İçeriğe geç

Lotus Çiçeği

Bölüm 3 · 53 dk okuma

Lotus Çiçeği

Bölüm 3

Sadakat ve Gölge

Odanın loş ışıkları, yüzümdeki çizgileri daha da belirginleştiriyordu. Telefonu kulağımda tutmuş, diğer tarafta konuşan adamın raporlarını dinliyordum. Masanın üzerindeki fotoğraflara bir kez daha göz gezdirdim. Her biri Su’ya aitti; parkta bir yürüyüş sırasında, bir kafede otururken veya gecenin karanlığında tek başına bir sokakta… Fotoğraflardaki detaylar, görünenden çok daha fazlasını söylüyor gibiydi.

Fotoğrafları dikkatle incelemeye devam ederken, telefonun ucundaki adamın sesi odanın sessizliğini bozdu: “Evet, Su hanım şu an deniz kenarında. Yanında bir kız var. Konuşuyorlar. Yüzü pek iyi görünmüyor ama uzaktan izliyorum, her hareketini takip ediyorum.”

Duyduklarım, beklediğim bilgilerden ibaretti. Adamım işini iyi yapıyor olduğunu biliyordum, ama her ayrıntının kontrol altında olmasını sağlamak benim için bir takıntıydı. Hafifçe gülümsedim. Bu gülümseme, bir takdir göstergesi değildi; karanlık düşüncelerimin yüzümdeki yansımasıydı. Soğuk bir tonla konuşmaya başladım: “Takibi bırakma. Onun yaptığı her hareketi bilmek istiyorum. Eğer deniz kenarından ayrılırsa, hemen haber ver.”

Adam birkaç saniye duraksadı, ardından hızlı bir şekilde onay verdi: “Tabii, Hakan Bey. Ne derseniz yaparım. Eğer isterseniz daha yakından takip edebilirim.”

Başımı hafifçe eğdim, sanki adam beni görebiliyormuş gibi bir hareketle. Sesimi daha sakin, ancak tehditkâr bir tona bürüyerek konuşmaya devam ettim: “Hayır. Benden onay almadan hiçbir şey yapma. Yanlış bir hamle her şeyi mahvedebilir. Şimdi sadece dediğimi yap. Onun yanında olan kızla ilgili daha fazla bilgi edinmeye çalış.”

Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldım. Masanın üzerindeki fotoğraflardan birini elime aldım. Su’nun yüzüne uzun süre baktım. Fotoğrafta, yüzündeki o masum ifade, ardında gizlenen karmaşayı gölgelemeye yetmiyordu. Bu masumiyet, başkaları için bir koruma kalkanı olabilirdi, ama benim için bir yanılsamaydı. Bu oyunun her taşını yerine oturtmam gerekiyordu. Su’nun hareketleri, yanındaki kişinin niyetleri ve bu karanlıkta saklanan başka gerçekler… Hepsi kontrolüm altında olmalıydı.

Bir sonraki adımımı düşünürken kendime mırıldandım: “Bu oyun benim kurallarımla oynanacak. Kimse bana meydan okuyamaz. Kimse kontrolümün dışına çıkamaz.”

Loş ışıklar odanın köşelerini daha da derinleştiriyor, masanın üzerindeki belgeler, fotoğraflar ve notlar, aklımdaki hesapların bir yansıması gibiydi. Sessizlik içinde daha büyük bir çarpışmanın başladığını hissediyordum. Gölgelerden gelen her bilgi, bu oyunun daha da karmaşık bir hal almasına neden oluyordu. Bu gece, kontrolü tamamen elime alacağım bir başlangıç olacaktı.

Saatin tik takları odadaki sessizliği bozarken, planlarım zihnimde daha da netleşiyordu. Her şeyin kontrol altında olduğunu bilmek benim için bir takıntıydı; hiçbir detayı gözden kaçırmaya tahammülüm yoktu. Denizin huzur veren dalga sesleriyle tezat oluşturan karmaşık ve karanlık düşünceler zihnimi dolduruyordu.

Telefonu tekrar elime aldım, ama hemen çevirmedim. Harekete geçmeden önce her ihtimali hesaplama alışkanlığım, beni her zaman bir adım önde tutmuştu. Ama bu kez içimdeki his, her zamankinden daha güçlüydü. Bu sefer hata yapma lüksüm olmadığını biliyordum. Tuşlara yavaşça dokundum ve aradığım kişi telefonu açtığında, sesim titremeyen bir ciddiyetle konuşmaya başladım.

Masadaki fotoğraflara uzun uzun baktım. Bakışlarım özellikle bir karede sabitlenmişti. Deniz kenarındaki kız. Görünüşte sıradan biriydi; masum bir yüz, normal bir hayat. Ama bunun bir yanılsama olduğunu biliyordum. Sessizlik içinde fotoğrafa bakarken, içimde bir şeyler kıpırdanıyordu. Bu sessizliğin ardında bir plan vardı ve benim bu planın ipuçlarını çözmem gerekiyordu.

Derin bir nefes alıp, gözlerimi yavaşça kaldırdım. “Deniz kenarındaki kız, sadece bir arkadaş değil,” dedim, sesimde keskin bir tonla. “Onun ne kadar sadık olduğunu öğrenmeliyim. Daha yakından izlenmesini istiyorum. Gözümüzden hiçbir şey kaçmamalı.”

Masadaki herkes bir an için sessizleşti. Bu sessizlik beni rahatsız etmiyordu, aksine daha kararlı hissettiriyordu. Fotoğraftaki kıza baktım. Yüzündeki o masum ifade... Bu ifade, ardında daha büyük bir sır saklıyor olabilirdi. "O, bu oyunun bir parçasıysa, onu tanımamız gerek," diye düşündüm. Ardından ekledim: “Bize neyin peşinde olduğunu bilmeden onunla ilgili karar alamayız. Ama bu, bir yanılsama yaratıyor. Öyleyse biz de onun oyununa kendi oyunumuzla karşılık vereceğiz.” Parmaklarım masanın yüzeyine hafifçe vurdu. Herkesin bu durumun ciddiyetini anlaması gerekiyordu.

Sessizlik dağıldı, hafif mırıltılar odayı doldurdu. Planların harekete geçirilmesi gerekiyordu. Hakan olarak, hiçbir detayı şansa bırakamazdım. Gerçeği ortaya çıkarmak için en küçük ipuçlarını bile değerlendirmek zorundaydım. Bu savaş, sadece görünenler üzerinden değil, asıl anlamaları gereken derinliklerle yapılacaktı. Gözlerim bir kez daha fotoğrafta sabitlendi. Kızın bu işin neresinde olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Ve öğrenene kadar durmayacaktım.

Telefonun diğer ucundaki kişi talimatlarımı sorgulamadan kabul etti. “Anlaşıldı, Hakan Bey. Daha yakından takip edeceğim. Ama deniz kenarında fazla dikkat çekmeden hareket etmek zor olabilir,” dedi.

Gözlerim bir kez daha masadaki fotoğrafa takıldı. Bu kızın Su’yla olan yakınlığı ve onun arkasındaki niyetler, düşündüğümden çok daha karmaşıktı. Sesim soğuk ve kararlı bir tonda konuşmaya başladı: “Dikkat çekmek yok. Ama bu kıza ekstra özen gösterin. Görünüşte masum olabilir, ama bir şeyler planlıyor olabilir. Su’nun güvenini kötüye kullanma ihtimali var. Eğer bunu yaparsa, sonuçlarına katlanacak.”

Telefonu kapattıktan sonra sandalye üzerine kendimi bıraktım. Gözlerim hâlâ fotoğrafta sabitlenmişti. Zihnimde dolaşan düşünceler gittikçe netleşiyordu. Su’nun yüzü gözlerimin önüne geldi, içimde ona olan koruma içgüdüsüyle karışık bir endişe vardı. Bu kızın niyetlerini anlamadan harekete geçmek istemiyordum. Ancak bir his, onun durmayacağını ve Su’ya zarar vermek için doğru anı beklediğini söylüyordu.

Kendi kendime mırıldandım, sesimdeki kararlılık daha da belirginleşmişti: “Her hamle kontrolüm altında olmalı. Sadakat ve güven, zamanla test edilir. Bu kızın niyeti ne olursa olsun, Su’yu korumak için her şeyi yapacağım. Gölgelerin ardında saklanmayı tercih ediyorsa, onu bu gölgelerden çıkaracağım.”

Planım netleşiyordu. Su’nun yanında oturan kişinin her hareketi izlenmeliydi. Bu küçük detaylar, daha büyük bir oyunun parçalarıydı. Masadaki fotoğrafları kenara iterek pencerenin önüne doğru yürüdüm. Dışarıdaki sokaklara bakarken, bu oyunun nasıl sona ereceğini düşünüyordum. Tek bir şüphe bile beni durduramazdı. Bu savaşta, kontrol bende olmalıydı. Ne Su’yu ne de kendi pozisyonumu tehlikeye atmamalıydım. Bu kez, tüm taşlar doğru yerleştirilecekti.

Deniz kenarında, Su hâlâ arkadaşıyla oturuyordu. Şalını savuran rüzgar ve dalgaların usulca kıyıya vurması, ona bir nebze huzur veriyor gibiydi. Ancak bu sahte bir huzurdu; içindeki karmaşayı tam anlamıyla bastıramıyordu. Yanında oturan arkadaşıysa o kadar sakin değildi. Göz ucuyla Su’ya bakıyor, bir şey söylemek isteyip de duraksıyormuş gibi görünüyordu. İçindeki çelişkili hisleri dizginlemeye çalışıyor, ama yüzündeki hafif gerginlik ifadesini gizleyemiyordu. Arkadaşlığının samimiyetine tutunmak istiyordu belki, ama içine çekildiği oyunun tehlikeleri, zihninde gittikçe büyüyordu.

Gölgelerim, Su ve çevresindekilerin üzerine sinsice düşüyordu. Su farkında olmasa da, onun her hareketi dikkatle izleniyor, her adımı kaydediliyordu. Çevresindekilerin niyetlerini çözmek benim görevimdi ve bu görevde hiçbir ayrıntıyı göz ardı etme lüksüm yoktu. Ama bu oyunun sonunda kimin galip geleceği hâlâ belirsizdi. Her hamle, daha büyük bir çarpışmanın habercisiydi. Her parça, benim ellerimde yerleştirilmesi gereken bir bulmacanın parçasıydı.

Odadaki huzursuz sessizliği derin bir nefesle bozarak yerimden kalktım. Zihnimdeki planlar artık bir sonraki adım için şekillenmişti. Oyun sahası belliydi; Su’nun yanındaki kişi, deniz kıyısındaki buluşmanın doğası ve bu gizemli durumu çözmek için yapılacaklar... Bunların hepsi birer parçaydı. Fakat her parça en ince detayına kadar kontrol altında olmalıydı. Telefonum masanın üzerinde duruyordu; bir süre ona baktım, ardından tekrar elime aldım. Bu kez konuşacağım kişi, planlarımın belki de en önemli taşlarından biriydi.

Telefonun diğer ucundaki ses duyulur duyulmaz, tonum kesin ve sarsılmaz bir hale büründü: "Şimdi beni dikkatlice dinle. Su'nun yanındaki kişi daha yakından incelenmeli. Onun Su üzerinde bir etkisi olup olmadığını ve bana tehdit oluşturup oluşturmadığını öğrenmek istiyorum."

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Ardından derin, ama tereddütsüz bir ses cevap verdi: "Anladım, Hakan Bey. Derinlemesine bir analiz yapacağım. Ama bu durum, Su Hanımın, bundan habersiz olması gerektiği anlamına geliyor, değil mi? Yaklaşımları dikkatli şekilde ele alacağım."

Camın önüne yürüdüm, gözlerim sokağa dalmışken zihnim tamamen başka bir yerdeydi. "Tam olarak böyle olacak," dedim, sesim kararlı ve sertti. "Benim kontrolüm dışında hiçbir şey olmayacak. Yanındaki kişinin geçmişi, bağlantıları… Ne gerekiyorsa öğrenin. Ve en ufak bir tehdit bile hissettiğimde, adım atmam için bir saniyelik gecikme istemiyorum."

Telefonu kapatıp tekrar masaya koydum. Pencerenin önünden uzaklaşıp masadaki fotoğraflara bir kez daha baktım. Su’nun arkadaşlarıyla geçirdiği anların yer aldığı fotoğraflar, zihnimdeki şüpheleri artırıyordu. Masum görünen karelerin ardında daha karanlık anlamlar yattığını hissediyordum. Özellikle yanındaki genç kızın yüzü, tüm dikkatim üzerinde toplanmıştı. Ne kadar masum görünürse görünsün, hiçbir şey kontrol alanım dışında kalamazdı. Gölgelerin ardında saklanıyorsa bile, onu bu gölgelerden çıkaracak olan bendim.

Masadaki sessizliği, telefonun üzerindeki ışığın yanıp sönmesi bozdu. Az önce konuştuğum gölge adamdan bir mesaj daha gelmişti: "Su ve yanındaki kız kıyıdan ayrılmadı. Sessizce sohbet ediyorlar, şimdilik dikkat çekecek bir durum yok." Bu mesaj, sadece bir rapordan fazlasıydı; yaklaşan fırtınanın sessiz bir öncesiydi.

Mesajı okuyup telefonu yavaşça kenara koydum. Zihnimdeki planlar artık kristal berraklığında netleşmişti. Kimse benim kontrolümün dışına çıkamayacak, hiçbir sır benden gizlenemeyecekti. Bu gece daha yeni başlıyordu ve bu oyunun her hamlesi, daha büyük bir çarpışmanın temellerini atıyordu.

Telefonu masanın üzerine koydum, ama zihnim bir türlü rahatlamıyordu. Kızımın çevresindeki herkes benim için birer bilinmezlikti ve bu bilinmezliklerin kontrolüm dışında kalmasına izin veremezdim. Pencerenin önünde dikilirken, dalgaların sesini sanki buradan duyabiliyordum. Denizin huzurlu ritmi, benim kontrolüm altında ilerlemesi gereken bir karmaşayı saklıyordu.

Su, deniz kenarında oturmuş, yanındaki arkadaşıyla rüzgarın ve dalgaların ahengini paylaşıyordu. Gözleri denize dalmış gibi görünüyordu; huzur bulmaya çalışıyordu belki. Ancak ben, onun huzur sandığı bu dünyanın gölgelerinde çok daha fazlasının döndüğünü biliyordum.

Pencerenin önünden masaya döndüm. Masanın üzerindeki haritayı dikkatlice inceledim. Sahil şeridinin detaylarını belleğime kazırken, Su’nun ve yanındaki kızın oturduğu noktayı işaretledim. Her adımı hesaplamadan, her ihtimali düşünmeden ilerleyemezdim. Bu kontrol takıntısı benim en güçlü silahımdı.

Odada ise telefonum bir kez daha titreşti. Gelen rapor hâlâ aynı şeyi tekrar ediyordu: “Takip sürüyor. Ancak yakınlaşmak için daha fazla zamana ihtiyaç var.”

Telefonu elimde döndürdüm ve derin bir nefes aldım. Bu oyun sadece sabır değil, aynı zamanda doğru anları kollama sanatıydı. Deniz kenarındaki bu masum görünen sohbet, benim için sırlarla dolu bir bilmeceydi.

Masamda otururken gelen raporları bir kez daha inceledim. Her bilgi, bu karmaşık bulmacanın bir parçasıydı. Oyun ilerliyordu, ama benim istediğim hızda değil. Zamanın daraldığını hissediyordum ve bu beni daha da tetikte tutuyordu. Eğer bu şekilde ilerlemeye devam ederse, devreye girip işleri kendi yöntemlerimle hızlandırmam gerekecekti.

Telefonuma bir mesaj daha geldi: “Henüz net bir şey yok. Su hâlâ kapalı görünüyor, ama daha fazla yakınlaşmak için çalışıyoruz.”

Mesajı okurken yüzümde soğuk bir kararlılık belirdi. Kalemi elime aldım, notlarımı yeniden düzenlemeye başladım. “Bu işler benim kontrolüm olmadan ilerleyemez. Eğer gereken yapılmazsa, çözüm bulacak kişi ben olurum,” diye mırıldandım.

Gelen bilgiler beni tatmin etmemişti. İşler, benim istediğim hızda ilerlemiyordu ve bu beni daha da huzursuz ediyordu. Parmaklarımı masanın kenarında ritmik bir şekilde tıklatarak düşündüm. Nihayet yerimden kalktım. Kararımı vermiştim: “Bir şeyler benim elimde çözülmeli,” dedim kendi kendime.

Ceketimi alıp odadan çıktım. Otelden ayrılırken kimse beni fark etmedi. Karanlık sokaklarda sessiz adımlarla ilerlerken, yüzümdeki kararlı ifade gölgelerde daha da sertleşiyordu. Telefonu cebimden çıkarıp bir numarayı tuşladım. Kısa bir süre sonra karşı taraf hattı açtı.

“Benimle buluş. Daha fazla zaman kaybedemem,” dedim kesin bir tonla.

Karşıdaki ses tereddütsüz cevap verdi: “Anlaşıldı, Hakan Bey. Söylediğiniz yerde olacağım.” Telefonu kapatarak cebime koydum. Gecenin karanlığında, planlarımı harekete geçirmek için sahneye bir adım daha atıyordum.

O arabanın içindeydim, karanlık sokak lambalarının siluetleri camlara düşüyordu. Gözlerim, önümde serili dosyalara dikilmişti. Dosyaların arasında Su’nun fotoğrafları ve onunla bağlantısı olan isimler vardı. Her biri bir yapbozun parçasıydı, ancak bu yapbozun tamamlanması için doğru hamlelerin yapılması gerekiyordu.

Derin bir nefes aldım ve kendimi toparladım. Su bambaşka bir yerdeydi; deniz kenarındaki o bankta oturmuş, düşüncelerle boğuşuyordu. Yanındaki kişinin, Su’nun fark etmediği niyetleri olduğunu biliyordum. Ancak bu sırlar, bir an bile gözümden kaçmayacaktı. Gözüm, önümdeki notlardan birine kaydı ve içimdeki kararlılıkla mırıldandım: "Herkesin bir sırrı vardır. Ve ben her sırrı öğrenirim.”

Telefonumu elime aldım ve kısa bir mesaj yazdım: “Kızın hareketlerini gözlemlemeye devam edin. Su’nun yanında durduğundan emin olun, ama asla fark edilmeden. O, bir şeyler planlıyor olabilir. Detayları hemen öğrenmek istiyorum.”

Mesajımı gönderdikten sonra camın kenarına yaslanıp dışarıya baktım. Şehir, her zamanki gibi hareketliydi; insanlar telaş içinde hayatlarına devam ediyordu. Ama bu sakinlik, sadece yüzeydeydi. Aşağıda derinlerde bir hareketlenme vardı. Su'nun bu karanlık oyunlarda bir piyon gibi kullanılması ihtimali beni her zamankinden daha tetikte tutuyordu.

Arka koltukta, masadaki belgelerin üstüne bir kez daha eğildim. Zihnimdeki planları netleştirirken kendime tekrar ettim: “Hiçbir şey kontrolüm dışında kalmayacak. Su’yu koruyacağım, ama yanındakiler benim sabrımı test etmeye cesaret ederse, bu oyunun kurallarını yeniden yazmaktan çekinmem.”

Araba, geceye doğru ilerlerken zihnimde bir sonraki adımların ağırlığı belirmeye başladı. Su, masum bir şekilde düşünüyor ve dalgaların sesiyle huzur bulmaya çalışıyordu. Ama fark etmediği şey, onun yanında oturan kişinin gerçek niyetleriydi. Bu sakinlik geçici bir illüzyondu ve bu illüzyonun kırılması an meselesiydi. Gölgelerde saklanan tehlikeler hızla yaklaşıyordu. Ve ben, Su için her zaman bir adım önde olmaya mecburdum.

Rüzgar saçlarımı hafifçe savururken, denizin sonsuz dalgalarına odaklanmıştım. Burada olmak her zaman beni sakinleştirirdi. Dalgaların ritmi, zihnimin derinlerinde hissettiğim karmaşayı bir anlığına yatıştırıyordu. Yanımda oturan arkadaşıma döndüm ve ona gülümsedim. Belki de şu anda konuşmaya ihtiyacım vardı, ama ne söylemem gerektiğini bilmiyordum.

“Biliyor musun,” dedim, sesim usulca, “bazen burada oturup sadece denizi izlemek yetiyor. Tüm sorunlarımı bir anlığına unutabiliyorum.” Bir an duraksayıp ona baktım. “Peki ya sen? Kendini nasıl hissediyorsun?”

Soruma verdiği cevap, bana daha da gergin geldi. Gözleri başka bir şeyler anlatıyor gibiydi, ama sözleri yetersiz ve eksikti. “İyiyim… sadece biraz yorgunum. Üniversite, iş, bir sürü şey...” dedi. Ama bu sözlerin ardında saklanan bir şeyler vardı. Bunu hissedebiliyordum.

Başımı salladım ve tekrar denize çevirdim bakışlarımı. “Yorgunluk hepimizin hissettiği bir şey, sanırım. Ama burada olmak iyi geliyor,” diye fısıldadım. Onun, içindeki o gerginliği saklamaya çalıştığını fark ediyordum. Ancak bunu bana anlatmak istemiyormuş gibi görünüyordu.

Bir süredir sessizce oturuyorduk. Ama o, sürekli telefonuna bakıyordu. Bu beni rahatsız etmeye başlamıştı. Göz ucuyla ona baktım, parmaklarının sıkıca telefonu kavradığını gördüm. Bir şeyler vardı, ama bunu paylaşmıyordu.

“İyi misin? Bir şey mi oldu?” diye sordum nihayet, sesimde hafif bir endişeyle. Bu soruyu sorduğumda hafifçe irkilmiş gibiydi.

“Hayır, iyiyim,” dedi hızlıca, beni geçiştirmek için acele eder gibi. “Mesajlar… bir sürü gereksiz şey.”

Ama ona inanmadım. Gözlerimle onun yüzündeki ifadeyi tarıyordum. Hafifçe kaşlarımı çattım ve bir anlık sessizlikten sonra sordum: “Yine o çocuk seni rahatsız etmiyor, değil mi? Zorbalık falan?”

Bir anda yüz ifadesi değişti. Gözlerinde beliren tedirginlik, aslında saklamaya çalıştığı bir şeylerin var olduğunu kanıtlıyordu. Ama hemen toparlanmaya çalıştı:

“Hayır, öyle bir şey değil. Sadece işlerle ilgili biraz stresliyim,” dedi, ama sesi bu kadar basit bir şeyi söylediğine ikna etmiyor gibiydi.

“Emin misin?” diye tekrarladım, sesimdeki kararlılık biraz daha belirginleşmişti. “Eğer bir şey varsa, bunu bana söyleyebilirsin. Kimse sana bu şekilde davranamaz.”

Gözlerini benden kaçırdı ve sessizce başını salladı. Bir şeylerin yolunda olmadığını hissetmek beni daha da huzursuz etmişti. Ama daha fazla üstelemedim. Dalgaların sesine bıraktım kendimi, ama kafamın içinde dönen soruların sesini susturamadım.

“Neler oluyor?” diye düşündüm kendi kendime. “Neden her şey bu kadar karmaşık geliyor?” Ahmet’in söyledikleri, zihnimde yankılanıyor; onun beni korumak için bu kadar üzerine gitmesinin ardında ne olduğunu sorgulamaya devam ediyordum. Şimdi bir de yanı başımdaki arkadaşımın davranışları beni rahatsız ediyordu. Onun sakladığı şey her neyse, bunu anlamam gerekiyordu.

Deniz kıyısında oturmuş olabilirdik, ama dalgaların ritmi bile bu karmaşayı hafifletmeye yetmiyordu. O gece, hissettiğim bu huzursuzluk daha büyük bir şeylerin habercisi gibiydi. Ama neyin, onu henüz bilmiyordum.

Gece karanlığında sokakta yalnızdım. Sigaramdan yükselen duman, soğuk havada hızla kayboluyordu. Zihnimdeki düşünceler ise kaybolmak bir yana, giderek daha karmaşık bir hal alıyordu. Su’ya söylediklerim, onu korumak için aldığım her önlem ve Sancar’a duyduğum öfke… Bunların hepsi, içimdeki huzursuzluğu tetikleyen birer parçaydı.

“Ulan Sancar,” diye mırıldandım, dişlerimi sıkarak. “Seni bulunca elimden çekeceğin var. Bana yaptıklarını unuttuğumu sanıyorsun değil mi? O hesaplaşma günü geldiğinde, her şeyin bedelini ödeyeceksin.”

Sokak lambasının soluk ışığı altında, karanlık biraz daha derinleşmişti. Çevremi taradım ama görünürde kimse yoktu. Yine de bir şeylerin beni izlediğini hissediyordum. Bu duygu bastırılamaz bir huzursuzluk yaratıyordu, ama bunu belli etmeyecektim.

Bir süre daha sigaramdan bir nefes çektim, ardından yere atıp ayağımla ezdim. Derin bir nefes alarak sokağın sessizliğini dinledim. Bu sessizlik, huzurdan çok bir tehdit gibi hissettiriyordu. Bir adım daha atmadan önce etrafımı gözlerimle taradım. O an, karanlık bir köşede bir hareket fark ettim.

Gölge hızla gözden kayboldu, ama beni izliyor gibi bir his bırakmıştı. İçimdeki tetikte olma duygusu bir an için arttı. Ancak ne korkuya kapıldım ne de telaşa. Sakin adımlarla evime doğru yöneldim. Her adımım kontrollü ve planlıydı.

Evin kapısına vardığımda çevreme bir kez daha göz attım. Her şey sessizdi, ama bu sessizlik yanıltıcı olabilirdi. Derin bir nefes alarak kapıyı açtım ve içeri girdim.

Evin kapısını sessizce açıp içeri girdim. Arkama yaslanarak bir süre durdum. İçimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum, ama dışarıda gördüğüm o gölge hâlâ zihnimi kurcalıyordu. Salona doğru yürümek üzereyken içeriden gelen ayak seslerini duydum. Adımlarımı yavaşlattım ve sessizce salona girdim.

Karşımda Mehmet’i görünce bir an duraksadım. “Mehmet?” dedim, kaşlarımı kaldırarak. “Burada ne işin var? Bu saatte nereden çıktın?”

Mehmet, ellerini cebinde bir tavırla sallayarak hafifçe gülümsedi. “Ahmet,” dedi sakin bir şekilde, ama sesinde biraz gerginlik vardı. “Seni bekliyordum. Nerelerdeydin böyle? Geç oldu.”

Ona doğru bir adım atıp dikkatlice baktım. Ama dışarıda gördüğüm o gölge, zihnimde dönüp duruyordu. Gözlerim ciddileşerek onun üzerinde sabitlendi. “Mehmet… dışarıda bir şey gördüm. Bir gölge. Sanki birileri beni izliyordu,” dedim, sesim alçak ve tehditkârdı.

Mehmet’in yüzündeki gülümseme anında düştü, gözlerinde tedirginlik belirdi. “Ne diyorsun Ahmet? Gölgeler mi? Kim olabilir ki?” dedi, sesi biraz daha ciddi bir hal alarak.

“Bilmiyorum,” diye yanıtladım, başımı hafifçe yana eğerek. “Ama hissettim, Mehmet. Yanıltıcı olabilir, belki de değildir. Ama ben artık kimseye güvenemem, bunu sen de biliyorsun.”

Tam o sırada kapıdan Ali içeri girdi. Üzerinde taşıdığı yorgunluğun izleri yüzünden okunuyordu. Elindeki telefonla bir şeyler kontrol ederken bize doğru baktı ve salonun köşesine ilerleyerek eşyalarını bıraktı. “Geç kaldım,” dedi, sesinde bir açıklama yapma isteğinden çok yorgunluk vardı.

Gözlerimi Ali’ye çevirdim ve ona dikkatlice bakarken düşündüm. Buradaki herkesin bir şekilde oyunun içinde olduğunu hissetmek beni tetikte tutuyordu. “Ali,” dedim kararlı bir tonla. “Dışarıda bir şey gördüm. Bir gölge. Peşimizde olabilirler.”

Ali duraksayıp telefonu cebine koydu, ardından yüzünde daha ciddi bir ifade belirdi. “Kim olabilir? Hakan mı?” diye sordu. Ali’nin, Hakan tarafından arandığını biliyordum ve bu işin sonunda neler olacağını kestirmek zordu.

Mehmet bir adım atarak konuştu, sesi biraz daha sakinleşmişti. “Ahmet, belki de çok fazla düşünüyorsun. Biz buradayız. Kimse bu eve kolay kolay yaklaşamaz. Bu sadece senin kuruntun olabilir.”

Mehmet’e döndüm, ama onun sözleri içimdeki huzursuzluğu hafifletmeye yetmedi. “Belki haklısın Mehmet… ama içimde bir his var, beni rahat bırakmıyor. Su, Sancar, gölgeler ve şimdi bu iş… Her şey birbirine karışıyor. Bir şeylerin peşinde olduklarını biliyorum.”

Odanın sessizliği ağır bir şekilde üzerime çöktü. Ali, salonun köşesinde oturmuştu, Mehmet ise beni dikkatle izliyordu. Ben, başımı eğip sandalyeye oturdum, derin bir nefes aldım. Düşüncelerim zihnimde dönüp duruyor, gördüğüm o gölgeyi ve hissettiklerimi anlamlandırmaya çalışıyordum.

Bu gece sadece bir başlangıçtı. Ama bu başlangıcın bizi nereye götüreceğini, gölgelerin neyi temsil ettiğini henüz bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu oyunun kontrolünü elimde tutmam gerektiğiydi. Her şey olması gereken yere yerleştirilmeli, hiçbir şey tesadüfe bırakılmamalıydı. Bu gece, beklenenden çok daha fazlasını getirebilirdi.

Sahil kenarında düşüncelerime dalmışken, telefonuma gelen bir bildirim beni kendime getirdi. Mesajda yeni bir gelişme vardı: “Ahmet eve girdi. Ancak bir şeylerden rahatsız gibi görünüyor. Daha fazla detay öğrenmeye çalışıyorum.”

Gelen raporu hızla okudum ve telefonu masanın üzerine koydum. Tam da beklediğim gibiydi. Ahmet’in hareketleri benim gözümden kaçamazdı. Gölgelerim, verdiğim talimatları eksiksiz bir şekilde uyguluyordu. Masanın üzerindeki dosyalardan birini açarak belgeleri dikkatle incelemeye başladım. Bu belgeler, Ahmet’in geçmişine ait bilgiler ve Su ile olan bağlarını içeriyordu. Bu bağlar, kontrol altında tutulması gereken bilinmezliklerdi.

Bir süre sessizlik içinde düşüncelere dalmışken, masanın üzerindeki zarfa elim gitti. İçinden eski bir fotoğraf çıkardım. Fotoğrafta genç bir erkek ve kadın vardı; yüzlerinde hem huzur hem de bilinmezlik barındırıyordu. Yüzüm sertleşti. Fotoğraftaki figürlerden biri Ahmet’ti.

Onun geçmişini bilmekle kalmıyor, aynı zamanda geleceğini de şekillendirmek istiyordum. Derin bir nefes aldım ve mırıldandım: “Hiçbir şey kontrolümün dışına çıkamaz. Ahmet…”

Fotoğrafı dikkatle incelemeye devam ettim. Ahmet’in yüzünde bir kararlılık vardı, ama bu kararlılık onun geçmişindeki karışıklıkları gizlemeye yetmiyordu. Belgeler ve bu fotoğraf, Ahmet’in Su’ya olan bağlarının neden bu kadar güçlü olduğunu açıklıyordu. Ancak bu bağlar, aynı zamanda benim için bir tehdit oluşturuyordu.

Telefonuma bir bildirim daha geldi. Bu kez mesajda şu yazıyordu: “Ahmet, evde etrafına dikkatle bakıyor. Rahatsız olduğu kesin. Daha fazla bilgi toplamak için bekliyoruz.”

Telefonu masanın üzerine koydum, yüzümdeki ifade sertleşti. Planım adım adım şekilleniyordu. Ahmet’in adımları ve geçmişindeki bu bağlar, onun nasıl bir tehdit oluşturabileceğini gösteriyordu. Kendi kendime bir kez daha mırıldandım: “Kimse benim kontrolümün dışına çıkamaz. Ahmet’i anlamak, tüm bu oyunu kontrol etmek için bir anahtar olabilir. Ancak, eğer bana meydan okumaya çalışırsa, sonuçlarına katlanacak.”

Gölgeler hareket etmeye başlamıştı. Bu karanlık oyunda herkesin bir rolü vardı ve benim kurallarım bu oyunun temelini oluşturuyordu. Ancak Ahmet’in adımları, bu kuralları zorlamaya başlamıştı. Eğer bu karmaşayı çözmek istiyorsam, daha dikkatli olmalıydım. Çünkü bu gece, birçok sırrın açığa çıkacağı bir başlangıç olacaktı.

Evin içindeki sessizlik beni sarmalamıştı. Kafamın içindeki düşüncelerden uzaklaşmak için camın kenarına geçtim. Dışarının karanlığına baktığımda, sokak lambalarının titrek ışıkları birer hayalet gibi görünüyor, gölgeler etrafımda dans ediyordu.

Sigaramdan bir nefes çektim ve camdan dışarıyı izlemeye devam ettim. Gözlerim bir an için bir harekete odaklandı. Orada birisi vardı... ama kim olduğunu çıkaramıyordum. Yanında başka biri daha... İkinci figür, diğerine göre daha sakindi, ama yüzlerini seçemiyordum. “Bu saatte kim olabilir ki?” diye düşündüm kendi kendime. İçimde hafif bir huzursuzluk belirdi.

Gölgelere daha dikkatli bakmak için cama doğru biraz daha yaklaştım. Gölgeler sabit durmuyordu; hareket ediyorlar, ama belli bir düzenleri var gibi görünüyordu. İçimdeki şüphe büyüyordu. Kafamda yankılanan tek cümle, “Hakan mı bunun arkasında?” oldu. Onun gölgeleri takip ettirdiğini bilmek, bu ihtimali aklımdan çıkarmama izin vermiyordu.

Kendimi toparlayarak camdan uzaklaştım. Mehmet, içeride hâlâ sessizce oturuyordu. Bana bir şeyler söylemek istiyor gibi görünüyordu, ama sustu. Yüzündeki endişeyi fark etmek zor değildi. Sessizliği bozarak Mehmet’e döndüm.

“Mehmet,” dedim, camdan gördüklerimden duyduğum rahatsızlıkla. “Dışarıda birilerini gördüm. Bir hareket vardı. Yanlarında biri daha vardı, ama kim olduklarını seçemedim. Bu… garip.”

Mehmet, yüzündeki gerginliği saklamaya çalışarak bana baktı. “Ahmet, belki de fazla kafana takıyorsundur. Burası güvenli. Kimse buraya kolay kolay yaklaşamaz,” dedi, ama sesi pek de ikna edici gelmiyordu.

Bana bir şeyler saklıyor olabilir miydi? Onun endişesini anlayabiliyordum, ama bu, içimde büyüyen şüpheyi dindirmeye yetmiyordu. Kendimi sakinleştirmeye çalışarak derin bir nefes aldım.

“Belki haklısın,” dedim. “Ama içimde bir şey beni rahat bırakmıyor. Su, Sancar, Hakan ve şimdi bu gölgeler… Bir şeyler bizi sarıyor gibi hissediyorum. Belki ben kuruyorumdur, ama risk alamam.”

Mehmet, kısa bir süre sustu. Gözlerini benden kaçırıyordu, ama nedenini anlamak zordu. Bu gece sadece bir başlangıçtı, bunu her hücremde hissedebiliyordum. Ancak, bu başlangıcın bizi nereye götüreceği hâlâ belirsizdi. Şimdi yapmam gereken tek şey, tetikte kalmaktı. Gölgeler, bu gecenin bir şeyler sakladığının işaretiydi.

Sandalyeme oturdum ve Mehmet’e bir şey daha söylemeden sustum. İçimdeki karmaşa, sessizliğin içinde daha da büyüyordu. Dışarıdaki gölgeler ve içerideki sessizlik, birbirini tamamlayan bir bulmaca gibiydi. Ama bu bulmacayı çözmek için daha fazlasına ihtiyacım vardı. Tek emin olduğum, bu gecenin hiç de sıradan olmadığıydı. Bu oyun, kontrol altında tutulmalıydı. Bu kez hiçbir detayı şansa bırakmayacaktım.

Telefonu yerine koyarak derin bir nefes aldı. Bu oyun onun kurallarıyla ilerliyordu ve kontrolünden hiçbir şeyin kaçmasına izin vermeyecekti.

Sahilde yalnız otururken, zihnimde dönüp duran düşünceler giderek daha karmaşık hale geliyordu. Bir şeylerin doğru olmadığını biliyordum, ama bunu tanımlamakta zorlanıyordum. Ellerimi cebimde sıkıca tutarak dalgaların huzur veren sesine odaklanmaya çalıştım. Ama ne kadar uğraşsam da huzursuzluk beni terk etmiyordu. Arkama dönüp karanlığı süzdüm, deniz kenarındaki boşlukta bir hareket aradım. Ancak gözlerim hiçbir şey bulamadı. Tekrar denize baktım, ama kafamın içinde dönüp duran düşünceler beni sıkıştırıyordu.

"Belki de kafamın içinde kuruyorumdur," diye düşündüm. Ancak içimdeki korkular sanki daha büyük bir şeye işaret ediyordu. Derin bir nefes aldım ve aklıma Bilge’nin sakinleştirici sesi geldi. Telefonumu çıkarıp onu aramak için numarayı tuşlamaya başladım. Fakat o anda arkada bir ses duydum. Kafamı hızla çevirdim, ama hiçbir şey yoktu. Gerçek miydi, yoksa zihnim bana bir oyun mu oynuyordu? Doğruyu bulma arayışında kaybolmuş gibiydim.

Telefonu masanın üzerine bıraktığımda, içimdeki huzursuzluk bir nebze bile hafiflememişti. Düşüncelerimin ağırlığı, sahilde dalgaların ritmik sesine karışıyordu. O an, başka bir yerde bir hareketlenme yaşandığını biliyordum, ama bu gece benim planlarımdan sapmamalıydı.

O sırada Hakan’a bir mesaj ulaştı. Mesaj, Hakan’ın kontrol ettiği ağı izleyen bir gölgeden gelmişti: “Oğlunuz Ahmet evde biriyle konuşuyor. Görüntü net değil, ama aralarındaki mesafeden samimiyet var gibi görünüyor.” Bu mesaj, derin anlamlar barındırıyordu. Ancak o gölge, kimdi? Cevap, gizemin karanlığında saklanıyordu.

Ahmet’in evde biriyle konuştuğu haberi, Hakan’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluşturdu. Kontrol altında olan bir diğer taş yerine oturmuştu. Ama bu taşın üzerindeki çizgilerin neyi şekillendirdiğini henüz bilmiyordu.

Sahilde otururken, ben hâlâ huzursuz hissetmeye devam ediyordum. Cebimdeki telefonu çıkararak Su’ya kısa bir mesaj yazdım: “Bu gece bir gariplik var. Kendimi huzursuz hissediyorum. Kendine dikkat et kardeşim.” Mesajı gönderdikten sonra, dalgaların sesine kulak kesildim. Ama her ne kadar dikkatimi bu sakinliğe vermeye çalışsam da, içimdeki izlenme hissi beni kemirip duruyordu. Arkama dönüp karanlığı süzdüm, ama hiçbir şey göremedim. “Belki de bu sadece kuruntu,” diye mırıldandım kendi kendime. Yine de oturduğum yerden kalkmadım. Cevap bekliyor gibiydim. Ama belki de cevap, Su’dan değil, bilinmeyen bir kaynaktan gelecekti.

Gece ilerledikçe, sahildeki atmosfer yoğunlaşıyordu. Gökyüzündeki yıldızlar, benimle birlikte bir şeylerin bekleyişindeydi sanki. Telefonuma gelen bir bildirim, sessiz bekleyişimi bozdu. Mesaj yine gölgelerde çalışan bir izleyiciden gelmişti: “Evde şu anda ikiden fazla kişi var. Görünüşe göre bir yön belirlemeye çalışıyorlar.”

Mesajı dikkatlice okudum, zihnimde bu bilgiyle ilgili olasılıkları tartarak. Her bir hareket, planımın bir parçasıydı. Kontrol altındaki bu gölgelerin verdiği raporlar, bu geceyi anlamlandırmam için önemliydi. Gelen bilgiler, düşündüğümden daha fazlasını işaret ediyor olabilir, ancak sakin ve temkinli ilerlemem gerekiyordu.

Ahmet'in bulunduğu yeri işaretledim, zihnimde bu noktanın nasıl bir önem taşıdığını düşünüyordum. Su, Ahmet, Sancar ve diğerleri… Bu oyunun her bir parçası benim planlarıma uygun bir şekilde yerleşmeliydi. Bu gecede hiçbir adım, kontrolümün dışında atılamazdı.

Sandalye arkalığına yaslandım ve gözlerim masanın köşesinde duran eski saate takıldı. Saat, bir hatırlatıcıydı; geçmişimle bağımı koruyan ve bana zamanı kontrol etmenin her şey olduğunu söyleyen bir hatırlatıcı. Saatin tik takları zihnimde yankılanırken kendi kendime mırıldandım: “Hata yapma lüksüm yok. Her şey tıkırında ilerlemeli.”

Gölgeler hareketteydi. Ahmet’in konuşmaları, Su’nun içindeki huzursuzluk ve Sancar’ın yönsüz adımları bu gecenin birer yapı taşıydı. Ama bu yapı, benim elimde inşa edilecekti. Baştan sona her detay, bu oyunun gizemini çözmek için bir ipucu taşıyordu. Fakat karanlıkta saklanan sırrı bulabilmek için daha fazlasını öğrenmem gerekiyordu. Bu gece, cevapları arayanların değil, cevapları kontrol edenlerin kazanacağı bir gece olacaktı.

Gölgelerden gelen yeni mesajı gözden geçirdikten sonra harekete geçtim. Haritayı dikkatlice inceleyerek işaretlediğim noktaları bir kez daha kontrol ettim. Ahmet'in hareketleri tahmin ettiğim şekilde ilerliyordu, ama bu gece farklı bir şeyler yapmak gerektiğini hissediyordum. Telefonumu aldım ve hızlıca bir numarayı çevirdim. Karşı taraf hızlı bir şekilde yanıt verdi.

“Hakan Bey, bekliyordum. Talimatlarınız?”

Soğukkanlı bir sesle konuşmaya başladım: “Ahmet’i şu an yalnız bırakın. Ancak sabah onunla temasa geçmelisiniz. Konuşmasını sağlayın ve güvenini kazanmaya çalışın. Su’nun onunla ilgili sırları çözmesi için daha fazla bilgiye ihtiyacım var.”

Karşıdaki ses tereddütsüz bir şekilde yanıtladı: “Anlaşıldı. Ne gerekiyorsa yapacağım.”

Telefonu kapatıp derin bir nefes aldım. Bu gecenin planları tamamlanmış gibiydi. Ancak sabah yeni bir strateji gerekecekti. Kendime sessizce mırıldandım: “Herkesin bir sırrı vardır ve ben o sırları öğrenmeden durmam.”

Sabahın ilk ışıkları sahile sızarken, hâlâ masanın başında planlarımı inceliyordum. Gece boyunca gelen raporları, notlarımı ve haritayı defalarca gözden geçirmiştim. Ahmet’in hareketleri ve çevresinde dönen belirsizlikler, zihnimde büyük bir oyunun eksik bir parçası gibiydi. Bu durum, içimdeki kontrol saplantısını daha da tetikliyordu.

Telefonumu bir kez daha elime aldım ve onu izleyen gölgelerden biriyle iletişime geçtim. Karşı taraf telefonu açar açmaz sakin ama kararlı bir sesle konuşmaya başladım: “Bugün bitmeden onunla doğrudan temas kurmanı istiyorum. Hedefin güvenini kazan ve onun hakkındaki bütün detayları rapor et. Eğer direnç gösterirse, daha fazla baskı yapmadan sadece takipte kal. Anladın mı?”

“Anlaşıldı, Hakan Bey,” dedi izleyici. “Bugün ne gerekiyorsa yapacağım.”

Telefonu kapattıktan sonra penceremin önüne gidip dışarıdaki bahçeye baktım. Evin sınırları sakin görünüyordu, ancak zihnimdeki hareketlilik bahçedeki dinginlikten çok uzaktı. Derin bir nefes aldım ve kendi kendime fısıldadım: “Her şey benim istediğim gibi ilerleyecek. Şüpheye yer yok.”

Çalışma odama çıkıp masanın başına geçtim. Elimde eski bir fotoğraf vardı; dikkatle baktım. Fotoğrafta Sancar ve Su arasında bir bağlantıyı görebiliyordum. Bu fotoğrafın geçmişe ait sırları ve çözülmesi gereken bilmeceleri içerdiğini düşünüyordum. Zihnimdeki planları toparlayarak her bir oyuncunun hareketlerini analiz etmeye başladım.

Bir süre masadaki eski bir zarfı elime aldım. Zarfın içindeki fotoğraflara ve belgelere dikkatle baktım. Bu belgeler, Sancar ve Su’nun geçmişteki bağlantılarını işaret ediyordu. Parmaklarımla eski bir fotoğrafın kenarına dokunarak kendi kendime mırıldandım: “Geçmiş, her zaman geleceğin ipuçlarını taşır. Bu sırlar benim lehime dönecek.”

Derin bir nefes aldıktan sonra masama doğru eğildim ve telefonumu elime aldım. İzleyiciye yeni bir talimat gönderdim: “Ahmet’e doğru zaman geldiğinde yaklaşın. Onunla konuşmaya cesaret edemeyeceğinizi biliyorum ama güvenini kazanmaya çalışın. Kimse bilmezse bile, bu oyunun kazananı benim olacağımı unutmayın.”

Çalışma odama dönüp belgelerimi düzenlerken, gölgelerde çalışan figürün Ahmet’e daha fazla yaklaşmaya hazırlandığını fark ettim. Gözü onun her hareketine dikilmişti. Telefonuna kısa bir mesaj yazdı: “Şimdi ne yapalım? Daha fazla yaklaşmamız gerekirse risk artabilir.”

Gelen mesajı okurken yüzümde hafif bir gülümseme belirdi. Mesajıma net bir yanıt verdim: “Risk olmazsa kazanç da olmaz. Yaklaş. Ancak dikkatli ol. Ahmet’in şüphelerini artırmak istemiyoruz.”

Planlarımı daha geniş bir perspektiften değerlendirmeye koyuldum. Su, Sancar ve diğerlerinin bu oyundaki rolleri artık belirginleşiyor gibi görünüyordu, ancak her hamle benim için bir sonraki sırra açılan bir kapıydı. Kendi kendime mırıldandım: “Hataları affetmem. Bu oyunda herkesin bir yeri ve bir amacı var.”

Sabah saatlerinde odama tekrar dönerek haritaya eğildim. Her hareketin ve bağlantının nasıl şekillendiğini analiz ederek planlarımı daha da netleştirdim. Sabır, benim en güçlü silahlarımdan biriydi. Gelen her rapor, kontrol saplantımı daha da besliyordu. Ahmet'in şüphelerinin artması ve Su’nun etrafındaki ağın sıkılaşması, sadece bir başlangıçtı.

Bu sırada, gölgelerdeki figür Ahmet'i izlemeye devam ediyordu. Gölge, talimatlarıma sadık kalarak Ahmet'e mesafeli bir şekilde yaklaşıyordu. Gözü, her hareketi dikkatle analiz ediyor ve tepkilerini not alıyordu.

Yeni bir mesaj geldi, dikkatlice okumaya başladım: “Ahmet uyandı. Temkinli, ancak herhangi bir şey fark etmiş görünmüyor. Yaklaşmak için doğru zamanı bekliyorum.”

Bu mesajı okurken yüzümdeki ifade sertleşti. Sandalyeme yaslanarak kısa bir süre düşündüm. Ardından talimat verdim: “Onun dikkatini çekecek bir şey yarat. İlgisini topla ve güvenini kazan. Ama dikkatli ol; bir hata bütün planları mahveder.”

Mesajı gönderdikten sonra masamdaki belgeleri karıştırmaya başladım. Ahmet'in geçmişine dair tuttuğum belgeler, kontrolüm altında kalması gereken sırları ortaya çıkarıyordu. Ancak benim amacım sadece kontrol etmek değil, her bir sırdan fayda sağlamaktı. Kendi kendime mırıldandım: “Bütün taşlar yerine oturacak, hiç kimse benim bildiklerimin dışında kalamaz.”

Masaya geri döndüğümde, eski bir dosyaya uzandım. Bu dosyanın içinde Ahmet'in Su’yla geçmişteki bağına dair belgeler ve fotoğraflar vardı. Parmaklarımla bir fotoğrafın köşesini tutarak uzun uzun inceledim. Kendi kendime mırıldandım: “Geçmiş her zaman bir ipucudur. Şimdi bu ipuçlarıyla doğru hamle yapma zamanı.”

Sahilde yalnızdım. Gözlerimi kapattım ve dalgaların sesini dinlemeye çalıştım. Beni biraz olsun rahatlatır mıydı? Belki. Ama bu huzursuzluk hissi, sürekli içimde dolaşıyor, bana bir türlü nefes aldırmıyordu. Derin bir nefes alıp cebimden telefonumu çıkardım.

Abimden gelen mesajı görünce kalbim hızla çarpmaya başladı: “İzleniyor gibi hissediyorum. Dikkatli ol kardeşim...” Mesajı okurken gözlerim bir yandan çevremi süzüyordu. Sanki bir şeylerin ters gittiğine dair içimde bir his vardı. Tam o sırada, arkamdan bir araç sesi duyuldu. Hızla geriye döndüm, ama araba anında yanımdan geçti. Şoförün yüzünü net göremedim. Arabayı takip etmek yerine bir an için durdum ve başımı eğerek mesaja odaklandım. "Belki de bir şey yoktur," diye düşündüm kendi kendime. Ama bu düşünce beni sakinleştirmeye yetmedi. Daha fazla dayanamayarak arkamı döndüm. Gözlerim bir anda bir şeyi fark etti. Arkadaşım arabaya biniyor ve hızla uzaklaşıyordu. İçimde derin bir huzursuzluk büyüdü. Şoför… tanıdık biriydi. Gözlerim kocaman açıldı, zihnimde yıllar önceki o yüz belirdi. O adam! Eski düşmanım… Abimden bile nefret eden, kin dolu o yüzü. Gözlerimle arabayı takip ettim, ama bir şey yapamayacağımı fark ettim. Şoförün o bakışlarını asla unutamazdım. “Ne yapmam gerekiyor?” diye fısıldadım kendi kendime. O sırada telefonuma uzandım, titreyen ellerimle yazacak bir şey bulmaya çalışıyordum. Ama bir anda omzumda bir çift el hissettim. Buz gibi bir ürperti tüm vücudumu sardı. Nefesim boğazımda düğümlendi, kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Hızla arkamı döndüm ve karşımdaki kişiyi gördüm. Uzun boylu bir genç adamdı. Siyah montunun yakaları kalkıktı ve elinde yıpranmış bir kitap vardı. Gülümsüyordu… Ama bu gülümsemenin ardında bir şey vardı.

“Affedersiniz,” dedi sakin bir sesle. “Siz Ayrı Olanlar’ın yazarı değil misiniz?” Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kaçmalı mıydım, cevap vermeli miydim? Genç adam kitabı uzattı. “İmza alabilir miyim? Hayranınızım da,” diye ekledi.

Panik duygusu büyüyordu. Çevremi hızla taradım. Burası tenha bir sokaktı, kimse yoktu. Bu adam gerçekten sadece bir hayran mıydı? Boğazımdaki düğümü çözmeye çalıştım. Genç adamın yüzüne dikkatle baktım. Gözleri dostça görünüyordu… Ama tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.

“Evet… Benim,” dedim. Sesim neredeyse bir fısıltı gibiydi.

Genç adam başını hafifçe sallayıp gülümsemeye devam etti. “Kitabınız hayatımı değiştirdi,” dedi hevesle.

“Bazı bölümleri hâlâ aklımdan çıkmıyor.” Avuçlarım terlemişti.

Bu adam ne zamandır buradaydı? Beni ne kadar süredir izliyordu? Arkamı dönmeden önce orada mıydı? Yoksa gerçekten aniden mi belirdi? Titreyen ellerimle kitabı aldım. “Adınızı öğrenebilir miyim?” diye sordum. Zaman kazanmak istiyordum.

Adam başını eğdi, duraksadı. Dudaklarına garip bir gülümseme yerleştirdi. “Bunu söylemek istemezdim ama…” dedi, sessizliği biraz daha uzatarak. Sonunda ekledi: “Ben de sizin gibi biriyim. Ayrı Olanlardan.”

İçimden yükselen çığlık boğazımda düğümlendi. Sesim çıkmıyordu. Kalbim göğsüme sığmıyor, çarptıkça beni sersemletiyordu. Parmaklarım gevşedi ve kitap elimden kayıp yere düştü.

Gözlerim adamın gözlerine kilitlendi. O ise yere düşen kitaba bakmayı bile umursamadı. Direkt gözlerime bakarak konuştu:

“Sizinle konuşmamız gerek,” dedi, kısık ama fazlasıyla kararlı bir sesle. “Çünkü yazdığınız her şey… gerçek.”

Nefesim kesildi. Gerçek mi? Ne demek istiyordu? Ayaklarım geri gitmek için çırpınıyordu ama sanki yere çivilenmiştim. Kımıldayamıyordum. Bu adam kimdi? Ve asıl soru, ne biliyordu?

Yüzümdeki kan çekilmiş olmalıydı. Gözlerimi kırpmadan ona bakıyordum, ama zihnim sorularla doluydu. "Her şey gerçek… sizin hayatınız gibi," dedi.

Bacaklarım titredi. Şaka yapıyor olmalı, değil mi? Ama hayran gibi duran bu adamın sesi o kadar ciddiydi ki, şakanın imkânsız olduğunu hissediyordum. "Ne… ne demek istiyorsun?" dedim. Sesim çatallaşmış, kelimeler ağzımdan zorla çıkıyordu.

Adam başını yana eğdi ve hafifçe gülümsedi. Ama o gülümsemede bir gariplik vardı. “Kitabınızda yazdıklarınız sadece hayal ürünü değil,” dedi usulca. “Siz sadece bir hikâye anlatmadınız. Bir gerçeği ortaya çıkardınız. Ve bu, bazılarını rahatsız edebilir.”

Etrafıma bakmaya başladım. Belki birileri vardır, belki bu anormallik sona erer diye… Ama sokak hâlâ tenhaydı. Telefonum hâlâ elimdeydi. Fakat sıkılı parmaklarım, bir şey yapmama engel oluyordu. Ne yapabilirdim ki? “Ben… sadece bir yazarım,” dedim güçlükle. “Sadece kurgular yazarım.”

Adam başını iki yana salladı. Gözlerindeki bakış, tüm söylediklerime inatla meydan okuyordu. “Hayır, Su,” dedi. “Sen farkında olmadan hatırlıyorsun. Yazdıkların tesadüf değil. Sen de bir Ayrı Olan’sın.”

Sözleri içimde bir yerlere dokundu. Kalbim boğazıma tıkandı. Hayır, bu mümkün değil. Ama beynimin derinliklerinde bir şeyler hareketleniyordu. Sanki birer parça kıpırdayan, unutulmuş anılar gibiydi… ya da sadece korkunun bana oynadığı bir oyundu.

Adam bir adım atınca, ben refleksle geri çekildim. Ellerimle havayı yoklamış gibi hissettim, ama arkam boştu. “Beni yanlış anlama,” dedi avuçlarını yukarı kaldırarak. “Sana zarar vermeyeceğim.”

Ama hemen ardından ekledi, sesi daha düşük ve ürperticiydi:

“Ama birileri vermek isteyebilir. Eğer kitabın yayılmaya devam ederse, seni susturmak isteyecekler.”

Mideme kramplar girdi. Kulaklarımda bir uğultu yükseldi. "Kim… kim susturmak isteyebilir ki?" dedim, sesimde titrek bir çaresizlikle.

Adam gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu. Sesi fısıltıya döndü:

“Onlar.”

O an kanımın donduğunu hissettim. Kaçmalı mıydım? Yoksa bu adamdan gerçeği öğrenmeye mi çalışmalıydım? Ne yapacağımı bilemedim, ama içimde fırtınalar kopuyordu. Bir adım daha geri çekildim ve nefes almayı unuttum. Bu bir şaka mıydı, yoksa hayatımın gördüğümden çok daha fazlası mı vardı?

Adamın kahkahası, beynimde yankılandı ve o an her şey dağıldı. "Haha, şaka yapıyorum!" dedi. Tüm ciddiyet bir anda kaybolmuştu ve ben ne diyeceğimi bilemez hâlde, afallamış şekilde ona bakıyordum.

"Ben de sizin gibi bir yazarım," diye devam etti, elinde tuttuğu kitabı bana uzatırken. "Yazdıklarınıza bayıldım, gerçekten etkileyici. Ama ne yalan söyleyeyim, sizi biraz korkutmak istedim."

Nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum, ama hâlâ titriyordum. Uzattığı kitabı tereddüt ederek aldım. Şaka mıydı gerçekten? Yoksa az önce söylediklerinde gizli bir anlam mı vardı?

Adam, kol saatine baktı ve hafifçe gülümsedi. "Gitmem gerek. Ama eminim bir gün tekrar görüşeceğiz," dedi ve arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.

Onu izledim, ama içimdeki rahatsızlık geçmek bilmiyordu. Hiç arkasına bakmadan yürüdü. Derin bir nefes aldım ve elime sıkıca tuttuğum kitaba baktım.

Kitabın kapağı bir yerden tanıdık geliyordu. Ama nereden? Cevap bulamıyordum. Hem söylediği şeyleri, hem de bu kadar kolay korkutulmuş olmama olan öfkemi düşünüyordum.

Kitabın kapağını açtım ve ilk sayfayı çevirdim. İçeride el yazısıyla yazılmış bir not vardı:

"Su'ya, kendi gerçekliğini bulması için... Bu yalnızca bir başlangıç."

Notun altında bir sembol vardı: bir dairenin içinde iç içe geçmiş üç çizgi. O sembolü daha önce gördüğümü hissediyordum. Ama nerede? Telefonum titredi. Gelen mesajı görünce ellerim bir an daha titredi. Numara gizlenmişti. Mesajda yalnızca şunlar yazıyordu: "Kitaba dikkatlice bak. Her şey orada yazıyor." Telefonu neredeyse elimden düşürüyordum. Sayfaları hızla çevirdim. Yazıların arasına gizlenmiş küçük notlar ve semboller fark ettim. Bu sadece bir roman değildi. Bu bir mesajdı. Belki de bir ipucu... Tam o sırada, arkamda bir hareket fark ettim. Hızla döndüm ve karşımda karanlık içinde bir figür belirdi. Bana doğru bakıyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Hemen kitabı çantama yerleştirdim ve sahilden hızla yürümeye başladım. Hava kararmış, sahil tamamen sessizleşmişti. Adımlarımı sıklaştırdım, ama düşüncelerim bir türlü dinmiyordu. Kitap... semboller... ve adamın söyledikleri... Kendi kendime mırıldanıyordum: "Eve gitmeliyim. Bu işte bir şey var. Ama güvendeyim. Evet, sadece eve ulaşmalıyım." Sokak lambalarının soluk ışığı altından Tokyo’nun arka sokaklarına doğru yürüyordum. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ama zihnimdeki karmaşa, huzursuzluğu körüklüyordu.

Sonunda küçük eve vardığımda, kapıyı hızla açtım ve arkamdan kilitledim. Sanki dışarıdaki karanlık da benimle beraber içeri girmek istemişti. Derin bir nefes aldım, elim kalbimin üzerindeydi. Ritmi hâlâ düzensizdi; sakinleşmeye çalışıyordum. Çantamdan kitabı çıkarıp masaya koydum. Ellerim titriyordu. Kalbimi yatıştırmaya çalışırken pencereye doğru yürüdüm. Bir an dışarıyı gözetledim, ama o huzursuzluk hissi tekrar içimi sardı. Hareket eden bir şey gördüğüme yemin edebilirdim. Ama neydi, kimdi, emin olamıyordum. Görmekten çekinircesine perdeyi hızla kapattım ve masama oturdum. Eve ulaşmış olmanın verdiği o kısa süreli rahatlama yerini tekrar meraka ve gerilime bıraktı. Kitaba baktım. Kapağı hâlâ gözüme tanıdık geliyordu, ama nedenini çözemiyordum. Sayfaları çevirdikçe kitabın sıradan bir roman olmadığını daha da iyi anladım. El yazısıyla yazılmış mesajlar, içeriğe gömülü semboller… Bu sadece bir hikâye değildi. Bu, daha büyük bir şeyin parçasıydı.

Telefonumdan gelen gizli mesajlar... Sahilde yaşadıklarım... Adamın söyledikleri... Bunlar kafamda dönüp duruyordu. İçimde korku vardı, evet. Ama aynı zamanda bir şeyleri anlama, çözme arzusu beni daha cesur olmaya zorluyordu. Derin bir nefes aldım ve kitabı tekrar elime aldım. Sayfaları daha dikkatlice inceledim. Her satırda gizlenmiş bir anlam var gibiydi, ama henüz bunu çözebilecek durumda değildim. Bu kitabın beni nereye götüreceğini bilmiyordum, ama bir şekilde içine çekildiğimi hissediyordum. Ve geri dönüş yoktu. O an anladım ki, bu hikâyeyi çözmek benim sorumluluğum olmuştu.

Ali sabahın ilk ışıklarında uyandı. Üzerindeki ağırlığı atmak için derin bir nefes aldı ve usulca yataktan kalktı. Gözleri hala yorgundu, ama zihni bir saniye bile durmaksızın çalışıyordu. Her hareketi dikkatli ve hesaplıydı; aranıyordu. Bu yüzden kimsenin dikkatini çekmemesi gerekiyordu. Kapüşonlu bir sweatshirt giymeyi tercih etti. Kendisini saklamak için mükemmel bir seçim. Aynadaki görüntüsüne baktı; saçlarını boyamış, kimliğini olabildiğince gizlemişti. Ancak yüzünde değişmeyen bir şey vardı: gözlerindeki derin acı ve öfke.

Ali, fırından ekmek almak için dışarı çıkmak zorundaydı. İhtiyacını karşılamak için güvenli bir an yakalamak, hayatta kalmak için en temel görevlerinden biriydi. Sokaklarda yürürken başını kaldırmadan ilerledi, etrafındaki her sesi ve hareketi takip ederek. Bir yandan da düşünceleri geçmişe dönüyordu. Adem'i düşündü. Babasını gözlerinin önünde öldüren adam… Yaptığı, Ali'nin hayatını alt üst etmişti. Ancak kimse Adem'in suçunu görmemişti; tüm gözler Ali'ye dönmüştü. Polisler onu suçlu sanıyor, onun peşinden koşuyordu.

Telefonunu ve diğer iz bırakabilecek eşyalarını yok etmişti; bu, polislerin onu bulmasını zorlaştıracak bir önlemdi. Ama bu yeterli değildi. Ali'nin aklında sürekli şu soru vardı: Ne yapmalı? Suçsuzluğunu kanıtlamak için bir yol bulmak zorundaydı. Bu sırada, fırından gelen sıcak ekmek kokusu dikkatini dağıttı. Kısa bir an için huzur bulduğunu hissetti, ama bu duygu hemen paranoyaya dönüştü. Bir gölge mi hareket etti? Bir çift ayak sesi mi duydu? Arkasına bakmamayı tercih etti ve hızlıca yürümeye devam etti.

Ekmek alıp dönerken sokaklar hala sessizdi. Ancak Ali'nin zihni asla sessizleşmiyordu. Bir yandan Hakan'a karşı duyduğu öfke büyüyor, bir yandan da babasının anıları aklında dönüp duruyordu. Suçsuzluğunu kanıtlamak için bir plan yapmalıydı, ama zaman daralıyordu. Polisler her yerdeydi ve onun her an peşine düşebilirdi.

Ali’nin kararı kesinleşiyordu: Artık hem kendi hayatını hem de babasının anısını savunmak için mücadele edecekti. Ama bunu nasıl başaracaktı? Önündeki yol uzun ve zorluydu. Tek bildiği, yalnız olduğunu hissetmesine rağmen içindeki gücün onu ayakta tutacağıydı.

Ali, sessiz adımlarla fırına girdi. İçerisi, dışarının kasvetinden uzakta bir sıcaklık yayıyordu. Taze ekmek kokusu ve fırının sessiz uğultusu, bir an için Ali'ye eski, daha basit günleri hatırlattı. Fırıncı tezgâhın arkasında, ekmekleri özenle diziyordu. Orta yaşlı, güler yüzlü bir adamdı ama Ali, güvenlik duygusundan yoksundu; kimseye tamamen güvenemezdi.

"Ne alırsın, evlat?" dedi fırıncı, Ali'nin içeri girdiğini fark ederek. Sesinde samimi bir sıcaklık vardı, ama bu Ali'yi rahatlatmadı.

"3 somun ekmek," diye cevapladı Ali, gözlerini kaçırarak. Kapüşonunu biraz daha yüzüne çekti.

Fırıncı bir süre Ali'yi süzdü. "Yüzünü daha önce görmemiştim. Yeni misin bu mahallede?" diye sordu, dikkatle ama sorgulayıcı olmayan bir tonda.

Ali bir an duraksadı, gözleri etrafta dolaştı. "Evet," dedi kısaca. Daha fazla konuşmak istemediği belliydi.

Fırıncı ekmekleri uzatırken göz ucuyla Ali'yi izliyordu. "Gençken hepimiz bazen kaçacak bir yer ararız," diye mırıldandı kendi kendine. Bu sözler Ali'nin kalbinde kısa bir ürperti yarattı. Fırıncının bir şey bildiğinden mi yoksa sadece sıradan bir gözlem yaptığından emin olamadı.

"Teşekkürler," dedi Ali, ekmeği alıp parayı tezgâha bıraktıktan sonra hızlıca kapıya yöneldi. Ancak tam o sırada, fırıncı arkasından seslendi.

"Evlat, her ne yaşıyorsan dikkatli ol. Bu sokaklar göründüğünden daha tehlikeli olabilir," dedi, gözleri bir yandan tezgâhın yanındaki televizyonda yer alan haberde "Aranıyor" başlığına takılı kalırken.

Ali, bu sözlerle bir an duraksadı. Arkasına dönmedi, ama fırıncının söylediklerini zihninde tartmaya başladı. Bu bir uyarı mıydı? Yoksa sadece iyi niyetli bir öğüt mü? Hangi anlamı taşıyor olursa olsun, bir şey kesindi: Artık çok daha dikkatli davranması gerekiyordu.

Ali, fırından aldığı ekmekle eve döndüğünde, karanlık düşünceleri biraz olsun dağıldı. Bu ev, dışarıdan bakıldığında terk edilmiş gibi görünse de, içinde hayata dair izler barındırıyordu. Elektrik vardı, eşyalar temel ihtiyaçları karşılayacak kadar işlevseldi ve en önemlisi, yanında ona destek olan Mehmet ve Ahmet vardı. Bu iki dost, Ali’nin en zor zamanlarında yanında olmuş ve ona sığınak sağlamışlardı.

Kapıyı açıp içeri girdiğinde Mehmet oturma odasında radyoyu tamir etmeye çalışıyordu. Masanın üzerinde birkaç eski alet ve bir tornavida duruyordu. Ahmet ise mutfakta, bir çay demlemiş, masayı toparlıyordu. Ali’nin içeri girdiğini görünce Ferhat hemen doğruldu.

"Hayırdır Ali, suratın asık. Bir şey mi oldu?" diye sordu Ahmet, elindeki çay bardağını masaya bırakırken. Biraz endişeli bir şekilde Ali'ye bakıyordu.

"Yakalanmadın değil mi? Yolda bir sorun mu çıktı?" diye ekledi, sesi biraz daha alçalıp ciddi bir tona büründü.

Ali derin bir nefes alarak ceketini çıkardı ve sandalyeye oturdu. "Hayır, yakalanmadım," dedi sakin olmaya çalışarak, ama sesindeki gerginlik barizdi. "Ama fırıncı... bilmiyorum. Sanki bir şey hissetti ya da fark etti gibi geldi. Haberlere baktığını gördüm, 'Aranıyor' başlığını okuyor gibiydi."

Ahmet kaşlarını çatarak Ali'yi dikkatle dinledi. "Belki de sadece öylesine bakıyordur. Ama yine de riskli bir durum. O adam gerçekten şüphelendiyse, belki polislere bir şey söylemiş olabilir," dedi düşünceli bir şekilde.

Bu sırada Mehmet de masadan doğrulup Ali'nin söylediklerine dahil oldu. "Eğer doğruysa, o zaman burada fazla kalamayız. Bu kadar dikkat çekmeden atlatmışken, bir yanlış hareket her şeyi berbat edebilir," dedi kesin bir ifadeyle. Sonra bir an duraksayıp Ali'ye baktı. "Sana güveniyoruz, ama bu işleri daha karmaşık hâle getirmemek için bir plan yapmamız gerek."

Ahmet ellerini beline koydu, kafasında bir şeyleri tartar gibiydi. "Fırıncıyı test edebiliriz," dedi. "Onun şüphelenip şüphelenmediğini anlamanın bir yolu olmalı."

Ali, Ahmet'in önerisine karşı biraz çekimserdi. "Ama ya bu bizi daha çok dikkat çekici hâle getirirse? Zaten her yerde Hakan'ın kurduğu bu tuzağın yükünü taşıyorum. Bir hata yaparsak, her şey biter."

Odada kısa bir sessizlik oldu. Herkes birbirine baktı, düşünceler ve endişeler havada asılıydı.

Mehmet sonunda sakin bir ses tonuyla konuştu. "Tamam. Hemen harekete geçmeyelim. Bir süre izleyip durumu analiz edelim. Gerekirse buradan başka bir yere geçeriz. Ama her şeyden önce, Hakan'ın ne planladığını öğrenmemiz gerek."

Ali, ekmek poşetini dikkatlice masanın üzerine koyarken içindeki ağırlığı hissetti. Bilge'yle yaptığı konuşma kafasını kurcalıyordu. Yavaşça sandalyeye oturdu, bir parça ekmek koparıp ağzına attı. Lokmasını çiğnerken gözleri bir noktaya dalmıştı, zihni Bilge'nin sözlerinde takılı kalmıştı.

"Hakan'ın oğullarından biri olan Sancar’ı arıyorum," demişti Bilge'ye. Ama hâlâ nerede olduğunu bilmiyordu. Bilge’nin duraksamaları ona bir şeyler saklandığını hissettirmişti. Gerçekten mi bilmiyordu, yoksa korumak için mi susuyordu? Ali’nin aklı, bu düşüncelerle meşgulken, yanındaki Ahmet sessizce onu izliyordu.

Ahmet'in sesi odadaki sessizliği bozdu. Sandalyede oturmuş, yüzündeki sıkıntıyı açıkça gösteren bir ifadeyle konuştu. "Hakan'ın oğlunu bulmak kolay olmayacak," dedi.

Ali, Ahmet'in sözlerini duyduktan sonra derin bir nefes aldı ve başını salladı. "Belki de öyle," dedi kendi kendine. Ama içindeki endişe dinmiyordu. Bilge'nin tavırları ona daha fazlasını bildiğini düşündürüyordu. Belki de Sancar gerçekten iyi biriydi, ama kendisini neden saklanması gerekiyordu? Ali, lokmasını çiğnerken bu sorular zihninde dolanıp durdu.

Sessizlik içinde birkaç dakika daha geçti. Ahmet, masanın üzerindeki çaydan bir yudum alırken, Ali’nin düşüncelere dalmış haline baktı. "Bilge’ye tekrar sormalı mıyız?" diye önerdi.

Ali, başını iki yana salladı. "Şimdilik hayır," dedi kısaca. "Ama bir şeyler saklanıyor gibi hissediyorum. Gerçeği öğrenmek için bir yol bulmamız gerekiyor."

Ali, Ahmet'in sözlerini duyduğunda derin bir nefes aldı. "Bunu anlamak zorundayım," dedi kendi kendine. "Sancar gerçekten Hakan gibi değilse, onu bulmam gerek. Ama nerede olduğunu bilmiyorum. Belki Bilge… belki o bir şey biliyor ama bana söylemek istemiyor."

Bilge’nin tavırları aklından çıkmıyordu. Sanki Sancar hakkında daha fazlasını biliyor ama bunu paylaşmaya tereddüt ediyordu. Ali, yemek yerken bu düşünceler zihninde dolanıp durdu. Hakan'ın planlarını engellemek ve kendisini temize çıkarmak için Sancar’ı bulması gerektiğini biliyordu. Ancak bu yol, daha fazla belirsizlikle dolu görünüyordu.

Ali, bir çözüm düşünmeye çalışırken önündeki tabağa baktı. Sancar’ı bulmanın bir yolunu bulacak, hem Hakan'ın gerçek yüzünü ortaya çıkaracak hem de kendi masumiyetini kanıtlayacaktı. Ama önce Bilge’yle tekrar konuşması ve daha fazla bilgi alması gerektiğini fark etti.

Ali, elindeki ekmek parçasını düşünceli bir şekilde çiğnerken, zihni geçmişin ağırlığıyla doluydu. Fırından dönüşünden itibaren yaşadığı anlar adeta bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. Ahmet'in endişeli yüzü, Bilge'nin dikkatli tavırları ve konuşmaları... Ve Sancar'ın aradığı kişi olması... Tüm detaylar birer birer zihninde belirmeye başladı.

Ahmet'in ona sorduğu sorular yeniden yankılandı zihninde: "Yakalanmadın değil mi? Yolda bir sorun mu çıktı?" O anki sesi endişeliydi, ama aynı zamanda şüpheyle doluydu. Ali’nin ona fırıncıdan bahsedip haberdeki “Aranıyor” başlığını gördüğünü söylemesi, Ahmet'in içinde belirsiz bir korku uyandırmıştı. Bilge ise olabildiğince sakin kalarak onun dikkatini çekmeye çalışmıştı. "Sancar’ı bulmak istiyorsan haklı sebeplerin olduğunu biliyorum," demişti. Ama neden o sırada Sancar’ın Bilge neden tuhaftı? Bilge’nin bu tavrı, Ali’nin kafasını kurcalıyordu.

Hakan'ın oğulları hakkındaki düşünceler, yemek boyunca Ali’nin içindeki karmaşayı daha da büyüttü. Özellikle Sancar… “Sancar’ın babası gibi olmadığını duydum,” diye düşündü kendi kendine. Ama bu bir garantiden çok bir umut gibiydi. Adem’in çevresindeki herkesin karanlık bir gölge taşıdığı bu dünyada, iyi biri çıkma ihtimali gerçekten mümkün müydü?

Bilge’nin ona söyledikleri ise kafasında başka bir yer edinmişti. Bilge’nin ne kadar dürüst olduğunu bilmese de, söyledikleri dikkatlice tasarlanmış gibi görünüyordu. "Sancar iyi biri," dememişti ama öyle olduğunu ima etmişti. Bu da Ali’nin içinde bir tereddüt yaratıyordu. Belki de Sancar gerçekten Bilge'nin yanındaydı ve yardım etmek istiyordu, ama bunu kanıtlamak için ne gerekiyordu?

En son zihninde beliren şey, Sancar’la olan rüyası. Rüyada fısıldamasıydı. “Buradayım. Ama şimdi doğru zaman değil.” cümlesiydi.

Bilge’nin başını hafifçe sallayıp konuyu kapatmaya çalışması ise Ali’nin şüphelerini artırıyordu. Gerçeği öğrenmek için ne gerekiyorsa yapmaya kararlıydı, ama bu güven meselesi kolay çözülecek gibi görünmüyordu.

Ali, ekmeğinin son lokmasını yerken zihni biraz olsun durulmuştu. Her şey için bir plan yapması gerektiğini biliyordu. Ama önce, Sancar’la yüzleşmenin bir yolunu bulmalıydı. Bu düşünceler, ona daha büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Hakan'ın oğullarıyla doğru şekilde karşılaşmak, hem gerçeği ortaya çıkaracak hem de kendisini bu karmaşadan kurtaracaktı. Bir anda aklına o gün geldi.

Ali, Bilge ile konuşurken hafifçe arkasına yaslandı ve gözlerini düşünceli bir şekilde uzaklara dikti. Ahmet hemen yanında oturmuş, sessizce konuşmayı dinliyordu. Ali’nin yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Öfke, korku ve bir nebze umut birbirine karışmıştı.

Hakan’ın oğulları hakkındaki düşünceler, yemek boyunca Ali’nin içindeki karmaşayı daha da büyüttü. Özellikle Sancar... “Sancar’ın babası gibi olmadığını duydum,” diye düşündü kendi kendine. Ama bu bir garantiden çok bir umut gibiydi. Hakan’ın çevresindeki herkesin karanlık bir gölge taşıdığı bu dünyada, iyi biri çıkma ihtimali gerçekten mümkün müydü?

Bilge’nin ona söyledikleri ise kafasında başka bir yer edinmişti. Bilge’nin ne kadar dürüst olduğunu bilmese de, söyledikleri dikkatlice tasarlanmış gibiydi. "Sancar iyi biri," dememişti ama öyle olduğunu ima etmişti. Bu da Ali’nin içinde bir tereddüt yaratıyordu. Belki de Sancar gerçekten Bilge’nin yanındaydı ve yardım etmek istiyordu, ama bunu kanıtlamak için ne gerekiyordu?

En son zihninde beliren şey, Sancar’la olan rüyasıydı. Rüyada fısıldamasıydı. “Buradayım. Ama şimdi doğru zaman değil,” cümlesiydi.

Bilge’nin başını hafifçe sallayıp konuyu kapatmaya çalışması ise Ali’nin şüphelerini artırıyordu. Gerçeği öğrenmek için ne gerekiyorsa yapmaya kararlıydı, ama bu güven meselesi kolay çözülecek gibi görünmüyordu.

Ali, ekmeğinin son lokmasını yerken zihni biraz olsun durulmuştu. Her şey için bir plan yapması gerektiğini biliyordu. Ama önce, Sancar’la yüzleşmenin bir yolunu bulmalıydı. Bu düşünceler, ona daha büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Hakan’ın oğullarıyla doğru şekilde karşılaşmak, hem gerçeği ortaya çıkaracak hem de kendisini bu karmaşadan kurtaracaktı. Bir anda aklına o gün geldi.

Ali, Bilge ile konuşurken hafifçe arkasına yaslandı ve gözlerini düşünceli bir şekilde uzaklara dikti. Ahmet hemen yanında oturmuş, sessizce konuşmayı dinliyordu. Ali’nin yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Öfke, korku ve bir nebze umut birbirine karışmıştı.

"Hakan’ın oğulları hakkında bir şeyler biliyor musun?" diye sordu Ali, sesindeki gerginlik açıkça belli oluyordu. "Onların izini sürmeye çalışıyorum. Özellikle... Sancar. Onu bulmak istiyorum."

Ali’nin bu sözleri, odanın atmosferini bir anda değiştirdi. Ahmet kaşlarını çatarak Ali’ye döndü. "Sancar mı? Ne yapacaksın onu bulup? Babasının oyunlarına ortak oluyorsa." Bu cümleye kendisi de inanmıyordu. İç çekti ve devam etti. "Belki de uzak durmalısın," dedi, endişeli bir tonla.

Ali başını iki yana salladı. "Hayır, öyle olduğunu sanmıyorum. Sancar’ın babası gibi biri olmadığını duydum. Ama yine de emin olmam lazım. Hakan’ın planlarını bozmak için ne yapabileceğimi öğrenmek istiyorum."

Sancar, odanın bir köşesinde saklanmış, konuşmaları sessizce dinliyordu. Ali’nin sesi, içindeki karmaşık duyguları tetikliyordu. Onu aradığını ve Hakan’ın karanlık planlarını durdurmak için yardımını istediğini öğrenmek, bir yandan ona umut verirken bir yandan da derin bir endişeye neden oluyordu. Fakat Ahmet’in oradaki varlığı, işleri daha da zorlaştırıyordu. Ahmet’in, geçmişte babalarının yaptığı ayrımcılıktan dolayı kendisine duyduğu öfke, Sancar’ın açığa çıkmasını büyük ölçüde engelliyordu.

Ahmet’in sesi, Sancar’ın kulağında yankılandı. "Hakan ona her zaman iyi davrandı. Her şeyin en iyisini ona sundu. Ama bana asla aynı şekilde davranmadı." Bu sözler, Sancar’ın zihninde eski anıları canlandırdı. Babasının, kardeşi Ahmet’e karşı ne kadar sert olduğunu ve kendisine hep ayrıcalık tanıdığını biliyordu. Bu durum, Sancar’ın kardeşiyle yüzleşmesini daha da zorlaştırıyordu. Ahmet’in kalbindeki öfkeyi ve kırgınlığı hissedebiliyordu, ama ona nasıl yaklaşacağını bilmiyordu.

"Kardeşimle yüzleşmeye cesaretim yok," diye düşündü Sancar. Ahmet’in ona karşı duyduğu bu kırgınlık ve güvensizlik, Sancar’ın hareketlerini sınırlıyordu. Bir yandan yardım etmek istiyor, diğer yandan ise geçmişin bu ağır yükü nedeniyle geri duruyordu. Ahmet’le yüzleşmenin belki de bir fırtınayı tetikleyeceğinin farkındaydı.

Bilge, sessizce Ali’nin karşısında oturmuş konuşurken, Sancar’ın duraksamasını fark etmiş gibiydi. Ali’nin Hakan ve oğulları hakkında konuşmaya devam etmesi, Sancar’ın içindeki kararsızlığı daha da artırıyordu. Bilge, Sancar’ın bu ikilemde olduğunu biliyordu ama onun adına konuşmamaya kararlıydı. Sessizliği bozmamış, Sancar’ın kendisini ne zaman hazır hissedeceğini beklemişti.

Ali, konuşmayı sürdürürken Sancar’ın içindeki duygu fırtınası büyüyordu. Kardeşiyle yüzleşmenin zamanı ne zaman gelecekti? Sancar, bu soruya bir cevap bulamıyordu. Ama bir şeyden emindi: Eğer ortaya çıkacaksa, doğru zamanı ve doğru yolu bulmalıydı.

Bilge, Ali’ye güven vermek için nazik bir şekilde konuşmaya devam etti. "Sancar’ı bulmak istiyorsan haklı sebeplerin olduğunu biliyorum. Ama belki de şu anda en iyisi biraz daha dikkatli olmak. Hakan’ın seni izlediğini unutma."

Sancar, bulunduğu yerden sessizce Bilge’ye baktı. Bilge, onun o anki ikilemini çok iyi anlamıştı. Ne olursa olsun, Sancar’ın varlığını Ali’ye söyleyemezdi. Bu durum, Sancar’ın harekete geçmek için doğru zamanı beklemesine neden oluyordu.

Ali, bir süre konuşmadan durdu. Bilge’nin söylediklerini kafasında tartıyordu. Sancar’ın nerede olabileceği ve gerçekten yardım edip edemeyeceği konusundaki belirsizlik, Ali’nin içindeki endişeyi daha da artırmıştı.

Sancar, sessizce durduğu yerden Bilge’ye fısıldadı: "Buradayım. Ama şimdi doğru zaman değil."

Bilge, başını hafifçe salladı ve Ali’ye dönerek konuyu kapatmaya çalıştı. "Sancar’ın izini sürmek zor olabilir. Ama önce Hakan’ın hareketlerini anlamalıyız. Birlikte bunu başarabiliriz."

Hakan’ın oğlunu bulmak düşüncesi masada oturan Ali’nin kafasında karmaşık bir yer kaplıyordu. Ellerini masanın kenarında sıkıca tutmuş, zihni Bilge’nin sözleri ve Ahmet’in sert ifadeleri arasında gidip geliyordu. Kafasındaki fırtına, bir an durulmuş gibi oldu ve gerçek dünyaya dönmeye başladı.

Derin bir nefes aldı, oturduğu yerde doğruldu. Masanın üzerinde duran ekmeğe gözlerini dikti, ama dokunmadı. Gözleri odanın içinde dolaşırken Ahmet’in bir köşede oturup onu izlediğini fark etti. Sessizlik içinde Ahmet, Ali’ye doğru eğilerek konuşmaya başladı.

"Hakan’ın oğlunu bulmak senin için bir çözüm olabilir," dedi Ahmet, alçak ama sert bir tonla. "Ama Sancar’ı bulsan bile, ona güvenmek konusunda dikkatli olmalısın. Onun ne kadar iyi biri olduğunu biliyoruz. Babasının izinden gitmiyor, ama geçmişte bana yapılanları unutmam kolay değil."

Ali, Ahmet’in sözlerini dikkatle dinledi, ama bir süre sessiz kaldı. Ellerini masadan çekerek kucağında birleştirirken, düşüncelerini toparlamaya çalıştı. "Sancar’ı bulmam gerekiyor," dedi kararlı bir şekilde. "Hakan’ın planlarını durdurmak için bu gerekli. Ama geçmişte yaşananların, bugün Sancar’a ne kadar etki ettiğini anlamalıyım."

Ahmet derin bir nefes alarak başını salladı. "Peki. Ama ona dikkat et. Babam ona her zaman iyi davrandı, bana ise kötü. Bu yüzden onunla yüzleşmek, benim için kolay olmayacak. Ama eğer Sancar bir şeyler yapmak istiyorsa, bunu önce kendisinin kanıtlaması gerek."

Ali masadan kalkarken Ahmet’in söylediklerini düşünüyordu. Hakan’ın planlarını anlamak ve durdurmak için önünde zorlu bir yol vardı. Ancak bu yol, geçmişin ağır gölgeleriyle doluydu. İçinde bir kararlılık hissediyordu; bu karanlık labirenti aydınlatmak için bir adım atması gerekiyordu.

Ali, zihnindeki karmaşıklıkla masanın başında oturuyordu. Bilge aklına geldiğinde, hemen telefonunu cebinden çıkardı. Kırdığı eski SIM kartını hatırladı; artık eski hattını kullanması mümkün değildi. Bunun üzerine hızlıca bulduğu geçici SIM kartı telefonuna taktı. Yabancı bir numara kullanması umurunda değildi; Bilge’ye ulaşmalıydı. Ancak bir mesaj mı yazmalıydı, yoksa doğrudan aramalı mıydı? Kararsızdı.

Telefon ekranının ışığında yeni numarasını kullanarak mesaj yazmaya başladı. Parmakları klavyede duraksadı. Ne yazacağını bir an bilemedi. Çok fazla bilgi vermek istemiyor, ama Bilge’yi durumdan haberdar etmeyi de amaçlıyordu. Mesajı yazdı, gönder tuşunun üzerinde duraksadı ama bir türlü basamadı. Risk almakla dikkatli olmayı düşünürken telefonunu sessizce masaya koydu.

Bu sırada Bilge, uykusunda hafifçe kıpırdadı. Oda karanlıktı ve başucunda duran telefon soluk bir ışık yayıyordu. Yavaşça uzanarak telefonu eline aldı, ekrana bir an gözlerini kısarak baktı. Gelen bir mesaj yoktu, ama zihni hemen Ali’ye yöneldi. Ali’nin telefonunu kırdığını ve iz bırakmamak için eski hattını yok ettiğini biliyordu. Ali onunla iletişime geçecekse, yeni bir numaradan araması veya mesaj atması gerekecekti.

Telefonu avuçlarında tutarken bir süre ekrana baktı, sanki bir mesaj ya da çağrı bekliyormuş gibi. "Ne yapmaya çalışıyorsun Ali?" diye mırıldandı. Zihninde bir yandan Ali’yi arama fikri dolaşırken, bir yandan da onu beklemesi gerektiğini düşünüyordu. Ona daha önce güvenmişti, ama bu karmaşık durumda ne yapması gerektiğinden emin değildi.

Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ama camdan gördüğüm o figür, zihnimde tekrar tekrar yankılanıyordu. Sanki odanın havası daha da ağırlaşmış gibiydi. Yavaşça elime kitabı aldım ve parmaklarımı sayfaların arasında dolaştırdım. Kitaptaki sembollere göz gezdirdikçe, iç içe geçmiş üç çizgiden oluşan daireye takıldım. Bu sembol... bir yerlerden tanıdık geliyordu. Ama nereden?

Düşüncelerim hızla akıyordu. “Bu sembolü geçmişte bir yerde gördüm. Ama ne zaman ve nerede?” diye mırıldandım. Kalbimdeki gerginliği bastırmaya çalışsam da, düşüncelerim beni rahat bırakmıyordu.

Bir yandan camın arkasındaki hareketi düşünüyordum. O figür hâlâ orada mıydı? Sanki beni izliyor gibi hissettiriyordu. Ama abimi aramak bir seçenek değildi. Bu durumu kendi başıma çözmek zorundaydım.

Telefonumu masanın üzerine koydum ve kitabın içindeki yazılara odaklandım. Sayfaları çevirdikçe, metinlerin arasına sıkışmış el yazıları dikkatimi çekiyordu. Bu yazılar önce rastgele gibi görünüyordu, ama dikkatle baktığımda hepsinin bir mesaj taşıdığını fark ettim. İlk gizli notta şu yazıyordu:

“Bir tehlikenin ardından gelen cevap, daima gölgede saklanır. Unutma, Su.”

Adımın bu yazıda geçmesi beni ürpertti. Bu kitabın daha önce düşündüğümden çok daha özel bir anlam taşıdığını şimdi daha iyi anlıyordum. Kitabın bana neden verildiği, neden bu kadar gizemli bir şekilde saklandığı, zihnimde binlerce soru doğurmuştu.

Ama korkunun içinde bir şey daha vardı: kararlılık. Derin bir nefes alıp kitabı kapattım ve pencereye yeniden bakmaya karar verdim. Yavaşça perdeyi araladım ve karanlığı görmek için eğildim. Gözlerim figürü aradı. Ama görünürde kimse yoktu. Sokağın bu kadar sessiz olması bile beni daha da huzursuz ediyordu.

Bu sırada zihnimde başka bir fikir belirdi. Kitabı anlamaya çalışmak... sembolleri ve notları daha detaylı incelemek gerekiyordu. Belki de kitabı çözmek, şu anda içinde olduğum bu karanlıktan çıkış yolunu bulmamı sağlayabilirdi. Masaya döndüm ve tekrar kitabı açtım. Sayfaları yavaşça çevirmeye başladım, her bir ipucunu dikkatle okumaya çalıştım.

Kitabın içinde ilerledikçe, gözlerim daha fazla sembol ve yazıya takıldı. Her bir satır, beni daha derin bir bilinmezliğin içine çekiyordu. Ama bir yandan dışarıdaki figürü düşünüyordum. Onun varlığı, bu sırrın ne kadar tehlikeli olabileceğini hissettiriyordu.

Sayfaları çevirdiğim sırada başka bir not buldum. Bu sefer mesaj daha kısa ve netti:

“Karanlığın ötesinde, doğru soruları soran her zaman kazanır.”

Duraksadım. Doğru sorular mı? Neyi sormam gerekiyordu? Ve kime? Kitabın tüm bu mesajlarla neyi anlatmaya çalıştığını çözmek istiyordum. Aynı zamanda dışarıdaki figürün kim olduğunu ve ne amaçla beni izlediğini öğrenmeye çalışıyordum.

Tam o sırada telefonuma bir mesaj daha geldi. Ekrana baktım. Numara yine gizlenmişti. Mesajda şu yazıyordu:

“Kitabın sırrını çözmek, seni korur. Ama dikkatli ol, zamanın az.”

Mesajı okuduğumda kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu mesaj ve kitap arasındaki bağlantı iyice netleşiyor gibiydi. Ama bir yandan bu durum daha korkutucu bir hâl alıyordu. Zamanımın az olduğunu söyleyen bu kişi kimdi? Kendimi nasıl koruyacaktım?

Elim kitaba sıkıca sarılırken, kendimi bir savaşın ortasında gibi hissettim. Bu sırları çözmeden buradan çıkmak imkânsızdı. Ama yapacaklarımın beni nereye götüreceğini henüz bilmiyordum. Sadece bildiğim bir şey vardı: doğru sorular sormaya başlamalıyım. Ve hemen.

Panik yapmamak için derin bir nefes aldım. Kitabı masaya bıraktım ve odanın ışığını açmadan tekrar pencereye yaklaştım. Perdeleri hafifçe aralayıp dışarıya baktım. Figür hâlâ orada mıydı? Sokak bomboş görünüyordu, ama bu beni rahatlatmaya yetmedi.

“Belki sadece bir yanılsamadır,” dedim kendi kendime, ama içimdeki huzursuzluk hâlâ dinmiyordu. Perdeleri hızla kapattım ve odadan uzaklaşmayı düşündüm, ama bu kitabın bana verdiği hisler beni tekrar masaya yöneltti.

Masaya geri döndüm, kitabın kapağına baktım. Parmaklarım sayfaların arasında dolaşırken, içimde bir karar verdim: Bu kitabı çözmek zorundaydım. Bunun sıradan bir hikâye olmadığını anlamıştım, ama sembollerin ve notların anlamını çözememek içimde bir sıkışma yaratıyordu.

Tam o sırada telefonum çaldı. Ekrana baktığımda abimin adı belirdi: Sancar Gökdeniz. Telefonu açtım, ama titreyen ellerimle konuşmak bile zorlaşıyordu.

“Abi…” dedim, sesim peltek ve titrek bir hâlde, kelimeler zor çıkıyordu. “Ahmet abi aradı. Bana… sana güvenmemem gerektiğini söyledi.” diye ekledim.

Sözlerim titrek ve kesik kesikti, ama abim beni dinliyordu. Kendimi toparlamaya çalıştım. “Sonra… arkadaşım… bana zarar vermeye kalktı,” dedim, gözlerim dolarken. “Bir adam geldi… bana… bana bir kitap verdi. Çok garip şeyler var kitapta…”

Kitabın kapağına baktım, ellerim hâlâ titriyordu. İçindeki semboller, notlar… Hepsi bir şey anlatmaya çalışıyordu, ama ne olduğunu çözmekte zorlanıyordum.

“Abi, çok korkuyorum,” dedim, sesim iyice çatlamıştı. “Bu kitabı neden bana verdiler? Ne yapmam gerekiyor?”

Sözlerim bittiğinde kendimi daha da tükenmiş hissediyordum. Kendi başıma çözmek istediğim bu durum, giderek üzerime ağırlaşıyordu. Kitabın gizemiyle ve dışarıdaki tehditlerle baş etmek benim için artık çok zor görünüyordu.

Abimin sesi beni sakinleştirmeye çalışsa da bu korkuyu içimden atamıyordum. Telefonu kapattığımda, masaya oturdum ve kitaba bakarken gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Dayanamıyordum. Hıçkırıklarla ağlamaya başladım. İçimde biriken bu korku, çaresizlik ve merak, sonunda taşmıştı. Kendimi dizginlemek mümkün değildi. O an yalnızdım, ama içimdeki huzursuzlukla yalnız kalmak en zor şeydi.

“Su, sakin ol,” dedim, onu yatıştırmaya çalışarak. “Şimdi derin bir nefes al. Bana ne olduysa anlatmaya devam et. Sana yardımcı olacağım.”

Ama içimden bir ses, bu işin düşündüğümden daha karmaşık olduğunu fısıldıyordu. Su’nun yaşadıkları, dışarıdan gelen tehditler ve Gökdeniz ismine yönelik saldırılar… Tüm bunlar bir araya gelerek çok daha büyük bir planın parçalarını oluşturuyordu.

Su’nun sözleri hâlâ zihnimde yankılanıyordu: “Garip şeyler var kitapta.” Bu kitabı bulmak, onu anlamak zorundaydım. Su’yu bu işin içinden çekip çıkarmak benim sorumluluğumdu. Kim olursa olsun, ona zarar vermelerine izin vermeyecektim.

“Sana söz veriyorum,” dedim, sesimdeki kararlılığı belli etmeye çalışarak. “Ne gerekiyorsa yapacağım. Seni bu işten kurtaracağım.”

Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldım. Bu iş düşündüğümden çok daha büyük bir tehdidi barındırıyor olabilirdi. Ama kardeşim için, geçmişte olduğu gibi yine mücadele edecektim. Bu hikâyeyi başkaları değil, biz yazacaktık.

Sancar abimle konuştuktan sonra, masaya çöktüm. O an hissettiğim çaresizlik, içimdeki korkuyla birlikte büyüyordu. Gözlerim yaşlarla dolmuş, kalbim hızlı hızlı çarpıyordu.

Dayanamayıp telefonumu aldım, titreyen ellerimle Elif’e mesaj yazmaya başladım. Parmağım klavyede dolaşırken kelimeler zar zor çıktı:

“Beni ara.”

Gönderdikten sonra elimdeki telefonu sıkıca tuttum. Elif, bana destek olabilecek tek kişiydi. Onun sesini duymak, belki de biraz olsun rahatlamama yardımcı olabilirdi. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken o mesajı beklemek, dakikaları daha da uzatıyordu. Ancak içimde bir umut vardı: Elif cevap verecekti. Ve ne olursa olsun, bu işi birlikte çözmeye çalışacaktık.

Telefonumu masanın üzerine koyup beklemeye başladım. Kalbim hızla çarpıyor, içimdeki huzursuzluk beni bırakmıyordu. Elif’in cevap vermesini umarak başımı ellerimin arasına aldım.

Birkaç dakika sonra telefon çaldı. Ekrana baktım: Elifcik arıyor.

Sakin bir melodi doldu odaya, ama içimdeki fırtına durmuyordu. Telefonu hızla açtım. “Alo?” dedim, ama sesim boğuk ve hıçkırıklarla kesiliyordu.

Karşı taraftan Elif’in sakin ve yumuşak sesi duyuldu. “Su, canım... derin bir nefes al. Sakin ol, tamam mı? Hadi bana her şeyi anlat.”

O an içimde tuttuğum her şey dışarı taştı. Hıçkırarak konuşmaya çalışıyordum: “Elif... çok kötü şeyler oluyor. Bu kitap... çok garip. Bana hediye edildi ama içinde semboller var, notlar var... sanki bir şey anlatmaya çalışıyorlar. Ama anlamıyorum, Elif! Ve... biri beni izliyor gibi hissediyorum. Sanki peşimde biri var.”

Sözlerim arasında nefes almakta zorlanıyordum, gözyaşlarım durmaksızın yanaklarımdan süzülüyordu. “Ahmet abi bana abime güvenmemem gerektiğini söyledi... sonra bir arkadaşım bana zarar vermeye kalktı... ve... ve...” Sesim kesildi.

Elif, sakin ve kararlı bir şekilde konuştu: “Tamam, Su. Yanındayım. Birlikte çözeceğiz bunu, söz veriyorum. Şimdi derin bir nefes al ve dinle beni...”

Ama kendimi toparlamak zordu. Hıçkırıklar arasında “Ne yapacağımı bilmiyorum, Elif...” diye mırıldandım. Sözlerim çaresizce dökülüyordu.

Elif’in ses tonu beni biraz olsun toparlamaya çalışıyordu. “Su, bu kitabı çözmek için sana yardım edeceğim. Sembolü hatırlıyorum ama daha fazlasını bulmamız gerek. Sakın korkma, tamam mı? Seni yalnız bırakmayacağım.”

Elif’in sözleri, içimde bir damla umut yaratmıştı. Ama gözyaşlarımı durdurmak hâlâ mümkün değildi. Telefonu masaya koyarken, Elif’in sesinin beni biraz daha güçlü hissettirdiğini fark ettim. Bu işin üstesinden gelmek için bir yol bulmam gerekiyordu. Ama şu an için yalnız olmadığımı bilmek her şeyden önemliydi.

Su, telefonunu tekrar eline alarak Elif’le olan mesajlaşmasını bir süre düşündü. Elif sadece onun menajeri değil, aynı zamanda en yakın arkadaşıydı. Hayatındaki en karmaşık dönemlerde bile Elif’in desteği her zaman yanında olmuştu. Onların ilişkisi, sadece profesyonel bir bağdan çok daha öteye gitmişti; Elif, Su’nun sırdaşı, hayatındaki yol göstericilerden biriydi.

Telefon elimde titrerken Elif’in sesi hâlâ kulaklarımdaydı. "Sakın korkma, Su. Seni yalnız bırakmayacağım," demişti. Ama içimde büyüyen bu belirsizlik duygusu, onun söylediklerini anlamlandırmama engel oluyordu. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Bu kitabı çözmek zorundaydım, ama sanki zaman bana karşı işliyordu.

Telefonu bir süre daha elimde tuttum. Elif’in söylediklerini düşünerek kitabın kapağına baktım. Masanın üzerine koyup bir kez daha açtım. Semboller… notlar… Hepsi bir bütün gibi görünüyordu, ama parçaları birleştirmek hâlâ imkânsızdı. "Doğru soruları soran kazanır," demişti bir notta. Ama doğru soruların ne olduğunu bile bilmiyordum.

Birden, sokaktan bir tıkırtı geldi. Ses hafifti, ama bu sakin ortamda fazlasıyla dikkat çekiciydi. Perdelerin arasından hızla sokağa bakmak istedim, ama korku beni yerime mıhlamıştı. Ya gerçekten biri beni izliyorsa? Ya o kişi hâlâ dışarıdaysa?

Ayağa kalktım ve masanın kenarındaki kalemi elime aldım. Bir silah gibi değil belki, ama kendimi biraz olsun güvende hissetmek istiyordum. Telefonumu tekrar aldım ve Elif’i aramak istedim. Ancak, bu kez kendi başıma hareket etmenin bir yolunu bulmam gerektiğini hissediyordum.

Kitabın sayfalarını yeniden çevirmeye başladım. Her not, her sembol zihnimde bir anlam yaratmaya çalışıyordu. Ardından, sayfanın en altına iliştirilmiş bir el yazısı dikkatimi çekti:

"Karanlıkta cevaplar yatıyor, ama onları aydınlatacak ışık yalnızca seninle doğar."

Okuduğumda içimden garip bir ürperti geçti. Bu kelimeler bana daha önce hiçbir şeyin hissettirmediği bir yakınlık hissettiriyordu. Sanki bir yerlerde bu sözleri çok önceden duymuştum. Ama nerede?

Telefonum bir kez daha titreşti. Gelen mesajın numarası yine gizlenmişti. Bu kez şu yazıyordu:

"Sembolü çözmeden ilerleme. Zamanın azalıyor. Her şey tek bir ana bağlı."

Mesajı okuduğum anda kalbim daha hızlı çarpmaya başladı. Bu, sadece bir oyun gibi değildi artık. Kitabın içindeki semboller, gelen mesajlar ve dışarıdaki figür... Hepsi bir şekilde birbirine bağlıydı. Çözmem gereken bir bilmece vardı, ama ne kadar hızlı hareket etmem gerektiğini henüz bilemiyordum.

Bir kez daha derin bir nefes aldım. “Yapabilirim,” diye mırıldandım kendi kendime. Bu kadar korkuya rağmen, doğru sorular sorarak bir yol bulmalıydım. Elif’in desteği, içimde bir damla cesaret yaratmıştı. Ama bu yolculuğun çoğunu tek başıma yapmak zorunda olduğumu biliyordum.

Kitabı tekrar elime aldım ve sembollere dikkatlice bakmaya başladım. Bu kez fark etmediğim bir detayı görmeyi umuyordum. Çünkü başka bir seçenek yoktu. Bu sırrı çözmek, beni içine çekmiş olan karanlıktan kurtulmanın tek yoluydu.

"Her sır, cesareti arayan bir yürek ister. Korku, adım atmayı engeller; ama anlamak, o adımları cesaretle atmanın başlangıcıdır."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.