Ben Lotus’tum.
Dünyalar güzeli bir annenin ve dünyalar tatlısı bir babanın tek çocuğuydum; onların biricik kızıydım. Ama liseden mezun olup eve döndüğüm gün hayatım tamamen değişti. Annemle babamı tavana asılmış bir hâlde buldum. Ve o gün, benim hikâyemin aydınlık sayfaları bitti; karanlık sayfaları başladı. Ve ben, o sayfaları kanla yazdım…
Her şey annemle babamın birbirlerine âşık olmasıyla başladı. Babam, annemi bir sahil kenarında görmüş. Annemin saçları rüzgârda dalgalanıyormuş; hafif bir tebessümle kayalara çarpan dalgaları izliyormuş. Babamsa durup orada dakikalarca annemi izlemiş. Babam her ne kadar bana ve anneme karşı dünyalar tatlısı olsa da gençliğinde oldukça sert biriymiş; tuttuğunu koparan, dediğim dedik biri…
Annemle göz göze geldiği sırada arkadan bir ses duymuş:
“Sevgi, hadi gidelim.”
Ve babam, o an hayatı boyunca âşık olacağı ve birlikte öleceği kadının adını öğrenmiş.
CEMAL’DEN
Kafamda milyonlarca düşünceyle sahilde yürüyordum. Uzun süredir kalp hastasıydım ve dedem tedavi olmam için ısrar ediyordu. Ben ise bu tür şeylerle uğraşmak istemiyordum.
“Niye tedavi olayım ki?” diye düşünüyordum. Sanki hayat, yaşamaya çabalamak için çok mükemmel bir yerdi.
Yirmi yedi yaşındaydım. Annemin gözlerimin önünde intihar etmesinin üzerinden on iki yıl geçmişti ama hâlâ arada sırada kabuslarıma girer, kendini bana tekrar hatırlatırdı. İlk zamanlar annemi çok özlüyordum, ama zamanla içimde ona karşı bir kızgınlık oluştu. Beni bırakıp gittiği için, kolay yolu seçtiği için ona çok kızgındım. Ama artık ne gelirdi ki elden… O yoktu.
Babam ise annemin intiharının asıl sebebinin kendisi olduğunu biliyordu. Vicdan azabından mı, yoksa beni başına kalırım korkusundan mı bilemem ama annem intihar ettikten sonra o da beni terk etti. Önemli değildi zaten; babamla hiçbir zaman baba-oğul olamamıştık. Ama bu aşağılık dünyada, annem ve babam için bile önemli olmadığımı düşünmek bazen canımı çok sıkıyordu.
Babam gittikten sonra dedemle yaşamaya başladık. Dedemin bana söylediği ilk söz şuydu:
“Senin baban ne düzgün bir evlat ne de düzgün bir baba oldu.”
Dedem zengin bir adamdı ve zenginliğinin getirdiği, benim de sevdiğim bazı hobileri vardı. Onun bana sağladığı imkânlar sayesinde iyi bir eğitim hayatı yaşadım. Üniversiteyi Almanya’da okudum. Döndükten sonra dedemin artık işlerini tek başına yürütemediğini fark ettim ve şirket işlerinde ona yardım etmeye başladım.
Dedem büyük bir oteller zincirine sahipti. Bunun yanı sıra giyim sektörüne dayalı ithalat ve ihracat şirketleri de bulunuyordu. Yetmiş küsur yaşındaki bir adamın bunların hepsini idare etmesi zordu. Şirkette çalışmaya başlar başlamaz hakkımda konuşmalar dönmeye başladı. Ben ise bu konuşmaları, kahkaha atarak bana anlatan dedemden duyuyordum.
Her gün gülerek odama gelip şöyle diyordu:
“Cemal, şirketteki tüm hanımlar sana hayran kalmış. Aynı dedenin gençliği. Neden biriyle konuşmuyorsun? Bu arada senin çok sert olduğunu söylüyorlar. Hatta lakabın bile var; sana ‘Buzdağı’ diyorlar, hiç gülmediğin için. Gülsene biraz insanlara.”
Aslında bunlar doğruydu. Kendimi bildim bileli biraz asık suratlıydım. Çoğu insana komik ve güzel gelen şeyler bana pek komik ya da güzel gelmezdi. O yüzden tebessüm bile etmezdim.
Kadınlar meselesine gelince… Dikkat çektiğim doğruydu. 1.90 boylarında, yapılı, kumral ve yakışıklı biriydim. Ama gel gör ki hiçbir kadın dikkatimi çekmiyordu. Annemle babamdan dolayı mı bilmiyorum ama insanlarla duygusal temelli ilişkiler kurmaktan kendimi bildim bileli kaçıyordum.
Şirkette çalışmaya başladıktan birkaç ay sonra, arada bir kalbimin sıkıştığını hissetmeye başladım. Sanki göğüs kafesimin içinden bir baskı uygulanıyormuş gibi bir ağrı oluyordu. Zaman geçtikçe bu ağrılar giderek şiddetlendi. Artık ağrı yüzünden işlere odaklanamıyordum ve hastaneye gitmeye karar verdim.
Daha sonra öğrendim ki kalp yetmezliğim varmış. Henüz ileri seviyede değildi. Doktor, ilaçlarla ve tedavilerle kontrol altına alınabileceğini söyledi. Ama ne yalan söyleyeyim, hiç tedavi olasım yoktu. Beni hayata bağlayan hiçbir şey yoktu ve bununla zaman harcamak istemiyordum.
Tabii ki dedem durumu öğrendi ve beni tedaviye, ilaçlara zorladı. Ama ben her seferinde “Evet” desem de ne ilaç içiyordum ne de tedaviye gidiyordum. Eve çağrılan doktorları bir bir reddettim. Dedemin üzüldüğünü biliyordum ama o da yakında ölüp gidecekti ve ben bu koca dünyada tek başıma kalacaktım. Bu yüzden iyileşmeye dair herhangi bir adım atmaya niyetim yoktu.
Aradan üç yıl geçti. Ben hâlâ arada sırada içtiğim ilaçlarla hastalığımı geçiştirmeye devam ediyordum. Şu an hastalığımın ne durumda olduğunu bile bilmiyorum. Saat öğleden sonra iki ve ben sahilde, kafamda bu düşüncelerle dolaşıyorum. Sadece sahil havasını derin derin soluyorum.
Bir banka oturdum. Yan bankta siyah saçlı, beyaz tenli, yaklaşık 1.65 boylarında bir kız vardı. Kulağında kulaklık vardı ve denize bakarak tebessüm ediyordu. Sonra defterine dönüp bir şeyler karalamaya başladı; sanki çizim yapıyordu. Rüzgâr saçlarını dalgalandırıyordu.
Önüme döndüm ve denizi izlemeye başladım. Ama birden kız, dinlediği şarkıya bağıra çağıra eşlik etmeye başladı. O kadar yüksek sesle söylüyordu ki irkildim. Sesi de berbattı. Sonra ayağa kalktı ve biraz dans etti. Sahilde sanırım onu duyan tek kişi bendim; bizden uzakta birkaç insan vardı ama oldukça mesafeliydiler. Beni fark etmediğine emindim çünkü ancak kimse tarafından görülmediğinden emin olan biri o kadar salakça dans edebilirdi.
İçimden, “Ne kadar gereksiz bir insan,” diye geçirdim. Sinirim bozuldu ve oradan kalktım. Tam o sırada arkadan bir ses duydum:
“Sevgi, hadi gidelim.”
Demek bu dans eden manyağın adı Sevgi’ydi.
Nereden bilebilirdim ki bu kadına âşık olacağımı…
