıştı...Tıpkı benim gibi...Asla olmayacak şeyleri seviyordu,istiyordu...Tıpkı benim gibi...

İmkansızı düşlemek...Bir hayalden daha solgun ve kırık...Bıçak bilenirken ormanda zıplamayı hayal eden bir geyik gibi...Sokakta ince bir örtüye sarılırken ev şöminesini düşleyen bir küçük çocuk gibi...Çaresiz,yorgun ve kırık...Hayatın gerçeklerinden kaçarken yalan bir aşkın oltasına yakalanan zarif ve cılız bir kız...Kimsenin sevemeyeceği kadar çirkin ve zayıf...Kolayca kandırılacak kadar saf ve temiz...Her şey elinden alınıp parmaklarının arasından sıyrılırken sessizkalacak kadar güçsüz...Yalan güzelliklere inanıp paramparça olacak kadar...

Bana ihanet edilmişti. Kendimi güven içine atacağım kollar beni boşluğa terk etmişti. Her şeyimi kaybettikten sonra sığınacağım son yer beni kovmuştu. Bana beni sevdiğini söyleyen dudaklar başkasınınkini öpmüştü. Bana aşkla bakan gözler beni görmezden gelmişti. Benim için atan kalp beni bırakıp gitmişti. Yalnızdım...Kendime çok kızgındım. Ben bu kadar aptal mıydım gerçekten? Her şeye kanıp inanacak kadar salak mıydım? Gözlerimi kör etmesine izin verecek kadar düşkün müydüm?

Neden bana yalan söylemişti ki? Neden olmayan hayallere inandırmıştı? Neden ona en çok ihtiyacım olduğu anda beni bırakıp gitmişti? Nedendi? Neden beni tek başıma bırakmıştı? Hiçbir şey demeden öylesine beni fırlattı. Nedendi?

“Seni baştan beri kandırıyordu. Sen onun için bir oyuncaktan fazlası değildin,olmadın,olamayacaksın.”

Bir damla su alnıma çarpıp burnumun ucundan süzülürken gök gürledi. Siyah gökyüzünü gri bulutlar sararken yer kapmak için birbiriyle çekişiyordu. Hepsi bu gecenin kanını temizlemek için birbiriyle savaşıyordu.

“Lotus çiçeği...”

Beynimin içinde kalın sesi dönerken boğazım kurudu.

“Lotus çiçeğim...”

Sesi kulaklarımda yankılandı. Mavi gözlerinin o hain büyüsü çalkalandı. Dudaklarının yana doğru kıvrılışı önümde canlandı.

“Sen benim Lotus çiçeğimsin...”

Çektiğim acının etkisiyle karanlığı yarıp geçen ışık demetleriyle beraber gözümden bir yaş süzüldü. Gök tekrar gürledi. Orman kulakları yırtan sesin ardından kendi siyahlığına gömüldü. Her şey beni yalnızlığa terk ederek yüz çevirdi.

“Benim Lotus çiçeğim...”

Omuzlarımın üzerine çöken yükü taşıyamayan dizlerim çimlerin üzerine yavaşça kondu. Kapişonum yavaşça saçlarımı açık bırakarak süzüldü. Rüzgarda savrulan küçük bir yaprak saçlarıma tutunurken her şey fazlasıyla karanlık geldi.

Her şey çok anlamsızdı. Varlığım koca bir diyar için saçlarımda duran bu yapraktan bile daha küçük ve değersizdi. Her açan çiçek gibi bir gün solup gidecektim. Gitmiştim...Hiçbir şeyin yararına dokunamadan buradan gidecektim. Sadece nefes alan bir varlıktan öteye gitmemiştim,gidemeyecektim...

Sevgim ve acım sadece birer duygudan ibaretti. Kimse onları göremeyecekti. Onlara dokunmayacak ve hissedemeyecekti. Avuçlarımın içine aldığım yüzüm ıslanmıştı. Yağmurdan mı yoksa gözyaşlarımdan mı olduğunu bilmiyordum. Zaten bir önemi de yoktu. Bir şeylerin önem ve değer taşıdığı zamanlar yok olup gitmişti. Artık her şey çok daha kötü,karanlık ve vahşet doluydu. İyilik izini kaybettirmişti. Onun yolundan yürüyen insanları da yanına alarak çok uzaklara gitmişti.

Gecenin esen soğuk rüzgarı ıslak tenimi okşayıp geçiyordu. Ne kadar da

aptaldım

...Ne kadar da acınasıydım

...Ne kadar da küçükmüşüm gözünde

...Tüm bunları düşünürken gözyaşlarım hakim olamadığım bir şekilde akıyordu. Elimin tersiyle sildim. Bugün,bu gece ona acıyı tattıracaktım. O da benim tattığım zehirden tatmalıydı. Yağmurun giderek artan şiddetiyle beraber ayağa kalktım. İçimdeki o ateş bir öfkenin yangını mıydı yoksa sadece vahşetin kıvılcımları mı?

Sonunda devasa saraya ulaştığımda en üstteki pencereye baktım.

“Evet!”

Bu gece yapmaya geldiğim şeyi yapacaktım. İntikamımı alacaktım. Bana ihanet etmenin cezasını ona çektirecektim,çektirmeliydim. Yağmurun altından göğe uzanan Kaida Ağacı beni bekliyordu. Baştan beri planladığım yoldan gitmeye başladım. Pencereye ulaşmam için yandaki ağaca tırmanmam gerekiyordu. Oradan da duvarlara tutunarak içerisinde yatan güzele ulaşabilecektim. Hiç tereddüt etmeden atıldım. Hızla uzun ve sert gövdeli ağacı tırmanırken ayağım kaydı ve neredeyse düşüyordum ama son anda dengemi sağladım

.

“Kendine hakim ol Eleena,biraz daha ve amacına ulaşacaksın.”

Ağacın neredeyse tepesine kadar tırmanmıştım,pencereyle aynı hizaya geldiğimde duvara tutundum ve düşmemeye çalışarak yavaşça ilerledim. Özellikle aşağıya bakmadan yavaşça devam ettim yoluma. Sonunda pencereye ulaşmıştım. Pencerenin kapalı olduğunu görünce kilitli olmamasını diledim. Ellerimle pencereyi ittirdiğimde cılız bir gıcırtıyla açıldı. İlerde kimsenin olmadığından emin olduktan sonra temkinli adımlarla içeriye ayak attım. İçeri giren meltemleberaber savrulan tül perdeleri çektiğim zaman görüş alanıma istediğim şey girdi.

Oradaydı. Beni sabırla bekliyordu.

Yatağında mışıl mışıl uyuyan prensese doğru adım attım. Yanına geldiğimde yatağında uyuyan prensese baktım.

Birkaç saniye sonra nefes alamayacak

diye geçirdim içimden. Uyuyan prensesi rahatsız etmemeye çalışarak parmaklarımı boynuna götürdüm. Siyah kristallerden yapılmış kolyesine dokundum. Titizce işlenmiş harfleri okudum.

“ATARAH”

Belimin kemerinde duran hançeri sessizce kınından çektim. “Çok güzel bir ismin var prenses.”

Bunları fısıldarken elimdeki hançerin buz gibi yüzeyini ağır hareketlerle prensesin küçük boğazına götürdüm. Hala düzenli bir şekilde nefes alan prensese biraz daha yaklaştım.

“Acımayacak prenses,söz.”

Hançerimi bastırmak istesem de titreyen ellerim ve durmuş beynim buna izin vermiyordu.

Neden tereddüt ediyorsun?

Küçük bir bebeğin boğazını kesmek çok mu acı verici?

Peki o sana ihanet ederken seni hiç düşündü mü?

Yapsana aptal,ona da acı versene!

İçimde gerçekleşen bu savaşı durduramıyordum. Ne olduğunu bilmediğim hisler hançeri tuttuğum elimin birazcık ilerlemesini engelliyordu.

“Ben bu kadar vahşi miyim?”

diye düşündüm hala hançeri buz tenli prensesin boğazında tutarken. İç sesim benimle kavga ediyordu.

Onu öldür aptal! Seni hor gördü! Sana yalan söyledi! Sana ihanet etti!

Ellerim geri geri ilerlemeye başladı. “Hayır!”diye düşündüm.

“Bunu masum bir kızcağıza yapmam,yapamam!”

Sesim beklediğimden daha yüksek çıkmıştı. Bu da prensesin uyanmasına sebep oldu. Odayı dolduran ağlama sesleri hızla harekete geçmem gerektiğini yoksa sonsuza kadar tutsak edileceğimi haykırıyordu. Ben hançerimi tekrar yerine sokarken beklemediğim bir şekilde kapı açıldı ve içeriye Heinrich ile

Esmeray

girdi. İlk prensesin annesi girdiği için beni fark eden de o oldu.

“Heinrich!Burada bir haydut var!”

Ben peçemi daha da yüzüme kapatacak şekilde yukarı çekerken Heinrich muhafızları çağırdı. Ben arkamı dönmüş,pencereye doğru koşarak ilerliyordum ki arkamdan omzumu hedef alan ok amacına ulaşmıştı. Omzumun arkasında girip önünden çıkan okun verdiği acıyla bir haykırış kopardım. Kendimi pencereden fırlatırken beni hedef alan oklar havada savruldu. Yere çakılmak üzereyken yukarıdan Esmeray’ın bağrışlarını duyabiliyordum.

“Aman tanrım!Heinrich,onu yakaladınız mı?”

Yere çakılmamla beraber hayatımın sona ereceğini düşünmüştüm. Muhafızlar cansız bedenimi Heinrich’in önüne sereceklerdi. O ise bu bedeni tanımıyormuşçasına onlara uçurumdan aşağıya atmalarını söyleyecekti. Gömmek bile istemeyecekti leş gibi kokan cesedimi. Ancak buz gibi bir suyu tenimde hissedince küçük bir gölcüğün ortasına düştüğümü fark ettim. Ben nefessizce sudan çıkmaya çalışırken omzumdan akan kanlar gölün suyunda dağılıyordu yavaşça. Başımı kanımla bulanmış gölün suyundan çıkarınca içime derin bir nefes çektim. Yüzerek gölcüğün içinden çıktım.

Omzumdaki acının şiddeti giderek artarken kemerime taktığım ve içine merhem koyduğum zehir şişelerinden birini aldım. Oku kırmaya hazırladım kendimi. Ne kadar çok acı çekersem ses çıkarmamam gerekiyordu. Çünkü muhafızlar sesimi işitebilirlerdi. Göğsüme temiz hava doldurmaya çalışırken kan kokusundan başka bir şey gelmiyordu burnuma. Oku tuttum ve tüm gücümle kırdım.

Ağzımı sonuna kadar açtım,acının çığlıklarını içimde atmıştım. İçime derin nefesler çekerken sakinleşmeye çalıştım. Oku yavaşça omzumdan çıkarırken dişlerimi iyice sıkmıştım. Gözlerimi güçlüce yummuş bitmek bilmeyen okun acısına dayanmaya çalışıyordum. Sonunda ok omzumu terk ederken omzumdaki koca delikten koyu kırmızı rengindeki sıvı akmaya başlamıştı. Kanama şiddeti giderek artıyordu,çok fazla kan kaybediyordum. Ancak yanımda bana yardımı olacak hiçbir şey yoktu. Zehir şişesindeki merhem enfeksiyonu engellemek içindi,koca bir deliği kapatacak değildi.

Acıyla kıvrılan bedenimle yerde çaresizce oturuyordum. Her geçen saniye ölüme daha çok yaklaştığımı hissediyordum. Elimle ne kadar bastırsam da kanama durmuyor,koyu kırmızı sıvı gecenin karanlığında parmaklarımın arasından süzülmeye devam ediyordu.

Gözyaşlarımın yavaşça gözlerimden yanaklarıma doğru aktığını ve hızla esen rüzgarla beraber uçup gittiğini hissedebiliyordum. Neden ağladığımı anlamıyordum. Belki de ihanetin acısıyla asla yapamayacağım bir vahşiliği yapmaya kalkışmamdandı. Belki de masum bir canın hayatına son vermek istememdendi. Ama nedeni ne olursa olsun bu yaşların acısı omzumu delip geçen okun bedenime çektirdiği acıdan daha ağırdı.

Boşta kalan elimle peçemi indirdim,ağlarken nefes almam zorlaşıyordu. Sessiz hıçkırıklarla yaşlarımın akmasına izin verirken her saniye içimdeki öfkenin beni parçaladığını,beni boğduğunu hissediyordum. Soğuk gecede bunalmaya başlamış,her yerimden terler akmaya başlamıştı. Ancak bunların hiçbiri umrumda değildi. Tek düşündüğüm kalbimi parçalamaya kararlı olan öfkem ve kabarık intikam duygusuydu.

Hıçkırıklarım daha da artmış,göğsüm her bir göyaşımın süzülüşünde sarsılıyordu. Başım dçnmeye başladı. Gittikçe görüş alanım da bulanıklaşıyordu. Önümde duran gölcük bir lekeye dönmüştü. Üzeri yıldızların beyaz lekeleriyle süslenmiş siyah bir kirdi. Yağmur garip bir şekilde kesilmişti. Gökyüzü bulutlardan arınmıştı.

Beni aramakla uğraşan muhafızların sesleri yavaş yavaş uzaktan duyulmaya başlamıştı. Ancak ben ilerlemekten vazgeçmiştim,ayağa kalkmaktan ve acıyla kıvranarak yaşamaktan vazgeçmiştim. Muhafızların beni yakalayıp tutsak etmeleri umrumda değildi. Her gün bana işkence etmeleri umrumda değildi. Beni asmaları da umrumda değildi.

Ben umudumu yitirmiştim

.

Bundan sonra hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı. Gerekirse beni diri diri gömsünler,bana yapacakları işkenceler veya çektirecekleri acı...Hiçbiri beni bir defa daha ayağa kalkmama zorlayamazdı. Muhafızlar hala uzakta olsa da bana giderek yaklaştıklarını ve eninde sonunda beni bulacaklarını biliyordum. Ölü veya diri beni bulmaya gönderilmişlerdi.

Bugün masum bir canın kanıyla bulanmış olması gereken temiz hançeri çektim. Bugün bu hançer benim kanımla bulanacaktı. Masum bir canı değil,değersiz ve kırgın bir canı alacaktı. Ucundan benim koyu kırmızı sıvım akacaktı. Hançerin soğuk metal yüzeyini boğazımda hissediyordum. Yüzüme bir gülümseme yayıldı.

Sonunda...Her şey burada sona erecekti. Çektiğim sayısız acılar burada son bulacaktı. Her şey bitecekti. Bitmişti...

Bedenimde kala tüm gücü topladım ve hançeri boğazıma bastırdım. Gözlerimi kapatmıştım. Birazdan boğazımı kesmemle bana ait olan kanımda boğulacak olmaya hazırladım kendimi. Sessizce ölmeye,bu vahşi dünyadan göç etmeye...Hançerimi tutan elimle beraber başka bir gücün hançeri çekmeye çalıştığını fark ettim. Sıkıca yumduğum gözlerimi açtığımda karşımda sihir duruyordu.

“Ama neden?”

Fısltıyla sorduğum soruya çiçeğin,

sihrin

cevabı hançeri boğazımdan uzaklaştırmaktı. Elimde kalan hançeri aldı ve toprağa gömdü. Daha sonra tekrar bana döndü. Gözyaşlarımın arasından tekrar sordum eski dost bildiğim sihre.

“Neden?Görmüyor musun?..Ben artık daha fazla dayanamam,tekrar ve tekrar ayağa kalkamam. Bırak öleyim,bırak kalbimdeki acılar sonsuza kadar dinsin.”

Ağlayan gelin başını iki yana salladı,bu “

Hayır

.” demekti. Üzerindeki su damlalarından yansıyan ışıklar geceyi süsleyen yıldızlara aitti. Kokusunu içime çekerken içime bir ferahlama duygusu yayıldı. İçimdeki o öfke yangınını söndürmüştü. Canlı yaprakları meltemle beraber dans ediyordu. Çeşitli kıvrılışlarla acayip şekiller oluşturuyordu. Ağlayan geline hiç rastlamamıştım. Veya Batı Lotus’a göre

ters laleye

...Belki de daha önce hiçbir isyan yaşamadığım içindi. Sihir içimizdeki duygulara göre şekillenirdi. Bu da içimde yanıp sönmeyen bu duygunun adını koymaktaydı:

isyan...

Yavaşça bedenimi sararken içinde bulunduğum acı verici durumu unutmuştum. Sadece yaşlarımı akıtmaya devam ediyordum. Çiçek yapraklarından damlattığı birkaç damlayla omzumdaki deliği kapatmış,eski haline geri getirmişti. Bedenimden yavaşça sıyrılırken deliğin kapanmasını,kanımın

süzülmeyi kesmesini ve son olarak izinin yavaşça kayboluşunu izledim. Gözyaşlarım akmayı kesmişti ancak yanaklarım hala ıslaktı,görüş alanım ise bulanıklığını yavaş yavaş yitiriyordu. Önümde duran ağlayan geline döndüm.

“Neden?”

Çiçek bana hiçbir tepki vermedi.

“Neden beni kurtardın?”

Sihir bir süre beni izledikten sonra yavaşça göğsümün sol yanına doğru yaklaştı ve yumuşak bir dokunuşla oraya birkaç damla döktü.

“Ama ben bunu hak etmiyorum.”

Yanlara doğru salladı yapraklarını.

“Ben umutsuzum.”

Tepki yoktu.

“Çok değersiz ve kırgınım.”

Cevap yoktu.

“Zayıftım. Hiçbir şey yapamadım. Herkesin,her şeyin yok olup gitmesine izin verdim. Ben yaşamayı hak etmiyorum. Ben hiçbir şeyi hak etmiyorum.”

Gözyaşlarım teker teker gözlerimden süzülürken çiçek beni sardı. Sıcak ve samimi bir şekilde yapraklarını tenime değdiriyordu. Hıçkırık sesleri sessiz ormanı doldururken bir süreliğine öylece oturmuştum. Rüzgar kanla kirlenmiş saçlarımı savururken çiçek kendisini yavaşça çekti. Benden sıyrılırken renginin solduğunu ve ölmeye yakınlaştığını fark ettim. Sihir gücünü yitirmişti. Bu önümde duran geriye kalanın belki de sonuydu. Sihir de gitmiş ve beni yalnız başıma bırakmıştı.

Çiçek bana bakarken yakınlardan muhafızların sesi duyuldu. Başım istemsizce seslerin geldiği tarafa dönerken çiçek parmaklarıma birkaç lotus suyunun damlasını bıraktı ve tekrar gömüldü.

Omzumu kontrol ederken çoktan kan kaybetmekten bayıldığımı ve çeşitli rüyalar gördüğümü düşünüyordum. Ya da çoktan ölmüştüm...Ama her şey fazlasıyla gerçekti. Sihrin lanetlendiğini ve sonsuza kadar onu kaybettiğimi düşünmüştüm. Ancak hala yaşıyordu. En derinlerde bir yerde onu çağırmamızı bekliyordu. Onu açığa çıkarmak bizim sorumluluğumuzdu.

Tıpkı Brina Ana’nın dediği gibi...

İyileşen omzumla beraber dinç ve enerjik hissediyordum. Hızla ayaklandım ve bir an önce muhafızlara yakalanmadan kulübeme doğru ilerlemeye başladım. Ormanın enderinliklerine,

her şeyin kaybolduğu yere...

...

Karanlığın kolları beni içine çekerken nefes nefese uyandım. Nerede olduğumu kavramaya çalışmamla beraber gördüğüm rüyanın bana kendimin karanlık ve vahşi tarafımı hatırlattığını anladım. Louis’i bulmadan önce saraya gidişimi,yaralanışımı ve kaçışımı tekrar hatırlattı bana bu rüya.

“Günaydın leydim.”

Maurin’e cevap vermek için başımı kaldırınca Louis’in bana doğru geldiğini gördüm.

Doğru ya,ben hala Heinrich ile beraber çıktığım şu aptal görevdeyim.

Louis yanıma gelip uzandı. O sırada ise kafamda buradan kaçmakla ilgili plan kurmaya çalışıyordum ama kaçamayacaktım. Bıkkın bir şekilde Louis’e bakarken oğlum hafifçe kıkırdadı.

“Anlaşılan pek rahat bir uyku çekememişsin.”

Başımla onaylarken Louis elinde çeşitli kurutulmuş yemeklerle gezen Heinrich’e yardım etmeye gitti. Üzerimdeki örtüyü kaldırdım ve katlayarak çantaya geri koydum. Ben hareket ederken boynumun ağrıdığını hissettim. Ormanda yatmanın pek iyi bir sonu olmayacak diye düşündüm. Ysona yanıma geldi.

“Günaydın bebeğim,özledin mi beni?”

Ysona çeşitli hareketlerle kendini sevdirirken ellerim yumuşak siyah kürkünde gezindi. Gıdığını okşarken esniyor,buna bayıldığını belli eden davranışlarda bulunuyordu. Ben Ysona ile uğraşırken prensesin yanımıza geldiğini fark edememiştim.

“Sorun yoksa ben de sevebilir miyim?”

Prensesin güzel yüzü ışıldayarak bana bakarken,onaylayarak başımı sallayınca parmaklarıyla Ysona’yı okşamaya başladı. Siyah leoparım içinde bulunduğu durumdan gayet memnun görünüyordu.

İkisini bir süre izledikten sonra yüzümü yıkamak için ayağa kalktım. Burada,yakında bir yerlerde küçük bir dere olduğunu söylemişti dün Heinrich yani Atarah ve Louis’in dün gittikleri nehir. Ancak ne tarafta olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum. Yemek çantasından bir şeyleri çıkarmakla uğraşan Louis’e ilerledim. Yanına geldiğimi fark etmeyen beyaz saçlı çocuğumun dikkatini çekmek için omzuna dokundum.

“Louis,burada bir yerde küçük bir dere olması gerekiyordu,nerede olduğunu biliyor musun?”

Beyaz saçlarını savurarak başıyla onayladı.

“Güneye doğru olması gerekiyor,beraber gidebiliriz ama beni birkaç dakika beklemen gerekebilir.”

Soru sorar gibi yöneltti bakışlarını.

“Sorun olmaz beklerim.”

Louis tekrar işine dönerken arkama döndüm ama Heinrich’in arkamdan gelen sesi beni dondurdu.

“Bırak Louis. Git ve annene eşlik et,fazla bekletme yoksa rahat uyuyamamanın hıncını senden çıkaracaktır.”

Louis Heinrich’e dönüp gülümserken ben kaşlarımı çattım. Hala Heinrich’in üzerine delici bakışlarımı atmaya devam ederken Louis bana döndü ve kollarımdan beni güneye doğru sürüklemeye başladı. Ormanda ilerlerken ikimiz de çok sessizdik. Konuşacak konu bulamıyorduk.

İlkbaharın sabah ışıklarıyla beraber aydınlanmış kocaman ağaçların arasından geçiyorduk. Küçük hayvancağızlar yeni bir günün heyecanıyla beraber dışarı çıkmış yemek bulmak için bir yerden başka bir yere koşturuyorlardı. Kuşların cıvıltısıyla dolan kulağımın huzuruna katıldım. Gözlerimi yavaşça kapatırken Louis’in çimlere ve küçük dal parçalarına basarak çıkardığı sesleri de rahatça duyabiliyordum. Göz kapaklarımı tekrar aralarken gökyüzünün saf maviliğini uzun uzun izledim. Kulağıma ilişen suyun sesiyle dereye yaklaştığımızı anladım.

Louis biraz önümde ilerlerken hafif uzamış saçlarını inceledim. Güneş ışığının altında sarıya çalan saçları attığı her adımda savruluyordu. Gözlerim yavaşça geniş omuzlarından aşağıya kaydı. Kaslı kollarını hafifçe savururken sırtındaki kaslar da kasılıp gevşiyordu. Uzun boyunun yanında bu kadar kaslı bir cüsseye sahip olması ona bir orduyu yenebilecek kadar sert ve güçlü bir hava katıyordu.

“tıpkı annesi gibi...”

Bunları düşünürken hafifçe gülümsedim. Onun gerçek annesi olmasam da onu hiçbir sevgimden mahrum bırakmamıştım.

Onu içimde kalan son sevgi kırıntılarıyla,her şeyimle beslemiştim.

Onu ben yetiştirmiştim. Ona bildiğim her şeyi ben öğretmiştim. Daha önce hiçbir annelik deneyimim olmamasına rağmen onun tüm ihtiyaçlarını elimden geldiğince karşılamaya çalışmıştım. İnsanların onu kırmasını istemiyordum. Bu yüzden de onu yıllarca küçük bir kulübeye kilitlemiştim. Ta ki bir gün onu sardığım zincirleri kırarak kurtulana kadar...Yanlış bir şey yaptığımı ben de biliyordum ama insanlar...Sadece onu korumak istemiştim. Onu insanlığım vahşiliğinden ve nankörlüğünden korumak istemiştim...

Yavaşlamasıyla beraber vardığımızı anladım. Koca cüssesini çevirerek yeşil gözlerini bana dikti. Yüzünün sertliğini hafifleten bir gülümsemeyle önünü gösterdi. Gülümsemesine karşılık vererek ilerledim ve hızla akan suyun dibinde diz çöktüm. Suyun berraklığı ve güneşin yansıyan ışığıyla

yansımamı gördüm. Yeni uyanmış olmama rağmen pek de kötü durmuyordum. Avuçlarımla bir miktar su alarak yüzüme çarptım.

Ben birkaç defa bunu tekrarlarken Louis yanımda ayakta duruyor ve etrafta kimsenin olmadığından emin olmak için tarıyordu çevremizi. Başını çeşitli yönlere çevirirken bu ona bir asker,muhafız havası katıyordu. Onu izlediğimi fark ettiğinde yeşil gözlerindeki vahşiliğin yerini sıcak bir samimiyet aldı. Yüzünde yavaşça yayılan gülümsemesi içimi ıstıyordu.

“Bir şey mi oldu?”

Başımı yanlara doğru sallarken gülümsemesi daha da yayılmış,üst dişleri belirgin hale gelmişti.

“Hayır,sadece bu halinle muhafızı andırıyorsun.”

Dudaklarının arasından kısa bir kahkaha atarken önüme dönüp işime devam ettim. Louis’in bakışlarının hala üzerimde olduğunu hissediyordum. İşimi hızla bitirerek ayaklandım ve Louis’e döndüm.

“Hadi gidelim!”

Ormanın içine tekrar ilerlemeye başladık. O sırada Louis’i yan gözle inceledim. Kafasında bir şeyler dönüyor olmalıydı,asla bu kadar sessiz olamazdı. Düşünceli bakışlarla yere bakarken hafifçe başını eğmiş olsa da hala benden iki karış daha uzun duruyordu. Sonunda sessizliğe

dayanamayarak sordum.

“Bir şey mi oldu Louis?”

Louis bana şaşkın bakışlarla dönerken gözlerimi gözlerine kenetledim.

“Ne?Yok,hayır. Bir şeyim yok.”

Kaşlarımı yukarı kaldırarak ona bakmaya devam ettim.

“Emin misin?”

Ben hala ona bakarken Louis vazgeçmiş gibi içinde tuttuğu nefesi verdi.

“Aslında sana bir şey sormak istiyordum.”

Gözlerini gözlerimden kaçırmış,yere dikmişti.

“Sor bakayım.”

Kendini hazırlarcasına boğazını temizledi.

“Pusula...”

“Ne olmuş onlara?”

“Sadece sana kılcı verdiğim zaman fazlasıyla etkilenmiş gibi duruyordun.”

“...”

“Yani nasıl desem...Şaşkın ve

endişeliydin.”

O bunları teker teker söylerken gözlerimi yeşil zemine çevirmiştim.

“Anne,iyi misin?”

“Sadece...”

“İşte aynen böyleydin.”

Dönüp endişeyle beni izleyen yeşillere baktığımda ise benden bir cevap beklediğini fark ettim.

“Louis,ben sadece...Pusula savaş zamanında her yerde üyelerini ve askerlerini bulundururdu.”

Louis hafifçe kaşlarını çatarken devam ettim.

“Bunlar sadece bir çete değil Louis.

Onlar...Çok daha büyük bir birlik,bir ordu...”

Önüne dönüp attığı adımları izlemeye başladığında bu konuyu daha fazla konuşmak istemediğimden dikkatini başka bir şeye çevirmeye çalıştım.

“Ee? Siz neden dün çok geciktiniz?”

“Şey...”

Louis hala yere bakarken içimde büyük bir korku dalgası yükseldi.

Onun kızına karşı bir şeyler hissediyordu.

“Biz sadece sohbet etmiştik. Hem Atara- yani Prenses Atarah uyuyamadığı için biraz ormanda gezinmek istedi.”

Gözünü yerden bir kez olsun yerden ayırmamıştı. Sinirli bir şekilde gözlerimi onun üzerinden ayırırken ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Onun kızını sevmesine izin mi verecektim? Louis hiçbir şeyin farkında değildi,hiçbir şeyi bilmiyordu. Onların ailelerinin ne kadar aldatıcı ve sinsi bir kana sahip olduklarını bilmiyordu. Prensesi onunla aynı kefeye koymak büyük bir haksızlık olabilirdi. Ama aralarında oluşacak herhangi bir bağ çok fazla şeyi altüst ederdi.

“Louis?”

Yeşil gözlerini yerden ayırıp bana çevirdiğinde sözcükleri dökmek için derin bir nefes aldım. Onu acı gerçeklerle buluşturup acı çekmesine kendimi hazırladım.

“Onlar bir kraliyet ailesi,bizse sadece siradan insanlarız Louis! Halkın geriye kalan kesimi gibi bizler de sıradan bir insan olmaktan öteye gidemeyiz.”

Louis bunun arkasından gelecekleri kavramış gibi geldi. Yeşilleri yavaşça gölgelendi.

“Onlardan,ondan uzak dur.”

Louis hiçbir tepki vermeden sadece öylece bana baktı. Kısa bir sürenin ardından sırıtarak beni cevapladı.

“Tabi ki anneciğim. Zaten öyle bir şey yoktu.”

Bu kadar hızlı bir şekilde toparlanmış olmasına şaşırsam da bunu düşünmeme gerek bile kalmadan uzaktan Maurin’in sesi duyuldu. Louis’i kırdığımın farkındaydım. O,bunu dışa vurmuş olmasa da bunu çok iyi biliyordum. Ama bunu benim geçtiğim yolardan ve yaşadığım denemelerden öğrenmesini istemiyordum. Birazcık neşesini yerine getirmeye çalışarak omzuna vurdum.

“Ne kadar da yakışıklı bir sarışın muhafızsın sen böyle!”

Louis’in bakışlarında bıkkınlık belirirken ağzımı kapatarak kıkırdadım. Gözleri kısılarak bana bakarken kahkaha atmaya başladım.

“Ben sarışın değilim.”

Louis’in bıkkınlıkla dolu sesini takmayarak gülmeye devam ettim.

“Nesin o zaman çok renkli mi?”

Ben onunla dalga geçmeye devam ederken o bana hiçbir tepki vermedi. O küçükken sürekli onun saç rengiyle dalga geçerdim. Gündüzleri güneş ışığında sarıya çalan saçları geceleri bembeyazdı,bir pamuğu andırırlardı. Ben kıkırdamaya devam ederken kampa gelmiştik. Sıcak çorbanın kokusuyla beraber gurulduyan karnımın sesi kıkırdamalarımı bastırmıştı. Biz de Louis ile ateşin yanında oturmuş bizi bekleyen arkadaşlarımızın yanına ilerledik. Boş olan yerlere geçerken Maurin ile Heinrich tartışıyorlardı. Onların konuşmalarını umursamayarak küçük tahta kaselerden birini aldım ve çorba doldurdum. Açlığımı gideren bu sıcacık çorba sabahın soğuk havasında ısınmama yardımcı olmuştu. Heinrich,Maurin’in konuşmasını keserek konuştu.

“Yemeğimizi yiyip yola devam edelim. Hızlı olmamız gerekiyor. Pusula her an her yerde olabilir.”

...

(Hakim bakış açısıyla)

Heinrich,Maurin’i önüne sürükleyerek onun kapanmayan ağzını susturmaya çalışırken Eleena ve Louis önden ilerliyordu. Atarah da onların arkasından giderken Heinrich’in gözüne düşürmüş olduğu bir kağıt parçası takıldı.

“Siz ilerlemeye devam edin,ben hemen geliyorum!”

Yerdeki kağıt parçasına doğru ilerledi ve eğilerek onu kaptı. Katlanmış kağıdı açtığında ise bunun Zincir’in başkentinin bir haritası olduğunu fark etti.

“İyi ki bunu görmüşüm. Daha fazla dikkatli olmam gerekiyor.”

Tekrar grubun arkasından gidecekken yandan gözüne sönük bir ışık ulaştı. O tarafa döndüğü zaman topraktan fışkıran bir rüya çiçeği görmüştü. Gözlerine inanamayarak olduğu yerde durmaya devam etti. Pembe rengiyle etrafı güzelleştiren sihir,böcekleri ve güneş ışığını kendine doğru çekiyordu,Heinrich yavaşça ona doğru yaklaştı. Yıllardır bunu görmemişti. Yıllardır çocukluğunu birlikte geçirdiği arkadaşını görmemişti. Ona sırdaşlık eden sihir uzun zaman önce kaybolmuştu. Heinrich gördüklerine inanamıyordu. Gözleri çiçeğin ışığıyla parlıyordu. Siyah saç tutamları alnına değerken çiçeğin yanına nazikçe çöktü. Ona zarar vermekten,incitmekten korkuyordu. Küçük çiçek boynu bükük bir şekilde durdu. Heinrich umut dolu bir yürekle onun ışık altında parlayan yapraklarını izledi. Çiçeğin taçları kendisini dikleştirerek koca diyara karşı durdu. Heinrich’in dudaklarından sözcükler hayranca döküldü.

“Hala bir umut var.”

Söyledikleri ona yetersiz geliyordu. Bütün diyar bunu bilsin istiyordu. Herkes hala bir umudun varolduğunu bilsin istiyordu.

“Hala bir umut var!”

Sesi çataldı. Yetmedi. Daha da fazla söyledi.

“Hala umut var!” Ve tekrar... “Hala umut var!”

Ancak kimse gelip onun şahit olduğu bu güzelliği,bu

ümidi görmedi. Göremedi. Kimse buna tanıklık edememişti. Rüzgar yapraklarını okşayarak geçerken çimler de hareketleniyordu. Orman ıssızdı. Heinrich gözlerini ıslak taçlardan ve pembe rengin canlılığından alamıyordu.

Uzun zamandır

, diye düşündü.

Uzun zamandır seni bekliyordum.

Bunca zaman neredeydi?

Sihrin kaybolduğunu düşünmüştü.

Onun güzelliği ve saflığıyla bir daha asla karşılaşamayacağını düşünmüştü.

Onun yok olduğuna inanmıştı...

Ama işte oradaydı. Tam önünde,canlı canlı nefes alıyordu.

Evet! Sihir hala yaşıyordu. Hala onları bekliyordu. Onların

fedakarlığını

bekliyordu.

Eğer efsaneler doğruysa,

diye düşündü Heinrich.

Sihir zincirlerle kuşatılmış durumda. Ve eğer efsaneler gerçekten de doğruysa...

Yutkundu. bunu söylemesi,düşünmesi bile fazlasıyla korkunç geliyordu ona. Bu gerçeği uzun zaman boyunca görmezden gelmişti. Ama zaten bu yolculuğun amacı kaçtığı gerçeklerle yüzleşmek değil miydi? O buraya

doğruyu

yapmak için gelmişti. Ama neden doğrular ona

yanlışmış

gibi geliyordu? Kalbi ona karşı bir oyun mu oynuyordu? Yoksa gerçekten de sözde doğru olanlar yanlış mıydı?

Heinrich bunları düşünürken karşısındaki çiçek yavaş yavaş soldu.

“Hayır,hayır,hayır!”

Heinrich çiçeği taçlarından tutmaya çalıştı. Ancak sihir yavaşça soldu ve canlı pembeyle süslenmiş taçlar solgun sarı ve kahverenginin tonlarına büründü. Heinrich öylece çöktüğü yerde,yeşil çimlere uzanmış ölü çiçeği izledi.

Sihir hala zayıf,

diye düşündü.

Ama hala bir umut var. Hızlı bir şekilde ilerlemek zorundayız. Her şey sona ermeden zincirleri kırmak zorundayız.

Tekrar ayaklarının üzerinde durdu ve grubun arkasından gitmeye başladı. İçinde güçlü bir kararlılık vardı. O,

doğruyu

yapmaya gidiyordu. Karşılığı ne olursa olsun korktuğu

gerçekle

yüzleşmek zorundaydı.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

11. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.